Beynin Yaşlanması, Beyin Yaşlanması ve Alzheimer Hastalığı Didem Unsal — Merhaba Hocam. Konumuz, beynin yaşlılık dönemi hastalıkları, özellikle de Alzheimer ve Parkinson hastalığı. Siz yıllarınızı bu iki önemli beyin hastalığına vermiş bir bilim adamısınız. İstanbul Ttp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda görev yapıyorsunuz. Beynin yaşlanmasına geçmeden önce biraz "baş"a dönelim mi; beyin ne zaman ve nasıl gelişiyor? Prof. Dr. Murat Emre — Embriyon, yani cenin anne karnında oluşmaya

Bu konu 728 kez görüntülendi 1 yorum aldı ...
ELZAYMIR HASTALIGI !!!!! 728 Reviews

    Konuyu değerlendir: ELZAYMIR HASTALIGI !!!!!

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 728 kez incelendi.

  1. #1
    ESPERADO_35_1925 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23.02.09
    Yaş
    31
    Mesajlar
    174
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    12
    @ESPERADO_35_1925
    Tecrübe Puanı
    363

    Standart ELZAYMIR HASTALIGI !!!!!

    Beynin Yaşlanması, Beyin Yaşlanması ve Alzheimer Hastalığı

    Didem Unsal — Merhaba Hocam. Konumuz, beynin yaşlılık dönemi hastalıkları, özellikle de Alzheimer ve Parkinson hastalığı. Siz yıllarınızı bu iki önemli beyin hastalığına vermiş bir bilim adamısınız. İstanbul Ttp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı'nda görev yapıyorsunuz. Beynin yaşlanmasına geçmeden önce biraz "baş"a dönelim mi; beyin ne zaman ve nasıl gelişiyor?
    Prof. Dr. Murat Emre — Embriyon, yani cenin anne karnında oluşmaya başladığı zaman... Doğduğumuzda beyin aslında şekilsiz bir kitle ya da henüz işlenmemiş bir maden gibi. İçinde milyarlarca sinir hücresi var. Beyin anne karnında gelişirken bu hücreler çoğalmış, çoğaldıktan sonra da olmaları gereken yerlere gitmişler, yerleşmişler. Bazı bağlantılarını kurmuşlar, ancak henüz tam işlevsel değiller. Böyle olmadığı için de bebek doğduğunda henüz yürüyemiyor, konuşamıyor, anlayamıyor. Bütün maden orada, ama henüz işlenmemiş bir şekilde.

    Yani beynin gelişimi de anne karnında mı başlıyor?

    — Evet, beynin işlenmemiş bir maden haline gelişi anne karnında. Embriyon rahim içinde gelişirken, beyin hücreleri bölünüp çoğalıyor, yerlerini buluyorlar, yerlerine yerleşiyorlar. Bir göç süreci var başlangıçta. Hücreler doğdukları yerden gitmeleri gereken yerlere göç ediyorlar. O göçlerini anne karnında tamamlıyorlar. Bütün hücreler yerli yerini buluyor. Ondan sonra bağlantılarını kurmaya başlıyorlar. Ama söylediğim gibi bu bağlantılar henüz çok ilkel düzeyde, doğduğumuz zaman. Onun için de bir bebeğin yapabilecekleri çok kısıtlı. Yıllar içinde giderek bu bağlantılar kurulmaya başlıyor. Bağlantıların kurulmasıyla da bebek, çocuk; çocuk, erişkin haline geliyor. Oldukça yavaş işleyen bir süreç bu... Önce temel işlevleri kazanıyoruz; hareket etmeyi, yürümeyi, konuşmayı, anlamayı...

    Beyin yapısal anlamda olgunlaşmasını aşağı yukarı 17-18 yaşlarında tamamlıyor. Beyinde, myelin dediğimiz bir izolasyon maddesi var, beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını saran bir madde bu. Myeîin beyin hücrelerinin uzantılarının etrafını sararak sinir uyarısının sadece gitmesi gereken yere ve hızlı gitmesini sağlıyor. Myelin'leşme süreci beyinde 18 yaşlarında tamamlanıyor. Bu yüzden teknik açıdan beynin olgunluğuna erişmesi aşağı yukarı 18 yaşında gerçekleşiyor diyebiliriz. Bu süreçte ve sonrasında deneyimlerimizi, anılarımızı kazanıyoruz. Beynimizde yaklaşık elli milyar hücre var. Ve bu elli milyar hücrenin her birinin yaklaşık binbin beş yüz adet bağlantısı olduğu düşünülüyor. Elli milyar hücre ile bin adet bağlantıyı çarpın. Ortaya kapasitesi çok yüksek olan bir sistem çıkıyor. Bu bağlantılar sayesinde anılarımız düşüncelerimiz ve hislerimiz giderek olgunlaşmaya başlıyor. Nihayetinde olduğumuz kişi haline geliyoruz. Yani myelinleşmenin tamamlanmasıyla birlikte beynimiz, 18-20 yaşına geldiğimizde yapısal olarak olgunluğuna erişiyor. Fakat bir tür kara mizah örneği olarak söyleyebilirim ki bu süreç sırasında ve sonrasında diğer yandan da bir kısım beyin hücreleri ölüyorlar. Bevindeki bu "doğal hücre ölümü"ne apoptoz diyoruz. Apopioz bir anlamda programlanmış bir hücre ölümü çünkü dışarıdan doğrudan bir müdahale, görünen bir etken olmadan gerçekleşiyor. Her hücrenin içinde apoptoz'u harekete geçirebilecek bir mekanizma var. Belirli şartlar oluştuğunda hücre o mekanizmayı harekete geçirip kendisini öldürüyor. Bu yüzden de buna "programlanmış hücre ölümü" adını veriyoruz.

    Yani hücreler bir bakıma intihar ediyor.

    Tam anlamıyla öyle... Her hücrenin içinde bu şifre var.
    O genetik şifreyi her hücre içinde taşıyor ve işe yaramaz duruma geldiği zaman, basit deyimiyle "düğmesini kapatıyor" hücre. Bu. hayat boyunca belli ölçüde süregelen, normalde yavaş gerçekleşen bir süreç aslında.

    Doğru işleyen bir süreç mi bu?

    Yanlış işlediği zaman zaten her şey ters gidiyor. Doğru işlemesi gereken bir sistem bu... Yani beyinde olması gereken yerde, olması gereken kadar hücre kaybı hiç de yanlış değil. Ancak yaşlanmayla beraber, diğer organlarımızda olduğu gibi beyinde de hızlanmış bir hücre kaybının ortaya çıktığı düşünülüyor. Çünkü ne kadar uzun yaşarsak beyin hücrelerimiz dıştan gelen yıpratıcı etkenlere o kadar çok maruz kalıyor. Diğer taraftan hücrelerin her biri ve organlar sürekli işleyen bir fabrika gibiler, işledikçe de zamanla aşmıyorlar. Hücrelerin sürekli yapması gereken işlevler var. Fabrikanın sürekli enerji üretmesi lazım. Eskiyen parçalarını yenilemesi lazım. Bunu da genetik şifresi sayesinde yapıyor. İşine yarayacak proteinleri sentez ediyor, imal ediyor. Onlar eskiyip, yıpranınca yıkıp, yenilerim yapıyor. Bu yaşam boyu hep devam ediyor.

    Beyin kendini yenileyemiyor

    Aslında beynimizin avantajı mı bu? Diğer organlarımızda böyle sürekli bir doğal hücre ölümü var. Bu organların yenilenme özelliği de var mı?

    Diğer organlarda da apoptoz var. Fakat beyin hücreleri doğumdan sonra artık bölünmüyorlar. Beyin kendini yenileyen bir organ değil. Deri öyle değil, yaralandığı zaman yerine yenisini yapabiliyor. Karaciğer yaralandığı zaman yerine yeni hücreleri yapabiliyor. Bağırsak da öyle. Ama beyin hücreleri kaybedildikleri zaman yenisi gelmiyor. Hatta yine bir teoriye göre beyin hücrelerinin bölünmemesinin sebebi, anıları tutabilmek; zira doğumdan sonra hücreler arasında oluşan bağlantıların belleğin temelini oluşturduğu düşünülüyor. Eğer hücre bölünüp yenilense artık ait olduğu ağın bir parçası olmayacak, bağlantılar kopacak. Bir ihtimal, beyin, onun için kendisini yenilemiyor. Beyin tüm işlevlerini birbirine bağlanmış hücrelerin oluşturduğu ağlar (network) ile başarıyor. Eğer bölünüp yeni-lenseydi o ağlar bozulurdu. Ağdaki hücreler örneğin birtakım hastalıklar sonucunda öldüğünde, devre dışı kaldığında zaten işler bozuluyor. Yaralanan ya da hasar gören beyin yerine yeni hücre koyamıyor. Beynin karmaşık yanı da burada gizli. Kendini yenileme kapasitesi olmadığından belli bir rezervden sürekli yiyor. Bu rezerv, belli bir sınırın altına düşerse o zaman da işlev bozukluğu ortaya çıkıyor.


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: ELZAYMIR HASTALIGI !!!!!

          Kategori: Hastalıklar Hakkında Temel Bilgiler

          Konuyu Baslatan: ESPERADO_35_1925

          Cevaplar: 1

          Görüntüleme: 728




    TÜRKÜN TÜRKTEN BAŞKA DOSTU YOKTUR (((( C c C )))

    ALLAH TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN !!!!

  2. #2
    ESPERADO_35_1925 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    23.02.09
    Yaş
    31
    Mesajlar
    174
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    12
    @ESPERADO_35_1925
    Tecrübe Puanı
    363

    Standart

    TEDAVİLERİ

    Alzheimer Hastalığı Tedavisi; İlaçlı tedavi

    Alzheimer hastalığını tedavisinde ne durumdayız? Alzheimer hastalığını ve aynı aileden olan Pick veya DLB (yaygın Lewy cisimcikli demans) gibi hastalıkları durduracak veya geriye döndürecek bir tedavi yöntemi he*nüz yok. Elimizdeki ilaçlarla belirtileri kısmi ölçüde gider*mek mümkün. Tedaviyi iki başlık altında topluyoruz: İlaç tedavisi ve ilaç dışı tedavi. İlaç tedavisini de ikiye ayırıyo*ruz. Hastalığa özgün olan ve özgün olmayan tedaviler. Alzheimer hastalarının beyninde hücre kaybının yanında beynin normal çalışması için ihtiyaç duyduğu bazı kimya*sal maddeler de azalıyorlar. Bunlar beyin hücrelerinin bir*birleri ile haberleşmek için kullandıkları maddeler, bir nevi bir hücreden ötekine mesaj taşıyorlar. Bu maddelerden bi*risi asetilkolin. Asetilkolin, dikkat ve bellek işlevleri için önemli bir madde. Alzheimer hastalarının beyninde, asetil*kolin maddesi ciddi miktarlarda azalıyor. Şu anda Alzhei*mer hastalığının özgün tedavisinde kullandığımız birinci grup ilaçlar beyindeki asetilkolin miktannı yükseltiyorlar. Bunu beyindeki mevcut asetilkolin'in yıkımını bloke ede*rek gerçekleştiriyorlar. Bu grupta şu an kullanımda olan 3 etken maddeli ilaç mevcut (donepezil, rivastigmin, galan-tamin). Bu ilaçlarla belirtiler anlamında kısmi bir düzelme veya stabilize olma, kısmi bir yavaşlama görüyoruz. İkinci bir grup ilaç ise, beyin hücrelerinin birbirleriyle haberleş*mek için kullandığı glutamat denilen bir madde üzerinden etki ediyor Alzheimer hastalarının beyninde bu sistemde de bir bozukluk var. Bu grupta elimizde şu anda tek bir ilaç var (memantin). Bu ilaç glutamaterjik sistemin daha etkin çalışmasını sağlıyor. Bu iki grup ilaç şu an için hasta*lığın tek özgün tedavisini oluşturuyorlar.

    Özgün olmayan tedaviler neler? Alzheimer Tedavi

    Bunlar doğrudan bu hastalık için özgün olmayan ilaç*lardan oluşuyor. Bu tip ilaçları biz başka hastalıklarda da kullanıyoruz. Örneğin şizofreni hastalarında da kullandı*ğımız ilaçlar, hayalleri, hezeyanları baskılıyor, agresyonu, bazen uyku bozukluklarını tedavi etmekte işe yarıyor. Alz*heimer hastalarında sık gördüğümüz bir sorun depresyon. Depresyon hastalarında kullandığımız ilaçları, Alzheimer hastalarında da kullanıyoruz. Hastayı daha sakin, daha uyumlu, daha az gergin yapabilmek için. Hezeyanlar, hır*çınlıklar, hayaller, uyku bozuklukları, yerinde duramama gibi davranışsal belirtiler bazen aile için çok daha önemli hale gelebiliyor. Hasta yakınları bazen derler ki, "Doktor Bey, evet hafızası bozuktu, hatırlamıyordu, ona alışmıştık ama şimdi bu hayaller, bu suçlamalar yok mu, bizi perişan ediyor. Çalışan kadını suçluyor, beni suçluyor, bakıcısını sürekli kovuyor. Bunları giderebilirsek, biz bellek bozuklu*ğuna razıyız." Elimizdeki ilaçlarla bu belirtileri azaltmak çoğu hastada mümkün oluyor.

    Genelde bu hastalıkta doğrudan hücre kaybına bağlı belirtileri gidermek daha güç. Örneğin bellek bozukluğu, artık anıları kaydetmek için gerekli hücreler olmadığı için yeni olayları kaydedemiyor. Veya idrarını tutamıyor çün*kü idrar kontrolü için gerekli olan hücreler artık yok. Bu*na karşılık kalan hücrelerin yanlış çalışmasından dolayı ortaya çıkan belirtilerin giderilmesi genelde daha kolay. Örneğin hayaller, hezeyanlar kalan hücreler arasındaki ahenkli çalışmanın bozulmasından doğuyor. Bunları bas*kılamak daha kolay çünkü burada en azından müdahale edilebilecek hücreler mevcut.

    Özetle şu an elimizdeki tedavi yöntemleriyle hastalığı durduramasak bile, genelde hastaya ve yakınlarına biraz daha iyi bir hayat sunabiliyoruz.

    İlaçsız tedavi: Alzheimer Tedavisinde hastayla inatlaşmamak

    İlaç dışı yaklaşımlardan da bahsettiniz.

    Evet, ilaç tedavisinin yanında ilaç dışı yaklaşımlar da bizim için çok önemli. Bu bağlamda en önemli ilk adım bunun bir hastalık olduğunu kabul etmek. Hastalara yapı*labilecek en büyük haksızlıklardan bir tanesi belirtilerin bir hastalığa bağlı olduğunu kabul etmeyip hastayı suçla*mak. "Yaşlandı, inatçı oldu, takıntılı oldu, onun için böyle yapıyor, insan bu kadar da unutmaz ki, herhalde dikkat çekmek için yapıyor" diye düşünmek. Alzheimer, tama*men organik kökenli bir beyin hastalığı. Bunu hiç akıldan çıkartmamak lazım.

    Alzheimer hastasına doğru yaklaşım nasıl olmalı?

    Hasta yakınlarının hastaya nasıl davranacağını bilmele*ri gerçekten çok önemli. Doğru yaklaşımlarla çoğu kez hırçınlığın, huzursuzluğun önüne geçmek mümkün olabi*liyor ve bu amaçla ilaç kullanımına gerek kalmıyor. Bura*da hastayla zıtlaşmamak, inatlaşmamak gibi bazı genel prensipler var. Örneğin hasta, genelde akşama doğru der ki, "Burası benim evim değil, evime gideceğim, akşam ol*du, annem bekliyor." Hatalı davranış şekli, "Doğru, an*nen bekliyor, evine gitmelisin. Hadi evine götüreyim" de*mektir. Çünkü burada hastanın hezeyanını destekleyen bir tutum söz konusu. Bunun sakıncası, hasta birden, "Ama benim annem ölmüştü, hatta cenazede sen de vardın, sen bana yalan söylüyorsun" diyebilir ve güvenini kaybedebi*lir. Yapılacak ikinci hata ise, "Sen deli misin? Annen öleli otuz sene oldu. Bu evde de biz yirmi beş senedir beraber oturuyoruz. Otur yerine" diyerek zıtlaşmak. En sağlıklı yaklaşım biçimi, önce hastayı sakin bir şekilde gerçeğe döndürmeye çalışmak, bu işe yaramazsa da mümkün ol*duğu kadar hastanın dikkatini başka bir yöne çekmek ve*ya kabul edilebilecek başka bir seçenek sunmak. Örneğin önce, "Bak burası senin evin. Hatta bunu da sen almıştın. Hatırlamıyor musun" tarzını denemek, olmazsa da, "Bel*ki şu an kafan karıştı, gel istersen önce bir şeyler içelim sonra tekrar konuşuruz" yaklaşımını denemek, zıtlaşmak*tan kaçınmak. Israrla eşyasının çalındığını iddia eden has*taya da, "Belki bir yere koymuşsundur, istersen birlikte bakalım" şeklinde yaklaşmak.

    Hafızada "turşu küpü" örneği

    Bir diğer önemli yaklaşım ise, hastaya sıklıkla zamanı ve olayları hatırlatmak. Mesela gazeteye bakarken, tanın*mış bir kişinin, örneğin Süleyman Demirelin, resmini gösterip, "Hatırlıyor musun bundan önceki cumhurbaşkanıydı, Özal'ı hatırlarsın rahmetli oldu. Şunları şunları yapmıştı" gibi. Alzheimer hastalarında bellek bozukluğu*nun çok tipik bir özelliği vardır. Bellek kaybı, en yakın olayların silinmesiyle başlar. Genellikle geçmiş olaylar; uzak geçmiş daha iyi korunur. Örneğin hasta, dün ne ol*duğunu hatırlamaz, ama on sene önce olanları hatırlaya*bilir, hatta çocukluğunu daha iyi hatırlamaya başlar. Biz hasta yakınlarına "turşu küpü" örneğini veririz. Turşu küpüne koyduğunuz salatalıkları düşünün. En üste koy*duğunuz salatalığı ilk, en alta koyduğunuz salatalığı da en son alırsınız. Alzheimer hastalarının bellek bozuklu*ğunda da böyle bir özellik vardır. En son kaydedilenler ilk kaybedilirler, belleğe ilk konanlar ise en son kaybedi*lirler.

    Sizce bütün bu tedbirlerle Alzheimer hastasının hayat kalitesinde bir artış oluyor mu?

    Bizim temel amacımız hastanın ve hasta yakınlarının hayat kalitesini mümkün olduğu kadar yükseltmek. İlaç tedavisindeki birincil amacımız ise hastayı mümkün ol*duğu kadar olduğu yerde tutabilmek. Alzheimer hastalı*ğına özgün olan ilaçlardan bahsettim. Elimizdeki mevcut ilaçlarla hastaların yaklaşık yüzde 20'sinde fark edilebi*lecek, ancak geçici bir düzelme sağlanıyor. Hastaların yaklaşık yüzde 60'ını ise olduğu yerde tutmak mümkün oluyor, bu süre bir yıl da olabilir üç yıl da. Hastaların yüzde 20'sinde ise, ilaçlar hiçbir işe yaramıyor gibi gözü*küyor. Şu anki ilaç tedavisinden mucizevi sonuçlar bekle*memek lazım. Alzheimer hastalığı ilerleyici bir hastalık, hastadan hastaya değişmek üzere yaklaşık 7-8 yıl boyun*ca belirtileri artan bir hastalık. Biz bu ilerlemeyi ne ka*dar yavaşlatabilirsek o kadar faydalı olduğumuzu düşü*nüyoruz.

    Hastalığın ilerleme hızını ve bunun kişiden kişiye de*ğişken olmasını ne belirliyor?

    Kişinin genetik yapısı, beyninin özellikleri, bir ölçüde de ne kadar iyi bakıldığı, aile veya bakıldığı çevrenin şart*ları. Ancak sonuçta tüm Alzheimer hastalan yeterince uzun yaşarlarsa, başka bir hastalık yüzünden kaybedilmezlerse, tam bakıma muhtaç hale gelirler.
    Bu şekilde Alzheimer ile kıyaslanabilecek başka bir nö*rolojik hastalık var mı?

    Alzheimer'ın akrabası olan diğer bunama hastalıklarının da seyri böyle. Pick hastası da böyle olur, DLB (yaygın Lewy cisimcikli demans) hastası da böyle olur. Yani buna*maya sebep olan beynin dejeneratif hastalıklarında son nokta hep tam bakıma muhtaç bir hasta şeklindedir.

    Yani bebek gibi. Zaten, "Bebek gibi oldu" deniyor halk arasında. Hani bir bebek nasıl doğduğunda tam yar*dıma muhtaçtır...

    Evet öyle. Vurgulanması gereken bir başka noktada şu: Alzheimer hastalarında ani bir değişiklik olursa mutlaka altında başka bir sebep aramak lazım. Diyelim ki hasta stabil giderken aniden veya hızla bozuldu, birkaç gün için*de ciddi bir şekilde kötüleşti. Mutlaka altında başka bir sebep aramak lazım. Alzheimer hastaları genelde yaşlı in*sanlar; yaşlılığın diğer tüm hastalıkları onlarda da ortaya çıkabilir. Bu hastalarda sık olarak enfeksiyonlar gelişebilir. idrar enfeksiyonu, akciğer enfeksiyonu, grip, soğuk algın*lığı gibi. Bu hastalar kendi sorunlarının farkına varamaz*lar ya da şikayetlerini tarif edemeyebilirler. Bir başka sık rastlanan sorun da su kaybıdır. Hasta kendi başına bırakı*lırsa yeterince sıvı almayabilir ya da yeteri kadar iyi bes*lenmeyebilir. Böyle bir hasta örneğin sıcak bir yaz günün*de, su kaybıyla hızla ve ciddi boyutlarda bozulabilir.

    Ölüme götürebilir mi peki?

    Evet ölüme dahi götürebilir. Tipik olarak der ki hasta yakını, "Doktor Bey, bildiğiniz gibiydi, iyi gidiyordu, ama son iki-üç gündür kafası çok karıştı. Artık, nerede olduğu*nu bilmiyor, beni tanımamaya başladı. İki-üç gün öncesine kadar böyle değildi." İşte böyle durumlarda mutlaka altta yatan başka bir neden aramak lazım. Enfeksiyonlar ve su kaybı dışında bazen tavsiye üzerine bilinçsizce alınan ilaç*lar da ani kötüleşmelere sebep olabilirler.

    Yaşlılık depresyonu

    Bu sebeplerden birisi depresyon olabilir mi? Depresyon, ani bozulma yapmaz; ama yaşlılıkta dep*resyona ayrı bir başlık açmak yerinde olur. Çünkü depres*yon ile bunama arasında iç içe geçmiş kompleks bir ilişki var. Birincisi; ciddi bir depresyon, bunama tablosu yapabi*lir. Ağır depresyonda olan bir insanın zihinsel işlevleri o kadar bozulabilir ki klinik olarak bir bunamadır bu; ama tedavi edilebilen, geri dönülebilen bir bunamadır. Depres*yonun tedavisini yapıp başarı ile tamamlayabilirseniz, bu*nama tablosu da ortadan kalkar. Depresyon ve bunama arasındaki ilişkide ikinci nokta ise şu: Tipik olarak unut*kanlık ile başlamasına karşın Alzheimer hastalığı bazen depresyon belirtileri ile başlayabilir. Hasta için, "Karam*sar oldu, içine çekildi, artık hayattan zevk almıyor, enerjisi yok, sık sık ağlıyor, içinden hiçbir şey yapmak gelmiyor" şeklinde şikayetler bildirilir. Hatta İsveç'te yapılmış bir araştırma var. Gençlik yıllarında hiç depresyon geçirmemiş, ilk depresyon belirtilerini yaşlılığında göstermeye baş*layan ve özellikle de depresyon ilaçlarına cevap vermeyen hastaların yaklaşık yüzde 50'sinin 5 yıl içinde Alzheimer hastalığı geliştirdiklerini gösteriyor bu çalışma. Demans-depresyon ilişkisinde üçüncü nokta ise şu: Alzheimer hastalığının kendisi, seyri esnasında depresyon belirtileri gös*terebilir. Hasta zihinsel kayıplarının, örneğin belleğinin bozulduğunun farkına varırsa, depresyona girebilir. Ya da tamamıyla organik olarak, yani Alzheimer hastalığının be*yin kimyasında yarattığı bozulmadan dolayı depresyon belirtileri ortaya çıkabilir.

    Depresyon yaşlılıkta sık mı görülür? Depresyon, yaşlılarda oldukça sık. Yaşlılar; eş kaybı, iş kaybı, çevre kaybı, arkadaş kaybının sonucunda sosyal izolasyona ve bunun getirdiği depresyona daha yatkın olu*yorlar. Ama depresyon sadece yaşlılığın sorunu değil. Hat*ta şöyle söyleyeyim, bize, "Ben unutkan oldum, acaba bunuyor muyum" diye gelen genç veya orta yaştaki insanla*rın yüzde 90'ında depresyon buluruz. Çünkü daha önce de bahsettiğim gibi depresyon, zihinsel işlevleri yavaşlatan, dikkati, konsantrasyonu, zihinsel çalışma hızını bozan bir durum. Onun için genç ya da yaşlı, depresyona giren her insanda ortaya bunamaya benzer bir tablo çıkabilir.

    Kafanı çalıştır, Alzheimer hastalığından korun

    Alzheimer hastalığı için risk oluşturan faktörler hangi*leri ve Alzheimer hastalığını engellemek mümkün mü? Alzheimer hastalığının bilinen bir numaralı riski yaş. İnsanlar yaşlandıkça Alzheimer hastalığının riski artıyor. Diğer bilinen riskler arasında daha önceden geçirilmiş cid*di kafa travmaları var. Giderek daha iyi anlıyoruz ki da*mar risk faktörleri dediğimiz; yüksek tansiyon, diyabet, özellikle orta yaştaki tansiyon değeri, orta yaştaki koleste*rol değeri, Alzheimer hastalığı riskini de belirliyorlar. Eğer tansiyon veya kolesterol yüksekse hastalık riski artıyor. "Alzheimer hastalığını engellemek mümkün mü" diye so*rulduğunda hiç tereddüt etmeden şu yanıtı veriyoruz:

    "Uygulayacağınız genel prensip şu: Kalbiniz için iyi olan her şey beyniniz için de iyidir. Yani yüksek tansiyonu dü*şürmek, kolesterol yüksekse düşürmek, diyabetiniz varsa tedavi etmek, kiloluysanız kilonuzu düşürmek, doymuş yağlardan, hayvani yağlardan kaçınmak, yeteri kadar ve dengeli beslenme şeklini uygulamak. Yeteri kadar taze meyve-sebze tüketmek lazım." Bunları yaptığınız zaman, Alzheimer hastalığının riski sıfıra inmiyor ama göreceli olarak azalıyor. Başka bir ilginç gözlem var: İşinde ön planda beynini kullanarak çalışan insanlarda Alzheimer hastalığının riski, vücudunu kullanarak çalışanlara göre daha az. Yani beyni kullanmak belli ölçüde Alzheimer hastalığına karşı koruyor. Bir başka ilginç gözlem ise yük*sek eğitimli insanlarda, Alzheimer hastalığı riski daha az. Ancak ortaya çıktığı zaman daha hızlı bir seyir gösteriyor.

    Neden böyle oluyor?

    Sebebi bilinmiyor. Yüksek eğitimli insanlarda daha az görülmesine ilişkin iki tane görüş var: Bir tanesi, bunun tamamen bir yanılsama olduğu yönünde. İkinci görüş ise şöyle: Bir insanın zihinsel kapasitesi ne kadar yüksekse, ne kadar çok hücresini aktif tutuyor ve ne kadar çok hücreler arası bağlantı yapıyorsa, bunlardan kayıplar olsa dahi ka*lan hücre miktarının kritik bir eşiğin altına düşme olasılığı daha düşük. Beynin diyelim ki elli milyar hücresi var ve bunun en az kırk milyarının çalışması lazım. Bu elli milyar hücrenin hepsini aktif tutan ve aralarında çok sayıda bağ*lantı olmasını sağlayan insanlarda, kapasitenin belli bir eşiğin altına düşme olasılığı daha küçük. Onun için zihin*sel rezervi, zihinsel kapasiteyi yüksek tutmak, canlı tut*mak büyük bir avantaj.

    Nasıl çalıştırmak lazım peki?

    Bunun tek bir yöntemi yok. Mesela hastalarım veya ya*kınları soruyorlar: "Bulmaca çözeyim mi?" Evet, bu bir yöntem. Bulmaca çözebilirsiniz, ama bir başka yöntem de beste yapmak olabilir, kitap yazmak olabilir, arkadaşlarıy*la entelektüel tartışmalara girmek olabilir. Önemli olan zi*hinsel bir aktivite yapılması.

    Hasta yakınlarından yüzde 50'si depresyonda

    Bizim toplumumuz için bir sayı vermeniz münkün mü?

    İdeal olarak her semtte olması lazım. Özellikle büyük semtlerin her birinde gündüz bakımevlerinin olması şart. Gündüz bakımevlerini yaşlı kreşi gibi düşünün, hani çalışan anne-babalar çocuklarını sabah götürüp bırakıyorlar, ak*şam alıyorlar. Gündüz bakımevi de böyle bir amaca hizmet ediyor. Herkesin doğal ihtiyaçları var. Alışverişe gitmek zo*runda, bankadan para çekmek zorunda, hiçbir şey olmasa bir gün nefes almak zorunda. Aile hastasını isterse haftada bir kere getiriyor, sabah bırakıp akşam alıyor, o esnada işini gücünü yapıyor, psikolojik olarak rahatlıyor. Alzheimer hastasının tedavisinde hasta yakınının önemli bir yeri var. Onun da sağlıklı olması lazım. Diğer hastalıklardan çok farklı olarak Alzheimer sadece hastayı değil ailesini de ya*kından etkiliyor. Hatta Alzheimer uzmanlarının kullandığı bir deyim vardır: "Başlangıçta bir hastanız vardır, zamanla iki hastanız olur" diye. Çünkü Alzheimer hasta yakınları*nın yüzde 50'si depresyon belirtileri gösteriyorlar.

    O zaman Alzheimer hastasını tedavi ederken, hasta yakınını da gözden kaçırmamak lazım.

    Aynen öyle. Hem o kişinin sağlığı açısından hem de hastanın sağlığı açısından, çünkü hasta yakını depresyona girdiği zaman daha sabırsız oluyor, daha çabuk sinirlene*biliyor, hastayı kırabiliyor. Ondan sonra da vicdan azabı başlıyor, "Aslında bunu söylememem lazımdı, niye söyle*dim" diye. Ve böyle bir kısırdöngü başlıyor. Vicdan azabı, daha fazla duygusal yük, daha fazla depresif eğilim, bu*nun sonucunda daha sinirli olma gibi bir kısırdöngü olma*ya başlıyor. Onun için Alzheimer uzmanlarına, hasta kon*trolleri esnasında hasta yakınlarının da ruhi durumlarını sorgulamaları öğütlenir.

    Alzheimer hastalığım psikolojik, sosyal ve toplumsal olarak nereye koyuyorsunuz?

    Bu hastalık hem topluma getirdiği ekonomik yük açı*sından, hem de işin sosyoekonomik boyutu, sıklığı, gide*rek yaşlanan toplumlarda daha da sık ortaya çıkacağı ger*çeği açısından önemli. Etkilenen kişi ve aile boyutunda ise diğer hastalıklardan farklı, çünkü hastayı değiştiriyor, ol*duğu kişi olmaktan çıkartıp başka bir kişi haline getiriyor: İnsanı, kendisi yapan huyunu, karakterini, anılarını yok etmeye başlıyor. Onun için de hasta ve yakınları açısından psikolojik yükü ağır olan bir hastalık.

    Ama bütün bunlara rağmen, Alzheimer hastası ya da yakını olmak dünyanın sonu sayılmamalı değil mi?

    Öyle. Çünkü işin uzmanları yardımcı olmaya çalışan di*ğer insanlarla beraber hem hastaların hem de hasta yakın*larının hayat kalitesini yükseltmeye, yükü paylaşmaya çalı*şıyorlar. Hasta yakını olarak insanın kendisini çaresiz his*setmesi, paniğe kapılması, gelecekte olabileceklerden dolayı şimdiden endişelenmeye başlaması hata olur. Sorunlar or*taya çıktığı zaman bir şekilde çözümleri bulunuyor. Onun için Alzheimer hasta yakınlarına şunu söylüyorum: "Önce şimdiye bakalım, şimdiki sorunlarınızı halletmeye çalışa*lım. Sizin ve hastanızın hayat kalitesini yükseltmeye çalışa*lım. Zaman içinde başka sorunlar ortaya çıkarsa o zaman da gerekli çözümleri birlikte bulmaya çalışırız."



    TÜRKÜN TÜRKTEN BAŞKA DOSTU YOKTUR (((( C c C )))

    ALLAH TÜRKÜ KORUSUN VE YÜCELTSİN !!!!

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş