AŞK!!! Sarp kayaların dehlizinde saklı, tılsımlı define gibidir. Ele geçirilmesi bi hayli zordur. Sabır ve meşakkat ister. Ele geçen definenin muhafazası ise O defineyi bulmaktan daha zordur Sadakat ve istikamet ister.... MAŞUK!!! Kaf dağının ardındaki zümrüd-ü anka kuşu gibidir.

Bu konu 1869 kez görüntülendi 3 yorum aldı ...
ASIK ILE MASUK 1869 Reviews

    Konuyu değerlendir: ASIK ILE MASUK

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1869 kez incelendi.

  1. #1
    Emine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    14.08.2008
    Mesajlar
    20.316
    Konular
    10706
    Beğendikleri
    10
    Beğenileri
    184
    Tecrübe Puanı
    100
    @Emine

    Standart ASIK ILE MASUK

    AŞK!!!
    Sarp kayaların dehlizinde saklı, tılsımlı define gibidir.
    Ele geçirilmesi bi hayli zordur.
    Sabır ve meşakkat ister.
    Ele geçen definenin muhafazası ise
    O defineyi bulmaktan daha zordur
    Sadakat ve istikamet ister....

    MAŞUK!!!
    Kaf dağının ardındaki zümrüd-ü anka kuşu gibidir.
    Pek nazlıdır, hiç ihmale gelmez.
    Teslimiyet ve muhabbet ister...

    AŞIK!!!
    Aşığın durumu ise çok farklıdır.
    Ne cehennem ister ne cennet.
    Ne saltanat ister ne servet.
    Sevildiğini bilmek yeter ona.
    Bunada diyet ister
    En mühimi de, koca bir yürek ister....


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: ASIK ILE MASUK

          Kategori: Aşk Hikayeler

          Konuyu Baslatan: Emine

          Cevaplar: 3

          Görüntüleme: 1869

    Konu Emine tarafından (30.04.2010 Saat 19:25 ) değiş;tirilmiş;tir.

  2. #2
    Emine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    14.08.2008
    Mesajlar
    20.316
    Konular
    10706
    Beğendikleri
    10
    Beğenileri
    184
    Tecrübe Puanı
    100
    @Emine

    Standart

    Bazı Aşıklar var çıkmışlar pazara
    Metaı yoktur gezer durur avara
    Yanaşmıyor ne çeşme ne de pınara
    Ben ona Aşuk Maşuk diyemem Beyim

    Ramazan davulu gibi boş ötüyor
    Ne ateşi var ne dumanı tütüyor
    O kuyruklu yıldız doğmadan batıyor
    Ben ona Aşuk Maşuk diyemem Beyim

    Sanat der:derde saltanatı öldürür
    Gönüllerde aşkın narını söndürür
    Dostu ağlatırda düşmanı güldürür
    Ben ona Aşuk Maşuk diyemem Beyim

    Hepsininde sazları vardır elinde
    Lakin tını yoktur hiç sırma telinde
    Neyleyim kargayı ben aşkın gülünde
    Ben ona Aşuk Maşuk diyemem Beyim

    Mevlevim er olanlar meydana varır
    Kamil kişi dost ağırbaşlıdır ağır
    Aşık olanlar edeb erkanın tanır
    Yoksa ona Aşuk Maşuk diyemem Beyim

    alinti

  3. #3
    Emine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    14.08.2008
    Mesajlar
    20.316
    Konular
    10706
    Beğendikleri
    10
    Beğenileri
    184
    Tecrübe Puanı
    100
    @Emine

    Standart



    Her aşk hikâyesi gibi, her şey, mâşukun cemalinin âşığa görünmesiyle başladı. Ay hilâl oldu; peçesini aralayıp gül cemalinden kaş inceliğinde bir parçayı denize gösterdi. Deniz, bu hilâl kaşa vuruldu ve âşık oldu ay’a.
    Yer durdu, gök durdu, hayat durdu, yıldızlar durdu, evren durdu o ânda. Zaman dondu, ân sonsuzluğa açılan bir pencere oldu. Âşık deniz, ilk kez gerçekten varolduğunu ve varlıkları ilk kez gerçekten gördüğünü sandı.
    Sonra birden her şey yeniden dönmeye başladı. Dünya daha hızlı dönüyor, yıldızlar daha ışıltılı parlıyordu. Hayat daha canlı, evren daha anlamlıydı.
    Aşk boya oldu, âşık denizin yüzünü yaldızladı. Şarap oldu, bir damlasıyla denizi sarhoşluğun en derinine garketti, onu mest etti. Varlığın anlamı oldu, deniz onunla varolduğunu hissetti. Kimse denizi o kadar mutlu ve sarhoş görmedi o güne kadar.
    Âşığın hem gönlündeki, hem gözündeki perdeler kalkmış gibiydi. Baktı, baktı, baktı, bakmaya kıyamadı. Ay yüzlü, hilâl kaşlı mâşukunun cemaline doyamadı. Gündüze düşman, geceye dost oldu. Gündüz ayrılık, gece temâşâ vaktiydi. Gündüz hüzün, gece yakınlık ve meşk demekti.
    Ne çare ki, nâzenin ay uzaklarda, erişemeyeceği yükseklerdeydi. O zaman aşk acz olup yüreğini dağladı; firak fakr olup ruhunu yaktı.
    Ve her âşık gibi yalvarıp dil dökmeye başladı deniz. Dalgalandı, çırpındı. Dalgaları, çırpınışları ay’a yalvarma; ay’da tecellî eden cemalin Sahibine yakarış oldu.
    Uyanık kalb sahipleri gece uyanıp el açarken, o gündüz yalvardı kalbinin Sahibine:
    “Ey cümle güzelliklerin âyet olduğu Sonsuz Güzel, ey cümle kalplerin bağlandığı yegâne Merci, duy sesimi!”
    “Bilirim, sevme Senden, sevilme Senden. Bilirim, gerçekte seven de Sensin, sevilen de Sen.”
    “Ey kalbleri rahmet ve kudretinin iki parmağı arasında tutan, gör halimi!”
    “Öyle bir aşka düştüm ki ya Rabbi. Sadece onu görüyor, sadece onu dinliyor, sadece onu yaşıyorum. Vuslat ver ey Kalbimin Sahibi. Sen ki kimsesizlerin Sahibisin, Sen ki düşkünlerin Yardımcısısın, derdime derman ol!”
    Her geçen gece, duâsının cevabını mâşukunun gül yüzünde buldu. Her nazlı mâşuk gibi ay, bir kereden değil, yavaş yavaş, gün be gün, araladı peçesini. Her cemal mertebesinde, varoluşun bir sırrını keşfetti âşık. Sevgilisinin peçesinin her aralanışında sarhoşluğa biraz daha gömüldü.
    Âşık hem memnundu, ama hem de sabırsız. Gündüzler geçmek bilmedi, geceler kısa geldi. Sevgilisi, o doyamadan elveda deyip kaçtı.
    Ve bir gün dolunay oldu mâşuk. Kendisine emanet edilen cemalin bütün nurunu saldı âşığının gözünün önüne. Ay gökte tek iken, âşığı denizin her kabarcığında tecellî etti, sonsuz oldu. Deniz her zerresiyle aya ayna oldu. Zerreler birleşti, yakamoz oldu. Yakamoz âşıkların gözlerine, oradan da yüreklerine güzellik oldu. Yakamoz, deniz ile ay’ın aşkının en derin sırrıydı. Ve bu sırrı ancak âşıklar hissedebilirdi.
    Deniz, aşkla kendinden geçti. Cezbeye kapıldı. Meczub oldu. Kabardı, kabardı, kabardı. Bentleri yıktı, sınırlarını aştı, mâşukuna koştu.
    Ama heyhat! Aralarındaki mesafe ne yürüyerek, ne de koşularak aşılası değildi.
    Ay, mâşukunun coşkusuna nazlı bir küskünlükle cevap verdi. Hem kavuşulmak, ama hem de sonsuz uzakta kalmak istercesine, adım adım yüzünü gizlemeye başladı yeniden. Her gece peçesini biraz daha örttü cemalinin üzerine.
    Âşık duruldu. Bu defa ayın da ayna olduğunu hissederek duruldu. Anladı ki, ay’ı ay yapan, üzerinde yansıyandı. Kendisi ay aynasında yansıyana âşıktı. Ay aynası kırılabilirdi. Ama o hiç bitmeyen bir güzellik istiyordu kalbini bağlayacak. Anladı ki, kalbindeki sonsuz aşkın adresi ancak sonsuz bir Güzeller Güzeli olabilirdi, kırılası aynalar değil.
    Hüzünsüz bir hüsn bulmuştu artık. Ay’a aşkı bir köprü olmuştu sonsuz hüsn sahibi Hakikî Mâşuk’a varmak için.
    Ve Rabbine bu defa şöyle niyaz etti:
    “İbrahim gibi sesleniyorum sana ey Güzeller Güzeli. Kalbim sonlu olana razı değil; ruhum batıp gidenlere bağlanası değil. Meğer Seni istermişim, Seni söylermişim… Beni cemalinden mahrum etme, beni aşkından azad etme!”
    Birkaç gün sonra, deniz ile ay’ın aşk hikâyesi yeniden başladı. Görünüşte her şey benzerdi, ama âşık deniz biliyordu ki, hikâyelerini yazan bir Başkasıydı. Bu öyküyü yazan, bütün aşkların gerçek adresi ve yüreklere aşkları cemal kalemiyle yazan gerçek Mâşuk’tan başkası değildi…
    Evet, en hasretli, en nuranî, en güzel aşklardan birisi ay ile deniz’in her ay, her gün ve her dem yaşadığı...
    Deniz ve ay, bir kabarıp bir durulmanın, bir küsüp bir barışmanın, gelemeyişin ve gidemeyişin, gelişin ve gidişin, gelgitin; sonsuz uzaklığın, sonsuz ayrılığın, ama aynı zamanda sonsuz yakınlığın, bir olup nur saçmanın, sevenlerin birbirine ayna olmasının, bir olup gerçek aşka mazhar olmanın simgesi olarak aşklarını dalga diliyle, nur diliyle anlatmaya devam ediyor...

  4. #4
    Emine - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    14.08.2008
    Mesajlar
    20.316
    Konular
    10706
    Beğendikleri
    10
    Beğenileri
    184
    Tecrübe Puanı
    100
    @Emine

    Standart





    ŞEM VE PERVANE

    Her âşıka mâşuk libâsı giydirilmez. Fakat âşık olarak ölmenin de başka zevkivardır. Pervane bile aşık olarak dönmekten usanmış maşukun ateşinde yanıp yok olmayı son zevk olarak bilmiştir. Bu onun halini görenlerin idrakidir.


    Aşk odu evvel düşer maşuka ondan aşıka

    Şem-i gör ki yanmadan yandırmadı pervaneyi

    Pervane ile mumun hikayesi. Aşkı anlatan en güzel örnek budur. Pervane ışığın etrafında dönen gece kelebeğidir. Işığa âşıktır o kelebek. Bu öyle bir aşk ki sevgilisinin etrafından hiç ayrılamaz, gittikçe çapı daraltarak döner. Döndükçe çember daralır, daraldıkça şevki artar. Hızlanır ve kucaklamak ister. Artık o cezbeden kurtulamaz. Bülbülün gül karşısında şeydalanması gibi. Öyle bir an gelir ki, o pervane sevgilisini kucaklamak ister ve kendisini bütün hızıyla alevin koynuna atar ve yanar.

    Ondan sonra da mumun aşk'ı tezahür ediyor

    Mum, içindeki can ipliğini yakmaya başlıyor. Gözlerinden yaşlar akıyor ve vücudu eriyor. O eridikçe gözlerinden akan yaşlar ayaklarının altında denizler oluşturur. Veee bir müddet sonra, can ipliği yanmaktan, vücudu erimekten bitap halde, kendi gözyaşlarında boğulur. Aşk, ikisini de mahvediyor. Ötesi var mı artık...

    Aşk'ın iksirini imal etmek mümkün olsaydı, hekimler onun içine önce neyi katarlardı?

    Herhalde nur'dan yapılırdı. Ama onu döveceğimiz havana üç tutam acı, üç tutam muhabbet ve daha neler neler, katardık kimbilir.



    Bir gece gözümü bir damla uyku tutmadı, diye anlatır Sadi ve şöyle devam eder. Pervanenin mumla konuşmasını dinledim. Şöyle diyordu pervane, ateşten sevgilisine; 'aşık olan benim, yanmak bana yakışır. Ağlayıp sızlayan ben olmalıyım. Peki sen niçin ağlıyorsun?'

    Mum, 'benim zavallı sevgilim' dedi pervaneye, 'tatlı bal'ımdan ayırdılar beni, haksızlıkla elimden alınınca Şirin'im, Ferhat gibi ağlayıp sızlamak da bana yakışır olmuştur.'

    Hem konuşuyor, hem de yanağından ateşten süzülen damlalar dökülüyordu mum: 'Meclisleri ışıtan nuruma bakma sen, sel gibi içime akan ve beni yakan ateşime bak. Senin aşkın kuru bir iddiadır. Ne sabır var sende, ne de tahammül. Azıcık bir parıltı görünce kaçıyorsun. Ben yanıp eriyinceye kadar dikilirim ayakta. Senin sadece kanadını yakar aşk ateşi. Beni ise baştan ayağa yakmıştır.'

    Söz sultanı Sadi mum gibidir. Görünüşü gösterişli ve parlak, içyüzü ateşli ve yanıktır. Şemle pervane dertleşirken gece ilerledi, derken peri görünüşlü bir güzel yaklaştı ve 'püff' diye üfleyip söndürdü onu.

    Zavallı mumun dumanı başından çıkarken, 'aşkın sonu budur' dedi ve canını verdi. Aşk ölerek kurtulmaktır geçici dünyadan. Sevgilisinin eliyle ölenin mezarına gidip de ağlama. 'Ne mutluluk!' diye gıpta et, sevdiği onu öldürmeyi öldürerek diriltmeyi kabul etmiştir, diye düşün. Eğer aşıksan bu kementden kurtulmaya çalışma. Sadi gibi korkusuz ve özgür bir aşık ol. Büyük denizlere açıl, demiyorum, lakin bir kez açılmışsan tufandan korkma.



    Âşık bir pervanenin hikayesini Ferîdüddîn Attâr, kuşların dilinden şöyle anlatır: Hikâyeye göre, bir gece pervaneler toplanarak Şem’e kavuşmak isterler. Kendi aralarında bu konuyu görüşürler ve “Birimizin gidip ondan haber getirmesi gerek!” derler.



    Pervanelerden biri gider ve uzaktan Şem’in sarayını görür. Geri döner ve gördüklerini anlatır. Tenkitçi olan pervane, onun Şem’den habersiz olduğunu söyler. Bunun üzerine bir başka pervane gider. Nurdan geçerek Şem’e atılır. Kanatlarını çırpar. Ama o da geri döner ve bir miktar sır söyler.



    Tenkitçi pervane onu da eleştirir. Bir başkası kalkıp gider. Sarhoşça dans ederek ateşe konar; ona sarılarak kendini kaybeder. Her yanı ateş gibi kızarır. Tenkitçi pervane onu uzaktan görünce “İşte Şem’den haberdar olan budur.” der.



    Aşığın, sevgilisinin huzurunda ölmesi gerektiğini, bunun daha hoş olacağını kaydettikten sonra, Şem ile pervane arasındaki konuşmaya geçer. Pervane, Şem’e yanıp erimesinin sebebini sorar. Şem de sevgilisinden uzak kaldığı için yandığı cevabını verir. Geceden bir vakit geçtikten sonra, biri üfler ve Şem’i söndürür.



    Sâdî, münazarayı, âşığın sadece ilâhî aşk ateşiyle yanarak huzura kavuşabileceği ve bu yola baş koyanın karşısına çıkacak her şeye rıza göstermesi gerektiği sonucunu çıkararak bitirir.



    Aşığın her gece pervane gibi ateşte olduğunu, gönül yangınından dolayı mum gibi sabahlara kadar uyanık kaldığını, gönlünün, pervane misali gamla yaralı olduğunu, yine ağlamaktan mum gibi eridiğini anlattıktan sonra, aşığa, gönül mumunu yakmasını ve aşk yolunu pervaneden öğrenmesini tavsiye etmektedir.

    “Ben sırdaşım. Mademki aşktan söz ediyorsun, yaklaş bakalım. Kimsin? Nereden geliyorsun? Pervane gibi görünüyorsun, ama hümâsın. Yüzünün sarılığından aşk derdi çektiğin belli. Aşk dışında rehber ararım deme. Çünkü aşksız bir yere varamazsın. Şem’e ulaşmak istiyorsan can ve gönülden vazgeç ve âdil şahın sarayına git” diye seslenmektedir.


    Çünkü aşık ile maşuk arasında ateşten nehirler akmaktadır. Bu nehre dalabilmek aşk erlerinin işidir. Bu yüzdendir ki Âşık Yunus “Erler demine destur alalım” diyerek söze başlıyor. Sufilerin Allah(celle celalüh) dostlarını “Gönül erleri”, “Aşk erleri” gibi tamlamalarla anması da bundandır. İlahi aşkı pervane ile şem arasında yaşanan aşkla sembolize etmelerinin ardında da, aşkın erdiriciliğinin yine aşkın yükünü taşıyabilecek nitelikte erler ile mümkün olabileceği sırrı yatıyor olsa gerektir.

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Giriş