cayi kim kesfetti? http://bp3.blogger.com/_8afSsw3jYp8/Rt_DVx_LqWI/AAAAAAAABT4/QyG6nqCXTjM/s320/cayy.jpg Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin imparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi. Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun

Bu konu 10993 kez görüntülendi 38 yorum aldı ...
bunlari biliyormuydunuz? 10993 Reviews

    Konuyu değerlendir: bunlari biliyormuydunuz?

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 10993 kez incelendi.

Sayfa 1 Toplam 4 Sayfadan 123 ... Sonuncu
  1. #1
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart bunlari biliyormuydunuz?


    cayi kim kesfetti?




    Çaysız bir dünya nasıl olurdu acaba? Çay keşfedilmeseydi, çaydanlık, çay fincanı, kaşığı, işyerlerinde çay paydosu, şehirlerarası otobüslerde çay molası olamazdı. Şükür ki çay milattan önce 2737 yılında büyük Çin imparatoru Shen Nung tarafından tesadüfen de olsa keşfedildi.
    Shen Nung bir gün bahçede ağzı açık bir kapta su kaynatırken çalılıklardan bir kaç yaprak kaynayan suyun içine düştü. Nung yaprakları suyun içinden toplayamadan yapraklar suda kaynamaya, hoş bir koku etrafa yayılmaya başladı. İmparator merak edip suyun tadına bakınca çay keşfedilmiş oldu.
    İmparatorun kendi keşfi hakkındaki düşüncesi çayın susuzluğu bastırdığı, harareti giderdiği ve uykuya olan isteği azalttığı şeklindeydi. Çay ismi de Çincedeki “ça”dan geliyor. Benzer şekilde çaya Ruslar “chay” Araplar “shaye” Japonlar “cha” diyorlar.
    Çay bugün dünyada sudan sonra en çok içilen içecektir. Avrupa’ya gelişi 1610 yılını buldu, başlangıçta da ilaç muamelesi gördü. Halbuki o yıllarda çay Orta Asya’da o kadar değerliydi ki çay balyaları ticarette para yerine geçebiliyordu.
    Çayın Avrupa’ya geldiği ilk yıllarda tüccarlar satışını ateş düşürücü, mide ağrısı giderici, romatizmayı önleyici bir ilaçmış gibi yaparlarken, doktorlar biraz daha ileri giderek çaydan yapılan iksirin tüm hastalıklara karşı direnç kazandırdığını ve yaşlanmayı geciktirdiğini ileri sürüyorlardı.
    Zamanla bu sefer de çayın aleyhine görüşler yayılmaya başladı. Fransız fizikçiler çayı asrın en münasebetsiz yeniliği diye nitelendirirlerken bir Alman doktor da 40 yaşından sonra çay içenlerin ölüme daha yakın olacaklarını iddia ediyordu.
    İngiltere’de ise çay içmek alışkanlık haline gelince kadın dergileri ev kadınlarının çay yüzünden ev işlerine soğuk bakmaya başladıklarını, ekonomistler ise çalışmaya harcanacak zamanın çay içmekle tüketildiğini ileri sürdüler. Ancak bunların hiçbiri çayın dünyanın en favori içeceği olmasını önleyemedi. Miktar tam olarak bilinemiyor ama dünyada senede 2 milyon ton civarında çay tüketildiği tahmin ediliyor.
    Günümüzde çayın yaygınlaşmasına en çok etki eden faktör poşet çayın icadıdır. Her ne kadar icadının tam farkına varmasa da poşet çayın mucidi Thomas Sullivan’dır. Kahve ve çay ticareti ile uğraşan Sullivan, müşterilerine sık sık çay örnekleri gönderiyordu. Başlangıçta bu iş için teneke kutuları kullanırken, sonradan elde dikilmiş ipek torbaların bu iş için daha pratik ve ucuz olacaklarını düşündü.
    Çok geçmeden siparişler başladı ama şaşırtıcı olan esas malı değil torba içindeki örnek çayları sipariş etmeleriydi. Müşteriler torbaların çayın kaynamasını kolaylaştırdıklarını keşfetmişlerdi. Çayın torba (poşet) içinde satımı o kadar geliştirildi ki Batı ülkelerinde tüketim oranı toplam çay tüketiminin yarısına ulaştı.


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: bunlari biliyormuydunuz?

          Kategori: Atış Serbest

          Konuyu Baslatan: [email protected]

          Cevaplar: 38

          Görüntüleme: 10993

    Konu [email protected] tarafından (06.01.2010 Saat 10:07 ) değiş;tirilmiş;tir.

  2. #2
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart 20 yas disimiz neden gec cıkıyor?

    20 yas disimiz neden gec cıkıyor?


    İnsan vücudundaki bazı organların günümüzde pek işlevleri olmamasına rağmen insanlık tarihinin başlangıcında önemli roller oynadıkları sanılıyor. Vücudumuz sanki başka şeyler de yapabilmek için yaratılmış gibidir. Örneğin çok ilginç yerlerimizde kıllar vardır, dizlerimiz olması gerekenden çok büyüktür, ayaklarımızda bu kadar parmağa ihtiyaç var mıdır, apandisitimiz vücudumuzda ne arıyor?
    Kılların nedeninin ilk insanların duygularını sadece sesle değil hareket ve koku ile de iletmeleri olduğu sanılıyor. Vücudumuzun bazı bölgelerinde bulunan tüy ve kılların ana görevleri koku üretip özellikle erkek ve dişi arasında iletişim kurmaktı. Aynı şekilde apandisitin de başlangıçta ot yiyen atalarımızın otlarını sindirmekte kullandıkları, ama zamanla otlamaktan vazgeçtikleri için körelen bir organ olduğu sanılıyor.
    Yabancıların “akıl dişi” de dedikleri yirmi yaş dişleri geç çıktıkları gibi, çoğu kez problem de yaratırlar ve diş hekimlerince derhal çekilmeleri önerilir. Aslında çiğnemede pek fonksiyonu da olmayan bu dişler bize henüz yiyeceği pişirerek yemeyi keşfedemeyen atalarımızın mirasıdır. Onların çiğ yiyecekleri yemek için daha kuvvetli bir çeneye ve dişlere ihtiyaçları vardı.
    Zaten diğer bütün dişlerimiz de aynı anda çıkmaz. Önce süt dişleri çıkar. Onlar döküldükten sonra ön dişler ve köpek dişleri çıkar sonra da azı dişleri. Yirmi yaş dişleri bu sırayı biraz geçirerek takip eder. Bütün bu olaylar olurken de çenemiz gelişmeye devam eder, ancak 20 yaşını geçtikten sonra yirmi yaş dişlerine çene kemiğimizde yer açılır.
    İnsanlık geliştikçe yirmi yaş dişine de çenemizde o kadar az yer kalıyor, yani insanın evriminde çene gittikçe küçülüyor. Bu nedenle bazı insanlarda bu dişler hiç çıkmadan gömülü olarak kalabiliyor. Yerine tam oturmadığından çürüyebiliyor, iltihap yapabiliyor. Bir fonksiyonu olmadığından da diş hekimleri çekip almayı tercih ediyorlar.
    Görevleri sadece çiğnemek olmasına rağmen dişlerimizin içinde sinirler de vardır. Bu sinirler dişlerimizle ilgili acı, ağrı ve ısıyı beynimize iletirler. Yani dişimiz çürürse sinir bir problem olduğu konusunda beynimizi ikaz eder ama nedense bu ikazı diş çürdükten, iş işten geçtikten sonra yapar, diş hekimleri de o dişi kurtarmak için önce sinirini alırlar.

  3. #3
    Nazlımcan - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    26.11.2009
    Mesajlar
    1.908
    Konular
    111
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Tecrübe Puanı
    527
    @Nazlımcan

    Standart

    Çay olmasaydı ben ne yapardım diye düşündüm bir an teşekkürler aybalammm sitenin gülen yüzü hoşgeldin

    Teşekkürler Vallahi çay sözünü gördüm okumadan cevaba sarıldım çünkü çaaaaaaay derseniz böyle kendimi kaybediyorum :$


  4. #4
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart Yolcu uçakları niçin genelde yaklaşık 10 km yükseklikte uçarlar?

    Yolcu uçakları niçin genelde yaklaşık 10 km yükseklikte uçarlar? Bunun ne gibi faydaları vardır?




    Uçakların yaklaşık 10 km yükseklikte uçmalarının ana nedeni; alçaklara oranla bu yüksekliklerde, aynı yakıt sarfiyatıyla daha yüksek hızlara ulaşabilmeleridir. Çünkü, yüksekliğin her 5 km’lik artışında, hava yoğunluğu ½ faktörüyle azalır. Dolayısıyla, 10 km yükseklikteki hava yoğunluğu, deniz düzeyindekinin dörtte biri kadardır. Belli bir hızda uçan uçak için hava yoğunluğunun azalması, uçağın uğradığı sürtünme kuvvetinin azalması anlamına gelir. Ancak, uçağın belli bir kaldırma kuvvetini sağlayabilmesi için, yoğunluğu daha az olan havada daha hızlı uçması gerekir. En yaygın olarak uçulan hız 960 km/sa olup, bu değer; sıcaklıkla birlikte değişmekle beraber 1200 km/sa civarında olan ses hızından yeterince uzaktır. Sonuç olarak; 10 km yükseklikte 960 km/sa hızla uçan bir uçak; deniz seviyesinde bu hızın yarısıyla uçarken karşılaşacağı kadar sürtünme kuvvetine maruz kalır ve belli bir yakıt stoğuyla, deniz seviyesinde uçarak katedebileceği mesafenin iki misli yol alır. Tabii, yükseklerdeki basıncın düşüklüğü, kabinlerin yeterli oranda oksijen içeren havayla basınçlandırılmasını gerektirir.

  5. #5
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart

    Alıntı Nazlımcan Rumuzlu Üyeden Alıntı
    Çay olmasaydı ben ne yapardım diye düşündüm bir an teşekkürler aybalammm sitenin gülen yüzü hoşgeldin

    Teşekkürler Vallahi çay sözünü gördüm okumadan cevaba sarıldım çünkü çaaaaaaay derseniz böyle kendimi kaybediyorum :$


    hos buldum can nazlicann seninde gülen yüzün hic solmasin .. bende caysiz bir hayat düsünemiyorum sende hosgeldinb can .. sagolasin

  6. #6
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart cift sarili yumurtadan civciv cıkarmi ?



    Çift sarılı bir yumurta, ovaryumdan serbest bırakılacakları zaman birbirinden ayrılmayan iki yumurta hücresinin, eşey kanalında kabukla kaplanması sonucunda oluşur. Çift sarılı yumurtalar, genellikle yeni yumurtlamaya başlayan ve yumurta oluşumları henüz senkronize olmamış genç tavuklarda görülür. Ancak bazı tavuklar kalıtımsal biçimde bu özelliğe sahiplerdir ve hayatları boyunca çift sarılı yumurtlama özelliği gösterebilirler.

    Çift sarılı yumurtalarda yavru gelişimi çok olası bir durum değildir. Embriyo için yaşamsal bir gıda kaynağı olan yumurta akı, iki embriyo için yeterli değildir. Çift sarılı bir yumurtada yavru gelişimi meydana gelse de, yavrulardan biri yaşam savaşında diğerini yenmekte, ancak genellikle iki yavruda henüz yumurtadan çıkamadan yaşamlarını yitirmektedirler.



  7. #7
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart Yüksek gerilim hatlarına kuşlar konuyor peki Niçin elektrik çarpmıyor?

    Yüksek gerilim hatlarına kuşlar konuyor peki Niçin elektrik çarpmıyor?


    Elektrik çarpması canlının üzerinden geçen akımla ilgilidir. Akımın oluşması için enerjinin bir yerden(yüksek potansiyelden) diğer bir yere akması (düşük potansiyel) gerekir. Şebeke gerilimi için faz-nötr, doğru akım için +,- gibi. Dolayısı ile sadece faza veya artıya dokunmak canlıya elektrik
    çarpması için yetmez. Diğer taraftan toprağa, nötre veya başka bir faza da dokunması veya yaklaşması (voltaja göre değişir) gerekir.
    Enerji iletim hatlarına konan kuşlar sadece enerjinin geçtiği kabloya konuyorlar. Eğer bacakları uzun bir kuş olan leylek bir bacağını kabloya diğer bacağını direğe dokunsa kesinlikle çarpılır. Yani üzerinden yüksek akım geçer.
    Ancak bunu hiçbir şekilde bizim denemememiz gerekir.

  8. #8
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart Charles Darwin

    Charles Darwin




    1809’da Birminhan’da hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğan Charles Darwin,daha küçük yaşlarda iken tıp eğitimi görmesi için Eidinburgh Üniversitesi’ne gönderildi.ama belli bir zaman sonra bu alanda ilgisi olmadığını anladı ve babası bunun üzerine rahip olmasını ve bu amaçla Cambridge Üniversitesi’de öğrenim görmesini önerdi. Charles’i en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi.burada eğitimi süresince öğretim görevlisi olan Joseph S. Henslow’la dost oldu. Darwin, Henslow’un sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkanı buldu.Yine aynı dönemde Alexander von Humboldt’un yazdığı kitaplar , doğa bilimine olan hayranlığını iyce arttırmasında büyük rol oynamıştır. Darwin, bu bağlamda 27 Aralık’ta başlayacak ve 5 yıl sürecek bir deniz yolculuğuna çıktı.

    Charles Darwin, yolculuk dönüşü zooloji ve jeoloji konusundaki incelemelerini ve yolculuk günlüğünü yayınladı. Bütün bunlar onun kamuoyunda ün kazanmasını sağladı.
    Lamarck gibi türlerin değiştiğini kabul eden bir başka bilim adamı da Darwin’dir. Charles Darwin (1809-1882) Gallapagos Adaları’nda, evcil hayvanlar, özellikle güvercinler üzerinde yapmış olduğu araştırmaların sonuçlarını Türlerin Kökeni adlı eserinde sunmuştur.

    Evrim teorisi olarak adlandırılan bu teoriye göre, koşulların değişmesine bağlı olarak canlı ya hemen değişir ya da uzun zaman içinde değişim gösterir. Eğer canlı değişmezse, yaşam şansını kaybeder. ‚ünkü yaşam ilkesi ekonomidir; her şeyin belli bir işlevi vardır ve o işlevi en iyi şekilde yapmak zorundadır; ona uymayan canlı kaybolur.

    Eğer yaşam şartları değişmişse, canlının da buna bağlı olarak değişmesi gerekir; aksi taktirde mevcut fakat işe yaramayan bazı kısımlarını ya da organlarını beslemek ve kendi gücünü korumak için kullanacağı besinini gereksiz yere sarfetmek zorunda kalır.

    Bu durumda yaşam savaşında başarılı olma şansını zorlar, hatta kaybedebilir. Bundan dolayıdır aynı görevi yapan organın sayısı fazlaysa, bunlar değişime uğrar ya da uzun süre değişmemiş organlar ve nisbeten az gelişmiş, basit canlılar, aynı şekilde, değişime geçirirler.

    Canlı değişime konu olduğunda, kollar gibi benzer organları birlikte değişir. Genellikle, canlıdaki küçük gruplar, örneğin çeşitler türlere ve türler cinslere (genus) göre daha kolay değişmek-tedir.

    Canlıda iki güç vardır: Doğa koşullarına uymak için en faydalı ve gerekli organları tutup diğerlerini atması, yani doğal eleme ve ataya geri dönme isteği. Genellikle, bu güçlerden birincisi hakim olur ve canlı doğa koşullarına göre değişir, ancak zaman zaman canlıda geriye dönüşler görülebilir. Bu geriye dönüşler bazen 20 nesil sonra bile görülebilmektedir.

    Darwin’in canlıda değişimin ne kadar sürede oluştuğu gibi, evrim teorisiyle açıklayamadığı bazı sorular da vardı. Darwin bu soruya kesin bir yanıt vermez; ona göre bu, çok uzun bir zaman kesitini kapsayabilir.

    Evrim teorisi zamanında ve daha sonra büyük tepkilere yol açmıştır. Bazı bilim adamları onu desteklerken, bazıları da şiddetle karşı çıkmıştır. Gerek karşı çıkanlar gerekse destekleyenler, teorinin lehinde ve aleyhinde deliller toplarken, biyolojinin gelişmesine de katkıda bulunmuşlar, özellikle embriyoloji, jeoloji, paleoantropoloji ve karşılaştırmalı anatomi konularındaki çalışmalardan delillerle görüşlerini desteklemişlerdir.

    Darwin’e karşı olan bilim adamları canlının değişmediğini, türlerin sabit olduğunu kabul etmişlerdir. Onlara göre, değişme söz konusu olamaz; çünkü canlı yeni koşullara uymaya çalışırken, bunu başaramaz ve yok olur.

    Örneğin, iklim değişip de ortalık bataklığa dönüştüğünde, canlı uyum sağlayamadan bataklıkta yok olup gider. Bunlar sönmüş türleri meydana getirir. Bunların en güzel delillerini fosiller bize sağlamaktadır.

  9. #9
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart Yemek yerken çatal niçin sol elde tutuluyor?




    Resmi yemeklerdeki en sıkıcı durumlardan biri de budur. Sağ

    ellerini kullanan insanlar için sol elle çatala hükmetmeye çalışmak sıkıntı verir.

    Hele etin yanında, aynı tabakta pilav da varsa, sol eldeki çatalla pirinç
    tanelerini düşürmeden ağza ulaştırmak gerçekten alışkanlık ister. Bereket

    çorba kaşığı için böyle bir kural yok da sıcak çorbayı üstümüze başımıza

    dökmeden içebiliyoruz.
    Çatal – bıçak ile yeme adabımızı, kökeni saray ve asil sınıfına dayanan Avrupa kültüründen almışızdır. Her zaman rahat hareket etmeyi seven Amerikalılar ise bu görgü kuralına pek uymazlar. Eti sağ ellerindeki bıçakla kesip, ellerindeki çatal ile bıçağı takas ettikten sonra sağ ellerine aldıkları çatalla yerler.
    Yemekte eti kestikten sonra bıçağı masaya bırakarak çatalı soldan sağa alıp eti ağza götürmek, sonra çatalı sola, bıçağı tekrar sağ ele almak ve bu hareketi yemek boyunca tekrarlamak yemek yeme hızını düşürür. Yemeği yavaş yemek bazı toplumlarda yemeğe saygı ifadesi olarak görülürken, bazı toplumlarda ise bu davranış yemek adabı bakımından saygısızlık olarak karşılanır.
    Bir görüşe göre Amerikalıların çatalı tutuş şekillerinin ardında rahatlık değil alışkanlık yatıyor. 1700′lü yılların ortalarına kadar Amerika çatalsız bir toplumdu. İnsanlar yemek yerken sadece bıçak ve kaşık kullanıyorlardı. Kaşık kesilen eti tutmaya yararken bıçak hem kesmeye hem de batırıp ağza götürmeye yarıyordu. Daha sonraları sofralardaki bıçakların uçları yuvarlaklaştı. Eti kestikten sonra kaşığı sağ ele alıp eti ağza götürmek alışkanlığı başladı. Çatal kullanılmaya başlanınca da aynı alışkanlık devam etti.
    Avrupalılar ise aradaki bu kaşık kademesini hiç yaşamadılar. Yemeği ağza götürmek bakımından doğrudan bıçaktan çatala geçtiler. Yemeğin temposunu düşürmek gibi bir görgü kuralları yoktu. Sağ elini kullanan bir insan için bıçağı sol elle ileri geri hareket ettirip eti kesmek zordu ama sol elle çatalı ete batırıp ağza götürmeye alışılabiliyordu. Asil sınıfının her zaman zorlayıcı ve göslerişe yönelik nezaket kuralları, çatal kullanımı halka yayılınca da devam etti.
    Avrupa’da ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol, bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar.
    Yemeklen sonra tatlı yenilirken çatalın sağ elde olması ise hiçbir kültürde görgüsüzlük anlamına gelmiyor.

  10. #10
    aybala__@ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    31.07.2008
    Mesajlar
    654
    Konular
    66
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    1
    Tecrübe Puanı
    551

    Standart Yılbaşında çam ağacı süsleme adeti nereden geliyor?


    [B][COLOR="Red"]Yılbaşı günlerinde, evin bir köşesinde, minik bir çam ağacı bulundurmak ve onu süslemek adetinin kökeninin Almanya olduğu ileri sürülür. Almanların ‘cennet ağacı’ adını verdikleri ve Adem ile Havva’nın gizemli hikayesine dayanarak üzerini elmalarla donattıkları ağaç köknardı.
    15. yüzyıldan sonra bu ağaçlara sadece meyve değil ekmek, bisküvi gibi yiyecekler de asılmaya başlanmış, Protestanlığın yayılması ile birlikte bunlara yanan mumlar da eklenmiştir. Adet Avrupa’ya yayılırken aynı zamanda göçmenler tarafından Amerika’ya da taşınmıştır.
    Aslında ağaçların ruhani törenlerde önemli bir sembol olarak yer alması adeti çok eskilere, Hıristiyanlık öncesi zamanlara, hatta putlara ve doğaya tapınıldığı zamanlardaki Mısır ve Çin uygarlıklarına kadar uzanır. O devirlerde doğanın yeşilliği ve ağaçlar sonsuz hayatın sembolleriydiler.
    Benzer şekilde Kuzey Avrupa ülkelerinde de yine Hıristiyanlıktan çok daha önceki zamanlarda ağaçlar ruhani bakımdan kutsal kabul ediliyorlardı. Kuzey Avrupa’da kış aylarında sadece bir kaç saat süren gündüzler 21 Aralık’tan itibaren uzamaya başlarlar. Uzun karanlık günlerin bittiğinin, gittikçe daha aydınlık günlerin geleceğinin müjdesi olan Aralık ayının bu günleri de törenlerle karşılanırdı.
    Bu adet Avrupa’da güneye indikçe değişerek yayıldı. Romalılar zamanında takvimin başlangıcının, dünyanın yaratıldığı ay olduğuna inanılan ve tabiatın canlanmasının müjdecisi olan Mart ayından Ocak ayına kaydırılması ile kutlanacak tarihler konusunda kafalar iyice karıştı.
    Zamanla Kuzey Avrupa ülkelerinin ‘karanlığın bitişi’ ayin ve kutlamaları, Hıristiyan dünyasınca Hz. İsa’nın doğum günü kabul edilerek -ki bu kesin değildir- Noel kutlamalarına dönüştürüldü.
    Bu arada ağaçlar, özellikle çam ağaçları bu kutlamanın simgesi olmaya devam ettiler. Her ne kadar yılbaşı günlerinde bir çam ağacının süslenmesi tüm dünyada adet olduysa da bu günün dini bakımdan bir özelliği yoktur. Dünyanın Güneş etrafındaki bir turunu tamamladığı coğrafi bir konumdur.
    Uygarlık ve teknolojinin ilerlemesi ile çam ağacı üzerindeki mumların yerlerini yanıp sönen minik renkli ampuller, elma, ekmek ve bisküvinin yerini rengarenk süsler aldı. Günümüz insanı ağaçlara tapmamasına rağmen onların kıymetini daha iyi biliyor. Bir kaç günlük eğlence için çam ağaçlarını kesmiyor, plastik taklitlerini kullanıyor.

Sayfa 1 Toplam 4 Sayfadan 123 ... Sonuncu

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Giriş