Tarih 1897, yer Okmeydanı. Ne otoban var, ne plazalar... MUKADDİME Bayram, seyran, anneler günü... Her muhabir birkaç defa Darülaceze haberi yapmıştır mutlaka... Şüphesiz ben de yapmışımdır, ama yıllar sonra bir bahane ile gidiyor, heyecanlanıyorum sil baştan!.. Nereye baksan tarih, kimi dinlesen hatıra... Yazıyorsun, dizi oluyor...

Bu konu 3129 kez görüntülendi 6 yorum aldı ...
Osmanlıda Engelli ve bakıma muhtaçlar...! 3129 Reviews

    Konuyu değerlendir: Osmanlıda Engelli ve bakıma muhtaçlar...!

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 3129 kez incelendi.

  1. #1
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart Osmanlıda Engelli ve bakıma muhtaçlar...!

    Tarih 1897, yer Okmeydanı. Ne otoban var, ne plazalar...

    MUKADDİME
    Bayram, seyran, anneler günü... Her muhabir birkaç
    defa Darülaceze haberi yapmıştır mutlaka...
    Şüphesiz ben de yapmışımdır, ama yıllar sonra bir bahane ile gidiyor, heyecanlanıyorum
    sil baştan!..
    Nereye baksan tarih, kimi dinlesen hatıra...
    Yazıyorsun, dizi oluyor...


    Sadece İstanbul'da sanıyordum. Meğer araba camı silip askıntı olan çocuklar dünyanın her yerinde mesai yapıyorlarmış.
    Bimekanlar, dilenciler, muhtaçlar, yaşlılar, yatalaklar, sakatlar...
    21. yüzyıla geldik, imkânlar bu kadar arttı ama problem çözülmedi hâlâ...
    Osmanlı'nın güçlü olduğu yıllarda vakıflarımız; değil insanları, dağ başındaki yırtıcıları bile doyururlar. Bir besleme, barındığı evdeki kıymetli eşyayı mı kırdı? Konak sahibine "ne büyütüyorsun, git vakıftan bedelini al" diyebilir rahatlıkla!
    Kaldı ki zekat ve öşr gibi güzelliklerimiz vardır bizim... Sonra, bağış, ihsan, sadaka...
    İslamiyet'in hakkıyla yaşandığı devirlerde ortada fakir fukara kalmaz. Kimse aç değil, açıkta değildir, haliyle dilenmek hoş karşılanmaz.
    Buna rağmen askıntı olan çıkmaz mı? Çıkar. Eski esvaplara bürünen uyanıklar, milletin merhametini nakte çevirmeye kalkarlar.
    Zaptiyeler bunları toplar, amele olarak kullanırlar. Yabancı iseler, memleketlerine yollanırlar.
    Çok çok istisnai durumlarda dilenci başbuğu (bu işe bakan zabit) izin verir. Cebinde "cer vesikası" olan "ancak ihtiyacı kadar" el açabilir, ona, buna sırnaşmaz.

    AMMA ve LAKİN
    Gel gelelim güçten takattan düştüğümüz, gailelerle boğuştuğumuz yıllarda ipin ucu kaçar.
    İstanbul'da bi mekanlar, haneberduşlar görünmeye başlar. Hamam külhanlarında buluşan çeteler, lehçe-i külhani denilen garip bir lisanla konuşurlar.
    Para getiren mevkiler parsellenir, cami kapıları, köprübaşları, mezarlıklar, el altından ihaleye çıkar. Şebekeye dahil olmayan hasılatı kabarık köşelere yanaşamaz. Şerefiyesini ödeyen yayılır, bayılır, tahsilata başlar.
    Abdülmecid Han bu garabete "dur" der, alayını toplatır, amele çırağı olarak askerî fabrikalara yollar.
    Sonra yine boşluk... Ve yine çoğalırlar. Bekar odalarını, sabahçı kahvelerini, harabe kovuklarını mekan tutarlar. Onlarla mücadele kolay değildir. Hatta Tanzimatçılar arasından "Bunları esnaf zümresine dahil edelim" diyenler çıkar.

    CENNETMEKAN
    Abdülhamid Han bu meseleye de kafa yorar. Toplamak, sürmek, azarlamak çare değildir, günü birlik tedbirler ona yakışmaz. Kaldı ki işsiz güçsüzler kadar, dulları, sakatları da kollamalı, icabında sanat öğretmeli, hayata tutunmalarını sağlamalıdırlar. Mektepler, imalathaneler açmalı, bir şekilde cemiyete kazandırmalıdırlar.
    Diyelim bir yaşlı terk edildi, sen ben "oğulları, kızları bile bakmamış" der, çekilebiliriz, ama bir padişah "bana ne" diyemez asla! Sultanlık ateşten gömlektir, kurdun, kuzunun hesabı sorulur adamdan. Ulu Hakan çok düşünür. Hani şöyle büyücek bir külliye yaptırsa... Garipler yedirilse, içirilse, bakılsa... Düşündüğü tesis, tahminen 40 bin altına mal olacaktır.
    Çıkarıp verecek halde değildir ama
    iane toplanacak olursa!..

    PİYANGO MU ZİNHAR!
    Abdülhamid Han derhal bir kampanya düzenler, evvel emirde kendi 10 bin altın bağışlar, yetmez, bazı şahsi eşyalarını da yollar. Çiniler, nargileler, Afgan ve Acem halıları, sedefli çekmeceler, kıymetli mobilyalar... Bunlar da takriben 7 bin altın filan yapar.
    Komisyon, eşyaları piyango ile dağıtmayı teklif etse de Ulu Hakan, şans oyunlarına sıcak bakmaz. Helâl parasına haram katmaz.
    Nitekim talipler, mala kıymetinden fazlasını verir, hayra katılırlar. Bu işten yaklaşık 11 bin altın düşer havuza...
    Bu arada sorulmuş, soruşturulmuş Yenibahçe çayırında münhal bir arazi bulunmuştur. Cennetmekan, Kağıthane sırtlarının daha münasip olacağı kanaatindedir. Hem etrafında mahalle yoktur, hem de havadardır.
    Yerin bir kısmı Kağıthane köyünce bağışlanır, bir kısmını da kesesinden satın alır.
    Ve komisyon teklifleri toplar, ihale
    5.850.000 kuruşa Müteahhit Vassilaki Yanko'da kalır.
    Su işini devlet üstlenecektir. Terkos İdaresi derhal kolları sıvar, Şişli'den demir borularla su getirir, şantiyeye akıtırlar. 20 Rebiülevvel 1310 günü ilk kazma vurulur. İnşaat 3.5 yıl sürer ve “115 yıl evvel tam bugün" bil fiil hizmete başlar.

    KÜÇÜK BİR KASABA
    Taş duvarlar kalın ve oturaklıdır, merdivenler geniş, koridorlar ferah, tavanlar yüksek, odalar aydınlıktır. Reviri, eczanesi, laboratuarı, hamamı, çamaşırhanesi, atölyeleri, camisi, sinagogu ve kilisesi ile 20 bina vardır ve adeta küçük bir kasabayı andırırlar.
    Sakatlar, hastalar, bakacak yakını olmayan yatalaklar Darülaceze’ye çağırılır. Gelen gelir, gelemeyeni de getirir, yatırırlar. (Cüzamlılar miskinler tekkesine, zihinsel engelliler tımarhaneye yollanır.) Müslim gayrimüslim ayrılmaz, kimseye mezhebi, meşrebi, menşei sorulmaz.
    Öncelikle cami avlularına bırakılan çocuklar toplanır. Emzikli bebeler ırzahanede süt ninelerin, dayelerin şefkatli kollarına bırakılırlar. Beşikler, oyuncaklar...
    Yetimhanedeki 37 erkek 28 kız çocuğu sıbyan mektebine yazdırılır. İçlerinden 7'si hafızlığa başlar. Tedrisi bitirenler şehadetnamelerini alacak, yükseğini okumak için ayrılacaktırlar.
    Kızları halı işi pek sarar. Kah yün, kah ipek eğirir, yağmur gibi ilmek yağdırırlar. Hem sanat öğrenir hem para kazanırlar. Kimisi nakışta erbaplaşır, kimi dokumada ustalaşır. Çoraphanede 8 makine vardır, bahane ile meslek sahibi olurlar.

    SANAYİ ÇARŞISI GİBİ
    Marangozhane sadece doğrama ile kalmaz, masa iskemle de yapar. Göz okşayan dolaplar, modelli etajerler, zarif sehpalar... Sedef de kakarlar icabında.
    Fotoğrafçılık yeni yeni gelişen bir meslektir. Bu işin kaymağını genelde Rumlar Ermeniler yemektedir o yıllarda... Fotoğrafhane sayesinde bizim çocuklarımız da sanatın inceliklerini kapar, mercekler ve eczalar üzerinde derinleşmeye başlarlar.
    Çamaşırhane ve ütü evi ücreti mukabilinde harice de çalışır, otellerden lokantalardan iş alırlar.
    Kundurahane öyle tek modele saplanmaz. Rengarenk botlar, papuçlar yapar. Mestler, terlikler, yemeniler, iskarpinler, çizmeler, panduflar...
    Demir atölyesi hem dışarıdan iş alır, hem de müessesenin makinelerine bakar.
    Muhasip, vekilharç, katip, berber, külhancı, kalaycı, muallimler, muallimeler, hademeler, hemşireler, aşçılar, aşçı yamakları, seyisler, arabacılar, eczacı, laborant, hekimler ve cerrah...
    Vaiz, imam, müezzin... Rum, Ermeni, Katolik papazı, Musevi hahamı ve muavinleri vazife yapar.
    Bir hareket, bir koşturmaca... Burada 116'sı gayrimüslim olmak üzere 860 kişiyi ağırlarlar.

    GÜNEŞİ BALÇIKLA...
    Abdülhamid Han Cennetmekan müessesenin ayakta kalabilmesi için bir 7 bin altın daha bağışlar ve tiyatro duhuliye ücretlerinden yapılacak % 1'lik kesintinin Darülacezeye akmasını sağlar.
    Yemek önceleri imaretlerden getirilir, şehremaneti el koyduğu eksik daralı somunları da buraya yollar.
    O günlerde ziyarette bulunan Ahmet Rasim, Dar-ül acezeye hayran kalır. Yetimler sertabibe "baba" demekte, müesseseyi ebeveyn yerine koymaktadırlar.
    Kötürümlere araba verilmiştir. Maruf adlı bir hasta takma bacakla yürümeye alışmaktadır mesela. Esad Paşanın emrinde çalışan göz kliniği sık sık tarama yapar.
    Üsküdarlı bir şair olan Âşık Râzi sokaklardan toplanan biçare yavruları, mektep sıralarında tezgah başlarında görünce çok hislenir. O günden sonra her daim hizmete koşar. Mesela tıfıllar bir mızıka takımı kurmak isteyince, önlerine düşer. Tüccar Ernest Komandinger'le el sıkışıp malzemeleri temine çabalar. Kendi de oturup bir "Darülaceze Marşı" yazar.

    Açtığı kucaktır Ulu Hakanın bize
    Sürünmekten kurtardı Dar-ül aceze

    Tam da o günlerde ortalık karışır. Abdülhamid Han halledilir. İttihatçılar Darülacezenin başına Dr. Temo gibi azılı bir komitacıyı oturturlar.
    Dr. Temo, zikr olunan güfteyi âşık Râzi'nin elinden alıp yırtar ve şairi dışarı atar.
    İlerleyen günlerde Temo işi gücü bırakır, müesseseyi karalamaya başlar. Neymiş efendim burası bir miskinhane haline gelmişmiş de filan. Taafünat-ı keriha (kötü koku) yaymakta imiş... Lafa bak!.

    KAYBOLAN YILLAR
    Dr. Temo, terzi, çorap imalathanesi, kunduracı ve marangozhane haricindeki atölyeleri kapatır, tezgahları satar. Hekimleri sürer, değiştirir, terör estirmeye başlar.
    İlerleyen yıllarda Romen vatandaşı olacak, hatta Balkan Tıp Kongresine Romanya adına katılacaktır.
    Hasılı Darülaceze iyi niyetli yöneticilerin elinde yıldız gibi parlar, menfaatçilerin, makam, mansıp kovalayanların elinde zaman kaybeder hiç yoktan.
    Darülaceze bir süre Müessesat-ı Hayriye-i Sıhhiye İdaresi'ne devredilse de genelde İstanbul Şehramenetinin uhdesinde kalır.
    Nitekim Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında da (15 Ekim 1924 tarihli İcra Vekilleri Heyeti kararı ile) yine belediyeye bağlanır.
    Genç yaşta İBB Başkanı seçilen Recep Tayyip Erdoğan, Darülacezeden de mesul olur. Ancak asırlık müessese, Danıştay kararı ile belediyenin elinden alınır...





    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Osmanlıda Engelli ve bakıma muhtaçlar...!

          Kategori: Engelliler İçin Özel Bölüm

          Konuyu Baslatan: Vuslata Hasret

          Cevaplar: 6

          Görüntüleme: 3129


  2. #2
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart darüşşafaka nedir

    darüşşafaka nedir

    Öğrenim yapmamış kimsesiz çocukları okutmak amacıyla kurulmuş lise derecesinde bir öğretim müessesesi 1866 yılında Cemiyet-i Tedrisiye-i îslâmiye tarafından kurulmuştur Memleketimize çok değerli fikir ve kalem adamları yetiştirmiş faydalı müesseselerimizden biri olan Darüşşafaka adı Türk Okutma Kurumuna çevrilmiş olan teşekkül tarafından ve çeşitli devlet teşekküllerinin yardımları ve teberrularla öğretimine devam etmektedir

    Darüşşafaka`dan yetişmiş olan ve gerek idarî hayatımızda gerek politika gerekse çeşitli meslek kollarında memleketimize hizmet eden yüzlerce aydınımız bulunmaktadır

  3. #3
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart VAKIFLAR..

    VAKIFLAR..

    Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları korumak devlet düzenini sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara bu işleri yürütmek için de zengin akarlar bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarfetmişlerdir.
    .
    Vakıfların bu karşılıksız yardıma yönelik hizmetleri toplumun psiko-sosyal yapısı üzerinde devletin lehine olumlu etkiler yapmıştır. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısı olduğu göz önüne alınırsa, geleneksel kültürümüzde Osmanlı yönetiminin halka yaklaşışının neden “Devlet Baba” olarak yorumlandığı daha açık anlaşılır. Osmanlının ortadan kaldırılması ile dahi silinemeyen bu devlet anlayışını halka zulmedenlerin hâlâ tepe tepe kullanmalarının hikmeti işte bu devlet anlayışında yatmaktadır. Halk kendisine ne kadar haksızlık yapılsa, zulmedilse dahi “devlet kutsaldır, devlet babadır, devlet evlatlarının kötülüğünü istemez, mutlaka bir bildiği vardır." gibi yönetici hatasından kaynaklanan bütün yanlışlıkları sineye çeker. Kimseyi hesaba çekmez. Gösteri ve benzeri yollarla hakkını arayanlara da iyi gözle bakmaz.
    .
    VAKIF VE SOSYAL HAYAT
    .
    Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden özele doğru insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, mektep çocuklarının gezdirilmeleri, fakir kızlara çeyiz temini, hayvanlar için çayır; sel, yangın, deprem, hastalık, fakirlik, borçluluk gibi zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi ettirilmesi iş yapacaklarla sermaye bulunması, borçtan mahkum olmuşların borcunun ödenmesi için “avarız vakıfları” kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut vakıflar” bir diğer ismi ile “Selâtin Vakıfları” denmiştir. Osmanlı hanedanının son temsilcileri de ülke dışına çıkarılması ile sahipsiz kalan “Selâtin Vakıfları” vakıf bedduasından haberi olmayan, ahiret hayatını unutmuş bedbahtlar tarafından talan edilmişlerdir.
    .
    Osmanlıda genelde şehirler, vakıf bir külliyenin, mahalleler vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de şehirlerin İslâmî vecheye bürünmelerini sağlamıştır. Osmanlı bir iskan ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan faydalanmıştır. Mesela Lale Devri’nin meşhur sadrazamı Damat İbrahimpaşa doğduğu köy olan Muşkara’yı geliştirmek ve büyütmek için pek çok eser yaptırdı. Muşkara bu eserler vasıtası ile verilen hizmetle kısa zamanda büyüdü ve gelişti. Zamanın gelişmiş şehri olan Muşkara’ya “Yeni Şehir” anlamına Nevşehir adı verildi. Nevşehir, vakıfların Türk şehir hayatında oynadığı rol için güzel bir örnektir.
    .
    Şehirlerimiz 1856 yılına kadar belediye teşkilatından mahrumdu. Vakfiyeler incelendiğinde, bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetlerinin hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği görülür.
    .
    Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastahanelerde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. d'Ohsson'a göre İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüzbinlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu.
    .
    Vakıfların ülke ticaretine ve ekonomik hayatın gelişmesine de olumlu etkileri olmuştu. Hemen bütün şehirlerde vakıf ticaret hanları vardı. Şehirler arası yollar, önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak sürekli işler halde tutulmuş, böylece yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı sağlanmıştı. Kervansarayların vakfiyelerinden buralara yerli-yabancı, hür-köle, erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiğini yolcuların gıda, ilaç hatta ayakkabı ihtiyaçlarının karşılandığı ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz. Ücretsiz hizmet sunan kervansaraylar vakfedenlerin bıraktığı gelirle bu fonksiyonlarını yüz yıllar boyu sürdürmüşlerdir.
    .
    Ayrıca vakıflar büyük sanat eserlerinin, hat, taş, ağaç, maden işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi sanat dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk, iktisat tarihi, sosyoloji, hatta folklar açısından taşıdığı önem ise ayrıca hatırlanması gereken bir konudur.

    aLINTI..

  4. #4
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Tarihteki vakıflar, günümüzün sivil toplum örgütlerine benzer. Bu vakıflar vesilesiyle toplumlarda birlik ve beraberlik sağlanmıştır. Vakıf hizmetleri canlı cansız bütün varlığa hizmet götürme düşüncesi etrafında şekillenmiştir. Kalbleri sevgi ve şefkatle dolu Osmanlı insanları kurduğu vakıflarla sadece insanı değil, kuşları bile düşünmüştür. Kuşların barınması için yaptırılan ‘kuş evleri’ bol güneş alan rüzgârsız cephelerin yüksek yerlerine yerleştirilmiştir. Bu inceliği gösteren milletimiz elinin uzandığı her yerde kurduğu vakıf müesseseleriyle toplumun ihtiyaçlarını gidermeye çalışmıştır.
    16. asır başlarında Osmanlı topraklarının beşte birini vakıf arazileri oluşturmaktaydı. Osmanlı döneminde kayıtlara geçen vakıf sayısı 26.300 civarındadır. Osmanlı'da din, dil ve ırk farkı gözetilmeksizin gerçekleştirilen vakıf hizmetlerine gayrımüslimler bile bîgane kalmamıştır. Fransız Comte de Bonneval: “Osmanlı ülkesinde, verimsiz ağaçların sıcaktan kurumasına meydan vermemek üzere, her gün sulanmaları için işçilere para vakfedecek kadar çılgın Türkler görmek mümkündür.” der. 1550’li yıllarda Avusturya elçisi Busbeck ise: “Türkiye’de her şey insanileşmiş, her katı yumuşamıştır. Hayvanlar bile.” ifadeleriyle bunu doğrular. Osmanlı topraklarına yaptığı seyahati yazıya döken Hans Lewenklaw: “Türkler, yalnızca yoksullara karşı iyiliksever olmakla yetinmezler; onlar caddeleri onarırlar, yolcuların istifade etmesi için çeşmeler yaparlar; Müslüman olsun olmasın herkesin iyiliği için, hastahane, otel, hamam, köprü ve cami inşa ettirirler.” şeklindeki tespitleriyle Osmanlı’daki vakıf anlayışının çerçevesini çizmeye çalışır.
    Moradjea D’ohsson’a göre bu köklü hayırseverliğin menşei İslamdır. D’ohsson eserinde sözlerini şöyle noktalar: “Kur’ân, Türkleri, dünyanın en hayırseveri hâline getirmiştir.”
    2. Mahmut’un: “Ben tebâmın Müslümanını câmide, Hristiyanını kilisede, Mûsevisini de havrada fark ederim, aralarında başka bir fark yoktur, cümlesi hakkında muhabbet ve adâletim kavidir ve hepsi hakiki evlâdımdır.” şeklindeki beyanı da, D’ohsson’nun sözlerini doğrulamaktadır.
    Osmanlı toplum yapısında Katolik, Ermeni, Rum, Gregoriyan vs. gibi başka dinlere mensup vatandaşların mahalleleri, Müslümanlarınkinden genelde ayrı idi. Bununla beraber zaman zaman Müslümanlarla gayrımüslimlerin aynı mahallede oturdukları da oluyordu. Bu yerleşim düzeni sayesinde azınlıklar kendi inançlarını açıktan ve rahat bir şekilde yaşama imkânı bulmuş; Müslüman halk içerisinde asimile olmadan kendi kültürlerini yaşatabilmişlerdir.
    Diğer bir seyyah Jean Thevenot, bu hususla alâkalı tespitlerini şöyle ifade eder: “Türkler çok yardımseverdir. Onlar dinlerine bakmaksızın, bütün düşkünlere yardım ettiklerinden toplumda dilenci sayısı azdır: Yalnızca zenginlerin verdiği sadakaların dilencileri yok ettiğini söylemiyorum; ancak bildiğim kadarıyla başka faktörler de vardır. Meselâ Büyük sultan tarafından desteklenen birçok Türk, az bir harcama ile yaşıyorlar, az çeşit ile büyük sofralar kuruyorlar, pilav, biraz et ve hoşaf hatırı sayılır bir ziyafet için yeterli oluyor. Diğer hayırseverler ise, varlıklarını, hastahane, köprü, kervansaray, ana yollara su getirme gibi işler için bağışlıyorlar. Birçok hayırsever daha hayatta iken kamu yapıları inşa ettiriyor; maddî imkânı pek iyi olmayanlar ise, ana yolların ve su hatlarının onarımı, su depolarının doldurulması gibi işlerde vazife alıyorlar. Buna da gücü yetmeyen fakir ve güçsüz kimseler yoldan geçen yabancılara yol göstererek hizmetten geri kalmıyorlar.”
    Osmanlı’da su ihtiyacı da büyük bir nispette vakıflar vasıtasıyla karşılanıyordu. Fatih Sultan Mehmed zamanında Halkalı Köyü ile Cebeci Köyü arasındaki alandan, Kanûnî Sultan Suleyman zamanında Belgrat Ormanı Havzası’ndan, Sultan II. Abdülhamid zamanında ise Kemerburgaz tarafından İstanbul’a getirilen çeşme sularının hemen hepsi vakıf eserleri olarak inşa edilmiştir. Büyük hizmetlerin vakıflarla karşılandığı Osmanlıda, askerî hizmetler (yollar, köprüler, kaleler, kışlalar, silâh fabrikaları) devlet tarafından veriliyordu.
    Cami, mescit, çeşme, yol, köprü, kütüphane ve kabristan gibi hayır müesseselerini yoksul ve zenginler birlikte kullanırdı. Bununla birlikte vakıflar tarafından yaptırılan imaret, misafirhâne, ve hastahaneler doğrudan yoksullara hizmet veriyordu. Vakıfların kontrolündeki mektep ve medrese gibi eğitim kurumlarında (özellikle sıbyan mekteplerinde), fakirler öncelik hakkına sahipti. Sosyal hizmet vermek maksadıyla kurulan vakıflarda muhtaçlara aylık bağlanır, eğitim çağındaki öksüz ve yetim öğrenciler giydirilir, dul ve yetimler evlendirilir, kimsesiz şehit eşleri çocuklarıyla birlikte barındırılırdı.
    Sultan Ahmed Camii İmareti’nde, sadece insanlar için değil, kuşlar için bile yerler yapılmıştı. İmaret vakfiyesinde, artmış ve yenmeyecek durumda olan yemeklerin kuşlar için yapılmış yerlere dökülmesi yazılı bulunmaktadır. Hayvanlara bile bu şekilde şefkat gösteren Osmanlı insanının, kendinden farklı kimselere ayrı muamele etmeleri söz konusu olamazdı. 1874 senesinde İstanbul’u ziyaret eden İtalyan seyyah Edmando De Amicis şunları söylemiştir: “Sultanların veya şahısların hayratıyla beslenen sayılamayacak kadar çok güvercin sürüsü var. Türkler, kuşları himaye edip beslerler. Kuşlar da onların evlerinin etrafında, denizin üstünde ve mezarların arasında şenlik eder. İstanbul’un her yerinde, insanın etrafında uçuşan kuşlar vardır.”
    1611 Haziran’ında Polonyalı rahip Simeon, Edirne’de şahit olduklarını şöyle anlatır: “İstanbul-Edirne yolunun iki tarafı kâmilen kaldırım döşelidir. Her dinlenme noktasında han, hastahane, kervansaray ve hamamlar vardır. Her menzildeki imâretlerde yolculara günde iki öğün bedava pilav, yahni (et), zerde ve iki fodla(ekmek) verilmektedir. Hayvanlar aynı şekilde bedâva bakılmaktadır. Kervan, bin kişilik olsa gene aynı ihtimam gösterilmektedir.”
    15. asrın ilk yıllarında Bursa’da yedi imâret vardı. Alman seyyahı Schiltberger’e göre bu imâretlerde “Hristiyan, Mûsevî veya putperest olmasına bakılmaksızın, her yoksul, yiyip içebiliyordu.” Yine bir Yahudi hacısı olan Samuel Ben Davit Yemşel, 17. asır ortalarında (1641-1642) üç arkadaşıyla Mısır’dan İstanbul’a kadar 67 gün yolculuk yaptıklarını; yolculuk boyunca (Kahire, Kudüs, Nablus, Şam, Humus, Hama, Halep, Antakya, İstanbul) yol güzergahında her gece bir han veya kervansaray bulduklarını ve buralarda misafir edildiklerini, bunlardan mahrum iki küçük kasabada ise, yolculara tahsis edilmiş misafir odalarında ağırlandıklarını, köylüler tarafından kendilerine yemek ikram edildiğini belirtmektedir.
    Polonyalı seyyah Simeon ise konuyla alâkalı intibalarını: “Türkler o kadar hayır seven bir millettir ki, her sokak başına bir çeşme yapmışlar ve gelen geçenin içebilmesi için yanlarına taslar koymuşlardır. Köylerde, yol kenarlarında ve hattâ çöllerde bile soğuk su çeşmeleri yapmışlardır.” şeklinde dile getirmiştir.
    İmkânların arttığı günümüzde ihtiyaçlar da artmış, insanların huzur içinde yaşamaları için gerekli hizmetlerin götürülmesinde sivil toplum kuruluşları büyük önem kazanmıştır. Uçan kuşlara hizmet götüren, fakir kimselerin cenaze masraflarını karşılayan, hapisteki kimselerin borçlarını ödeyen, bozuk yolları imar eden, insan olmanın şuuruyla dünyayı mâmûr hâle getiren bir ecdadın torunları olarak bizlerin de çağın ihtiyaçları doğrultusunda biz de yapabileceğimiz hizmetleri yapmaliyiz. Bu hizmetleri seve seve yapmış ecdadımızla iftihar ederiz. OSMANLIYZ, PEK ŞANLIYIZ..!!

    Dipnotlar
    1. Topbaş, O. Nuri, “Vakıf Hizmet İnfak”, İstanbul, 2002, s. 31, s. 29
    2. Hans Lewenklaw, Von Amelbeurn,“Neuwe Chronica Turkiscer Nation..”Frakfurt, 1595
    3. Kaynar, Reşat, “Mustafa Reşit Paşa ve Tanzimat”, Ankara 1985, s.100.
    4. Moradjea D’Ohsson, “Tableau General del Empire Otoman”, (VI, 302)
    5. Thevenot, Jean, “Voyage du Levant”, 1665 s. 82.
    6. Sakaoğlu, Necdet, “Osmanlı Dünyasından Yansımalar”, s.256, 257, 258
    7. Öz, Tahsin, “Yurdumuzda Tesis (vakıf)”, Vakıflar Dergisi (1973), X, 133.
    8. Edmando De Amicis, İstanbul 1874, trc. Beynun Akyavaş, Ankara 1981, s.133
    9. Öztuna, Yılmaz, X, 285 Büyük Türkiye Tarihi, 1978
    10. Bernard Lewis, “1641-1642 de bir Karayit’in Türkiye Seyahatnamesi”, Türkçeye çev. F. Selçuk, “Vakıflar Dergisi”, Ankara 1956, c.III, s.97-106
    11. “Polonyalı Simeon’un Seyahatnamesi”, terc. ve notlar H.D.Andreasyon,İst. 1964. s.13



  5. #5
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Bu başlığı niye açtım..?

    Engelli sitemizin birinde Osmanlıların engelliler ile ne yapıp yapmadığını öğrenmek isteyen bir arkadaşımız vardı..ve cevap alamadı tam aksine sanki osmanlı bi şey yapmamış gibi cevaplar verildi..vede beni sevmeyen bir üyede bu konuyu ...... bey iyi bilir gitsemde çağırsammı diyerek alay edercesine mesajlar yazmış..bende demekki ejdadımızın ne yaptığını bilmeyen dostlarımız varmış en azından onları aydınlatmak için paylaştım...bu konuda daha geniş bilgi sahibi olan arkadaşlarımız hep tartışıp hemde yazabilirler ve katkı sunabilirler dilerler ise..
    başlığın yeri yanlış ise değişirsiniz..serbest bölümüne açacaktım googleden orası bulunmaz diye buraya açtımki hemde arama motorlarında bu sayfa çıkar ve sitemizede katkı sağlamış olurum diye düşündüm

  6. #6
    Emine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    14.08.2008
    Mesajlar
    20.316
    Konular
    10706
    Beğendikleri
    10
    Beğenileri
    184
    Tecrübe Puanı
    100
    @Emine

    Standart

    Alıntı AhmetErmis Rumuzlu Üyeden Alıntı
    Bu başlığı niye açtım..?

    Engelli sitemizin birinde Osmanlıların engelliler ile ne yapıp yapmadığını öğrenmek isteyen bir arkadaşımız vardı..ve cevap alamadı tam aksine sanki osmanlı bi şey yapmamış gibi cevaplar verildi..vede beni sevmeyen bir üyede bu konuyu ...... bey iyi bilir gitsemde çağırsammı diyerek alay edercesine mesajlar yazmış..bende demekki ejdadımızın ne yaptığını bilmeyen dostlarımız varmış en azından onları aydınlatmak için paylaştım...bu konuda daha geniş bilgi sahibi olan arkadaşlarımız hep tartışıp hemde yazabilirler ve katkı sunabilirler dilerler ise..
    başlığın yeri yanlış ise değişirsiniz..serbest bölümüne açacaktım googleden orası bulunmaz diye buraya açtımki hemde arama motorlarında bu sayfa çıkar ve sitemizede katkı sağlamış olurum diye düşündüm
    ellerine saglik abemcan
    konuyu isabetli yere acmisin
    guzel dusunmusun bende sana ilerleyen zamanlarda bu konuda yardimci olcam
    insallah ellerin dert gormesin paylasim icin tskler

  7. #7
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    12.10.2009
    Mesajlar
    8.963
    Konular
    4260
    Beğendikleri
    16
    Beğenileri
    14
    Tecrübe Puanı
    668
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Alıntı Emine Rumuzlu Üyeden Alıntı
    ellerine saglik abemcan
    konuyu isabetli yere acmisin
    guzel dusunmusun bende sana ilerleyen zamanlarda bu konuda yardimci olcam
    insallah ellerin dert gormesin paylasim icin tskler

    Bende Teşekkür ederim ve yardımcı olursan da çok memnun olurum..

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Giriş