Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek icin kanat çırpıp duruyormuş.Hava o kadar ayaz mışki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşmüş. Kuş çaresiz soğuk karın üstünde ölümü beklerken, ordan geçen bir inek kuşun üstüne pislemiş. Kuş öyle bir sinirlenmişki, kanatları donmamış olsa, kalkıp ineği dövecek....Birde... bakmışki pis......liğin sıcaklığı ile kanatları çözülmüş,yaşama dönmüş.Öyle bir sevinçle ötüyormuşki, ordan gecen bir kedi bunun sesini duymus ve pisliği eşeleyip kuşu

Bu konu 7231 kez görüntülendi 41 yorum aldı ...
Bir Yudum Hikaye 7231 Reviews

    Konuyu değerlendir: Bir Yudum Hikaye

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 7231 kez incelendi.

Sayfa 1 Toplam 5 Sayfadan 123 ... Sonuncu
  1. #1
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart Bir Yudum Hikaye

    Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek icin kanat çırpıp duruyormuş.Hava o kadar ayaz mışki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşmüş. Kuş çaresiz soğuk karın üstünde ölümü beklerken, ordan geçen bir inek kuşun üstüne pislemiş. Kuş öyle bir sinirlenmişki, kanatları donmamış olsa, kalkıp ineği dövecek....Birde... bakmışki pis......liğin sıcaklığı ile kanatları çözülmüş,yaşama dönmüş.Öyle bir sevinçle ötüyormuşki, ordan gecen bir kedi bunun sesini duymus ve pisliği eşeleyip kuşu çıkarmış. Kuş buna çok sevinmiş tam kediye teşekkür edecekmişki, kedi onu yemişş..
    Demekki Neymiiiş:
    1- Her üstüne pisleyeni düşman sanma !2- Seni her pislikten çıkaranı dostun sanma !3- En önemlisi, pis bir hayatın içinde mutluysan sesini çıkarma


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Bir Yudum Hikaye

          Kategori: Atış Serbest

          Konuyu Baslatan: SaiL

          Cevaplar: 41

          Görüntüleme: 7231


  2. #2
    Azerigüzeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    07.12.2009
    Mesajlar
    558
    Konular
    69
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    0
    Tecrübe Puanı
    100
    @Azerigüzeli

    Standart

    emeğine sağlık süper

  3. #3
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart

    Tess gülümsedi. Çünkü o, bir mucizenin fiyatının ne olduğunu tam olarak biliyordu...

    Tess yatak odasına gitti ve gömme dolaptaki gizli yerinden camdan bir reçel kavanozu çıkardı. Tüm bozuk paraları yere döktü ve onları dikkatle saydı. Üç kere saydı. Toplam, tam olarak mükemmel olmalıydı. Hata yapma şansı yoktu. Madeni paraları kavano...za dikkatle geri koydu ve kapağı kapattı, arka kapıdan gizlice çıktı ve 6 blok ilerdeki kapısının üzerinde Yerli Şefin büyük kırmızı işareti olan Rexall eczanesine doğru yola koyuldu. Rexall eczanesine vardı ve beklemeye başladı.



    Eczacının dikkatini ona vermesi için sabırla bekledi, ama eczacı o anda çok meşguldü. Tess bir sürtme gürültüsü yapmak için ayağını döndürdü. Hiçbir şey olmadı. Yapabileceği en gürültülü ses ile boğazını temizledi yine faydası olmadı. Sonunda kavanozdan bir çeyreklik çıkardı ve onu cam tezgâhın üzerine çarptı. İşe yaramıştı! Eczacı kızgın bir ses tonu ile

    —Ne istiyorsun? Chicago’dan gelen, asırlardır görmediğim erkek kardeşim ile konuşuyorum, dedi.

    Ve Tess de aynı kızgın ses tonu ile;
    —Evet, size erkek kardeşimden bahsetmek istiyorum! O gerçekten, gerçekten çok hasta... ve ben bir mucize satın almak istiyorum. Ödeyecek param var. Onun adı Andrew ve başının içinde giderek büyüyen kötü bir şey var ve babam sadece bir mucizenin onu kurtarabileceğini söylüyor. Bir mucizenin fiyatı ne kadar? Eczacı biraz yumuşayarak;

    —Pardon! burada mucize satmıyoruz, küçük kız. Üzgünüm, ama sana yardım edemem dedi. Tess;

    —Dinleyin, onu ödeyecek param var. Eğer yetmezse, kalanını getiririm. Sadece bana fiyatını söyleyin. Eczacının kardeşi iyi giyimli bir adamdı. Öne doğru eğildi ve küçük kıza sordu,

    —Kardeşinin ne tür bir mucizeye ihtiyacı var? Dedi.

    Tess gözleri sulanarak;
    —Bilmiyorum, sadece onun gerçekten hasta olduğunu biliyorum ve annem onun bir ameliyata ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ama babamın bunu ödeyecek parası yok, onun için paramı kullanmak istiyorum.

    Chicago’dan gelen adam;
    —Beni yaşadığın yere götür! Ne kadar paran var?" diye sordu.

    Tess, ancak duyulabilir bir sesle;

    —Bir dolar ve on bir sent, bu sahip olduğum tüm param, ama eğer daha lazımsa biraz daha getirebilirim, dedi.

    —Evet, ne tesadüf (tevafuk) diye gülümsedi adam. Ve bir dolar on bir sent küçük kardeşin için bir mucizenin tam ücreti.

    Bir eli ile parayı aldı, diğer eli ile kızın elinden tuttu ve
    —Beni yaşadığın yere götür, kardeşini görmek ve anne baban ile tanışmak istiyorum, Gereksinim duyduğunuz mucizeye sahip olup olmadığımıza bir bakalım, 1 dolar 11 sent! dedi.

    Bu iyi giyimli adam Dr. Carlton Armstrong idi, nöro - cerrahide uzman bir cerrah. Ameliyat ücretsiz yapıldı ve Andrew'in eve dönmesi ve iyileşmesi uzun sürmedi. Anne ve baba onları buraya kadar getiren olaylar zinciri ile ilgili mutlu şekilde konuşuyordu.
    "Bu ameliyat gerçek bir mucize" diye fısıldadı annesi.
    "Ameliyatın maliyetini merak ediyorum" dedi.
    Tess gülümsedi.
    O, bir mucizenin fiyatının ne olduğunu tam olarak biliyordu...
    Bir dolar ve on bir sent...

  4. #4
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart

    Yusuf olmaksa muradın ya da Züleyha; Korkmayacaksın ölümden.
    Ölümün ayrılık değil kavuşmak olduğunu bileceksin.Dünyaya kafa tutacaksın tek başına. Yandaş yoldaş aramayacaksın. Bir Allah'ına bir kendine güveneceksin sadece. Yol arkadaşın terk etse bile seni yarı yoldaaşkına sahip çıkacaksın sonuna kadar. Tek başıma taşıyamam demeyec...eksin. Ölünceye kadar taşıyacaksın şerefle.Karşılık beklemeyeceksin. Sevmek olacak tek amacın.
    Sevilmemişsin ne fark eder.
    Ayıplanmaktan korkmayacaksın. Sevgini gurur madalyası olarak taşıyacaksın göğsünde kim ne derse desin...Sevgin için zindana atılmayı da attırmayı da göze alacaksın. Karanlıklar sırdaşın böcekler yoldaşın olacak.Bileceksin sonunda ayrılık olduğunu. İsyan etmeyeceksin vuslat beklemeyeceksin.
    Zaman ve mekan sizi ayıramayacak. Nerede olursan ol her daim sevdiğinin yanında olacaksın. Üzüntüsüne üzülecek sevincine sevineceksin.
    Sanma ki beraber olmak için yan yana olmak lazım. Gönüller beraberse mesafenin ne önemi var!..
    Gönül gözüyle görecek duyacaksın. Gönül diliyle konuşacaksın. Bilmez misin gönlü kainat bile kuşatamaz dar gelir. Gönül dilinden anlamam konuşamam dayanamam bu çileye karşılıksız hiçbir şey veremem diyorsan; talip olmayacaksın Yusufluğa. Yusuf olmak için Yusuf gibi yürek gerek gönül gerek iman gerek. Züleyha değilsen eğer peşine düşmeyeceksin Yusufların. Kendi ayarında birini seveceksin ki mutlu olasın.
    Her babayiğidin harcı değildir Yusufluk ve her kadının harcı değildir Yusuf yüreklileri taşıyabilmek layık olabilmek Züleyha olabilmek!...

  5. #5
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart




    Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Alihazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşy...asını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.


    Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
    -- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
    Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
    -- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
    — Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
    — Ahmet arkadaşımız var ya…
    — Evet, ne olmuş Ahmet’e?

    — Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pek iyi şeyler koymuyor.
    — Ee?
    — Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yârdim ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
    Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü. Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
    Nurhan Öğretmen:
    -- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
    — Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
    — Nerede çalışıyorsun?
    — Simit satıyorum.
    Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.
    Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
    Nurhan Öğretmen, Ali’ye döndü:
    -- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
    — Cok zengin bir işadamı…
    — Niçin?
    — Insanlara daha çok yardım etmek için…
    — Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet’in ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin. Olmaz mı?
    — Olmaz, dedi Ali. Simdi yapmalıyım.
    — Neden olmaz?
    — Üç sebepten dolayı olmaz.


    Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
    İkincisi: “Ağaç yas iken eğilir.” deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
    Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak
    istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.


    Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
    -- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?
    — Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Simdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?
    Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını “Evet” anlamında sallarken Âliyi evine yolladı.


    Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali’nin bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu.
    Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.


    Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı... Ağladı…


    Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadik ” Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak” diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde ”Ne dediniz hocam” demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti...


    *************************************

    Acaba Biz Cenneti Satın almak için ne yaptık ?

  6. #6
    Azerigüzeli - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    07.12.2009
    Mesajlar
    558
    Konular
    69
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    0
    Tecrübe Puanı
    100
    @Azerigüzeli

    Standart

    çooookkkkkkk güzeller ya emeğine sağlık....

  7. #7
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart

    teşekkür ederim, bu güzel yorumlarınızdan dolayı...

  8. #8
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart "Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşıdakinin anladığı kadardır.''

    Bir
    profesör konferans vermek üzere salona girmiş.
    Ama bakmış ki salon,
    ......ön sırada oturan seyis dışında boşmuş.
    Konuşup konuşmama konusunda
    tereddüde düşen Profesör sonunda seyise sormuş:
    - Buradaki tek kişi
    sensin. Sana göre konuşmalı mıyım, yoksa konuşmamalı mıyım?
    Seyis
    cevap vermiş:
    - Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan
    anlamam.Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin
    kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim.Bu sözlere hak veren Profesör
    konferansa başlamiş.İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan
    sonra da kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi
    olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş:
    - Konuşmamı nasıl buldun?
    Seyis
    cevap vermiş:
    - Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu
    konulardan pek anlamadığımı söylemiştim.Gene de eğer ahıra gelir, biri
    dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim ama elimdeki tüm
    yemi ona verip de hayvanı çatlatmazdım.

  9. #9
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart

    Güneşin bunaltıcı sıcaklığı birdenbire kayboldu. Gökte, beyaz bulutlar belirmeye başladı. Yaşlı adam kuşkulandı. Az ötede ekin başında duran kadına seslendi:
    - Hanım!
    Kadın başını kaldırdı, sesin geldiği yöne bakarak:
    - Hava bozuyor, başımızın çaresine bakalım…
    - Korkma, yaz yağmurudur, geçer. Baksana beyaz beyaz bulutlar…... Hem göğün yarısı açık… Gök gürlemesi de yok… Birkaç dakika çiseler sonra biter…
    Yaşlı adam, tecrübesini konuşturmak istercesine, bakışlarını kadın üzerinde sabit bir noktaya dikti:
    - Ne olur ne olmaz, biz şu harmanın üzerine bir naylon örtelim. Bakarsın biraz fazla yağıverir, harman heder olmasın…
    Kadın, başındaki yazmasını eliyle düzelterek, bulutların arkasında saklanan güneşe baktı. Yağmur yağacaktı. Arkasına döndü, az ötede, tarlanın ortasında ki yaşlı çınarın dibinde oturan çocuklarına seslendi.
    - Çocuklar! Çabuk buraya gelin!
    Beş tane çocuk annelerin yanına geldi. Kadın, elinde ekin destesiyle, yanı başına gelmiş olan çocuklara:
    - Evlatlarım! Yağmur geliyor. Babanız, harmanın üstüne örtmek için naylon hazırlıyor. Geride kalan şu üç beş desteyi alıverelim de yağmura yakalanmadan şu iş bitsin.
    Yaşlı adam merdiveni harmana dayamış, bir taraftan çocukların getirdiği ekin destelerini düzeltip harman yapıyor, diğer yandan da naylonu harmanın üzerine örtmeye çalışıyordu. Tozlanmış olan yüzüne, o anda gökten bir birkaç yağmur damlası düştü. Heyecanla merdiven basamağının üzerine doğruldu. Yüksek bir sesle:
    - Hanııımm! Çocuklar orayı halleder. Sen gel, yerden bana birkaç taş ver de şu naylonun üstüne koyayım.
    - Geldim bey!
    Yerden aldığı taşları kocasına vermeye çalışan kadın, yağmurun çiselemeye başladığını fark etti.
    - Bey! Çocukların yapacağı iş bitti.
    Başındaki külahı yan tarafa kaymış olan ihtiyar, bir yandan terini siliyor, bir yandan da kadına:
    - Çocukları gönder o zaman! Yağmura tutulmadan bir an önce eve varsınlar.
    Kadın, yanı başına çömelmiş, çubukla yerleri karıştıran çocuğun beline, eliyle hafifçe dokundu:
    - Haydi oğlum! Kardeşlerini al eve götür…
    Rasim, annesinin bir dediğini iki etmedi. Hemen kardeşlerinin yanına gitti. Onlara, Rasim göz kulak oluyordu. İlkokulu bir iki yıl olmuştu.
    Ahmet Efendi’yle Fatma kadında işlerini biraz sonra bitirip çocukların arkasından yola düştüler. Ahmet efendi yürürken bir an durakladı, ayakkabısını çıkardı, ayakkabının ucundan tutup birkaç kez taşa vurdu. Arkasından:
    - Allah, Allah! Küçük bir çakıl parçası yürümeme engel oluyor, dedi.
    Ayakkabısını giydikten sonra, yere bıraktığı orakları eline aldı ve yürümeye devam etti. Neden sonra Fatma kadına:
    - Rasim, okulu bitireli iki yıl oluyor hanım! Artık bağ bahçe işlerine başlamalı. Yoksa bu memlekette aç kalır.
    - Dur bakalım canım! Çocuğun yaşı kaç? Akranlarından kimin eline yakışıyor? Zamanla alışır…
    Yolda giderken, aralarındaki konuşmalar epey uzadı. Yağmurun, kendilerini ıslattığının farkına vardılar. Adımları daha da sıklaştı. Fatma kadın bir taraftan hızlı hızlı yürüyor, bir taraftan da çocuklarının akşam yemeğini düşünüyordu. Ahmet Efendi’ ye:
    - Akşama ne yapayım bey?
    Ahmet efendi:
    - Allah kerim bir çorba içeriz.
    Ahmet efendinin yüzündeki terle, yağmurun damlaları bir birine karışmıştı. Hızlı adımlarla evin yolunu tuttular.
    Akşam yemeğini hep birlikte yediler. Ahmet Efendi yatsı ezanının okunmasını bekliyordu. Herkes bir köşeye çekilmiş, Ahmet Efendinin iki dudağı arasından çıkacak söze dikkat kesilmişti.
    Fatma kadın bu arada sofrayı toparlamaya başladı. Odayı kaplayan derin sessizliği, bir anda tahta kaşıkların çıkardığı ses bozu verdi. Küçük kız annesine yardım etmeye çalışırken Ahmet efendi, karşısında duran Rasim’e eliyle “gel!” işareti yaptı. Rasim odanın köşesinde oturan babasının yanına diz çöküp oturdu. Ahmet Efendi; karanlığı, lambanın sökmeye çalıştığı odada, varlığıyla yokluğu belli olmayan Rasim’e:
    - Oğlum, dedi. Sen artık kocaman adam oldun, görüyorsun buralarda ekmek parası yok. Ömür boyu çift sürersin. Çift sürmekle de belini doğrultamazsın. Ayşe Teyze’nin oğlu, izmir’den dün gelmiş. Yarın onunla konuşacağım. Tatil dönüşü giderken seni de götürsün. Erkende bir zanaat öğrenirsin. Yarın sabah namazından sonra tarlaya gideceğiz, erkenden yatalım…
    O gece Rasim’in gözüne uyku girmedi. Yatakta arada bir dönüyor, bazen de yorganın altından kafasını çıkarıp gözlerini tavana dikiyor, kendisine eşlik eden gece böceklerinin sesleriyle tekrar dalıp gidiyordu.
    Sabaha namazından sonra birkaç kaşık çorba içip avluya çıktılar. Sabahın sessizliğini, Ahmet Efendi’nin orak ve tırpan sesleri bozdu. Tırpanları omzuna alan Ahmet Efendi, oğluna;
    - Rasim! Bir an önce tarlaya varalım. Annenle kardeşlerin arkadan gelirler, dedi.
    Eksik kalan işi tamamlayacaklardı. Dün yağan yağmurun, harmana etkisi olup olmadığına bakacaklardı. Anneleri, kardeşlerine sıcak bir çorba içirdikten sonra gelecekti.
    Rasim, yolda dalgın dalgın yürüyordu. Kafasında dünkü düşünceler vardı. Babasının:
    - Oğlum! Su testisini ağacın gölgesine koyuver de ılımasın, demesiyle kendine geldi.
    Güneşin ilk ışıkları, çalışmanın lezzetini hatırlıyor gibi üzerlerini okşuyordu. Tam iki saat aralıksız çalıştılar. Epeyce ter attıktan sonra, koca çınar ağacının dibine oturdular. Ahmet Efendi, bir eliyle terini siliyor, bir eliyle de su testisini tutuyordu. Fatma Kadın:
    - Terli terli su mu içilir be adam! Hasta olacaksın başıma! Biraz dinlen! Terin soğusun ondan sonra…
    Fatma kadın, kocasına çok bağlıydı. Evini, çocuklarını onca iş arasında ihmal etmiyordu. Ahmet Efendi, neden sonra dinlediğini ifade etmek ister gibi derin bir iç çekti:
    - Bugünlük bu kadar… Yarın harman işlerine başlayacağız. Sıra bize geliyor, dedi.
    Hep beraber eve döndüler. Ahmet Efendi, ikindi namazına camiye gitmek için abdest aldı. Fatma Kadına:
    - Ayşe Teyze’nin oğlunu camide görürüm nasıl olsa. Ona şu bizim oğlanın meselesini söyleyeyim, bakalım ne diyecek? Dedi.
    Namaz çıkışında Süleyman Bey’e:
    - Sizi gördüğüm iyi oldu. Belki gelmezsiniz diye düşünmüştüm.
    Süleyman Bey:
    - Gelmez olur muyum hiç canım? Köydeki insanların buluşma yeri camidir. Başka türlü, bağda bahçede çalışan insanları nasıl göreceksiniz?
    Ahmet Efendi, oğlu için düşündüklerini anlattı. Süleyman Bey:
    - Ben yardıma hazırım. Eğer isterse benim yanımda çalışabilir. İstemezse başka iş bakarız.
    - Ben hele evle bir konuşayım. Bugün, yarın size haber veririm.
    Fatma kadın avluda tavukları yemlerken Ahmet Efendi geldi:
    - Hanım! Yemeği yiyip bizim oğlanın durumunu bir konuşalım.
    Yemekten sonra bütün ev halkı, Ahmet Efendi’nin söyleyeceklerine dikkat kesildi.
    Ahmet Efendi:
    - Oğlum, dedi. Ayşe Teyze’nin oğluyla konuştum. Eğer istersen onun konfeksiyon atölyesinde çalışabileceksin. İstemezsen o, senin için başka iş bakacak. Ama bence onun yanında çalışman daha iyi olur. Ne de olsa akrabamız… El gibi olmaz. Senin iş sahibi olman için elinden geleni yapar, sana yardımcı olur. El yanında çalışmak kolay değil!
    Rasim:
    - Baba! Ben okumak istiyorum. Hafta sonları çalışıp harçlığımı kazansam olmaz mı?
    Ahmet Efendi, hiç beklemediği bu cevap karşısında bir an durakladı. Rasim’in okuyacağını hiç hesaba katmamıştı. Rasim’e:
    - Oğlum! Kararını sen ver! Okumak istiyorsan, ceketimi satar seni okuturum. Ama görüyorsun ki, köyümüzde okuyan insan az. Herkes küçüklükten bir zanaat sahibi olup ekmek parası kazanmak istiyor. Okumak kolay değil.
    Ahmet Efendi, ertesi gün Rasim’le birlikte ikindi namazına camiye gittiler. Namazdan sonra Ahmet Efendi Süleyman Bey’e:
    - Süleyman Bey! Bizim oğlan “okumak istiyorum” diye tutturdu. Ne dersin?
    - Ben çocuklarımın okuması çok istedim ama onlar okumak istemediler. Eğer Rasim okursa, ben onun ihtiyaçlarını karşılarım.
    Ahmet efendi, duyduklarına sevinmişti. Süleyman Bey, İzmir’e dönme hazırlıkları yapmaya başladı. Onların arabasıyla Rasim de gidecekti. Fatma kadın, oğlunun hazırlıklarına başladı. Bir cumartesi sabahı, Süleyman Bey’in ailesiyle birlikte Rasim’i de uğurladılar.
    Okulların yarıyıl tatili başlamak üzereydi. Ahmet Efendi, evinin avlusunda odun parçalıyordu. Köylülerden birisi, Rasim’in mektubunu getirdi. Ahmet Efendi işini bırakıp eve girdi. Heyecanlı olduğu, ellerinin titreyişinden belliydi. Mektubu özenle açtı ve hanımına okumaya başladı. Rasim’in başarısından ötürü, okul müdürü aileyi tebrik ediyordu. Ahmet efendi, hem okuyor hem sevinç göz yaşları döküyordu. Hava soğuktu ve kar yağıyordu.

  10. #10
    SaiL - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    13.11.2009
    Yaş;
    38
    Mesajlar
    3.862
    Konular
    680
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    100
    @SaiL

    Standart

    Bir bayram arefesinde, dul bir kadın yanında babadan yetim kalmış çocuğu ile zengin bir hacının dükkânına girerek, Allah rızası için yardım istedi. Hacı fakir kadına yardım etmediği gibi:

    - Bıktım sizden nedir bu iş.. Ben sizin için mi çalışıyorum. Defol şurdan, diyerek kovdu.

    Hacıdan hiç ummadığı bir şekilde cevap alarak kapı dışarı e...dilen kadıncağız, melül- mahzun oradan ayrılıp giderken, hacının karşısında, aynı mağazadan bir dükkânın sahibi olan Yahudi, o fakirin ızdırabını anladı.

    - Nedir hanım, hacı size niçin bağırdı?, diye sordu.

    İmanlı ve şuurlu bir kadın olan fakirceğiz, Yahudi’ye hacıyı şikâyet etmek yerine :

    - O benim büyüğümdür. Döver de, kovar da, sana ne oluyor ey kefere! diye cevap verdi.

    Fakat Yahudi durumu anlamıştı. Kadını ısrarla dükkâna çağırıp, ne isterse almasını, kendisine ve çocuğuna olacak elbisenin kendisinde bulunduğunu hatta hacınınkinden daha iyisini kendisinden alabileceğini söyleyerek dükkânına getirdi. Dul kadın ve yetim çocuk Yahudi’nin dükkânından beğendikleri elbiseyi giydiler, kuşandılar ve kadın Yahudi’ye :

    - Allah sana iman nasip etsin. Sen bizi giydirdiğin gibi Allah da sana Cennette köşkler verip Cennet elbiseleri giydirsin, gibilerden dua etti, yanındaki masum çocuk da, anasının duasına âmin, dedi. Şen şakrak oradan ayrılıp gittiler.

    Dul ve yetimi dükkânından kovan hacı, o gece bir rüya gördü. Rüyasında kıyamet kopmuş ve kendisi cennete girmişti. Cennette gezerken gayet güzel, gözleri kamaştıran bir köşk gördü. Baktı ki, köşkün kapısında kendisinin ismi yazılı idi. <……..> diyerek köşkün kapısından içeri girmek istedi. Fakat kapıda bekçi olarak bekleyen melekler hacıyı içeri almadılar.

    — Giremezsin hacı, dur bakalım nereye gidiyorsun? dediler.

    Hacı durdu :

    —Niye giremiyorum, bu köşk benim değil mi? diye sordu.

    Melekler cevap verdiler :

    — Düne kadar senindi ama maalesef dün sizden başkasına devredildi. Daha henüz kapısının üzerindeki tabelâ da sökülmemiş, yakında sökerler, dediler.

    Hacı neye uğradığını anlayamadı. O telaş ve heyecan içinde uyandı ki, yatakta yatıyor : <……> dedi.

    Sabah olunca doğru Yahudi Avram efendinin dükkânına gitti. Selam, hoş - beşten sonra:

    — Avram efendi, dünkü dul kadına sen kaç liralık elbise verdiysen onların parasını sana ben vereceğim, dedi.

    Yahudi bir altın değerinde elbise verdiğini söyledi.

    Hacı :

    — Madem o kadarmış al sana onun iki misli, dedi.

    Fakat Avram olmaz, dedi. Hacı değerini yükseltti, hacı yükselttikçe Yahudi olmaz diyor, Yahudi kabul etmedikçe hacı vermek istediği parayı artırıyordu. Hacı yüz altın, iki yüz altın vermeğe başladı ama artık Avram'ın da sabrı taşmıştı.

    — Olmaz hacı olmaz, o köşk yüz altınla bin altınla satın alınmaz... O senin gördüğün rüyayı ben de gördüm ve işte Müslüman oldum. o köşk düne kadar senindi, sen daha evvel yaptığın hayır - hasenatla o köşkü yaptırmıştın ama, dün bana sattın. Ben onu tekrar sana satmaya niyetli değilim. Sen artık bundan sonra kapına geleni boş çevirmede, Cennette kendine başka saraylar yaptır. Allah'ın mülkü geniştir, dedi.

    Yahudi’den de bu cevabı alan hacı, bir daha kapısına geleni boş çevirmeyeceğine dair kendi kendine söz vererek oradan ayrıldı gitti. Ama köşk de elden gitti. Allah yardımcısı olsun.

Sayfa 1 Toplam 5 Sayfadan 123 ... Sonuncu

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Giriş