zamanında hürriyet gazetesi tarafından verilen bu kitap çocukluğumun başucu kitabıdır. resimler harikaydı resim olarak giderdi kitap. küçüklüğümde bile sararmış ve küf kokmaya başlamış bir kitaptı. ama elimden düşmezdi. " encok resimlerine bakar onlari bir kopya kagidi ile hep cizerdim. http://images.gittigidiyor.com/171/1710398_0.jpg OĞUZ HAN ATTİLA FARABİ İBNİ SİNA ALPARSLAN KAŞGARLI MAHMUT CENGİZHAN MEVLANA

Bu konu 24155 kez görüntülendi 99 yorum aldı ...
100 Ünlü Türk 24155 Reviews

    Konuyu değerlendir: 100 Ünlü Türk

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 24155 kez incelendi.

  1. #1
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart 100 Ünlü Türk

    zamanında hürriyet gazetesi tarafından verilen bu kitap çocukluğumun başucu kitabıdır. resimler harikaydı resim olarak giderdi kitap. küçüklüğümde bile sararmış ve küf kokmaya başlamış bir kitaptı. ama elimden düşmezdi. " encok resimlerine bakar onlari bir kopya kagidi ile hep cizerdim.

    OĞUZ HAN
    ATTİLA
    FARABİ
    İBNİ SİNA
    ALPARSLAN
    KAŞGARLI MAHMUT
    CENGİZHAN
    MEVLANA
    HACI BEKTAŞ VELİ
    NASRETTİN HOCA
    OSMAN GAZİ
    YUNUS EMRE
    KARAGÖZ
    TİMUR
    SÜLEYMAN ÇELEBİ
    YILDIRIM BEYAZİT
    HACI BAYRAM VELİ
    AKŞEMSETTİN
    ULUĞ BEY
    ALİ KUŞÇU
    ULUBATLI HASAN
    FATİH SULTAN MEHMET
    KARAMANOĞLU MEHMET BEY
    YAVUZ SULTAN SELİM
    MİMAR SİNAN
    BARBAROS
    TURGUT REİS
    FUZULİ
    KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN
    PİRİ REİS
    SOKOLLU MEHMET PAŞA
    PİR SULTAN ABDAL
    BAKİ
    KÖROĞLU
    KÖPRÜLÜ MEHMET PAŞA
    KARACAOĞLAN
    KATİP ÇELEBİ
    EVLİYA ÇELEBİ
    IV.SULTAN MURAT
    HEZARFEN AHMET ÇELEBİ
    NAİMA
    İBRAHİM MÜTEFERRİKA
    LEVNİ
    NEDİM
    ALEMDAR MUSTAFA PAŞA
    III.SULTAN SELİM
    İSMAİL DEDE EFENDİ
    BÜYÜK REŞİT PAŞA
    ALİ PAŞA
    KEÇECİZADE FUAT PAŞA
    MİTHAT PAŞA
    AHMET VEFİK PAŞA
    UZUN MEHMET
    ZİYA PAŞA
    ŞİNASİ
    AGAH EFENDİ
    GAZİ OSMAN PAŞA
    NAMIK KEMAL
    OSMAN HAMDİ BEY
    II.SULTAN ABDÜLHAMİT
    AHMET MİTHAT EFENDİ
    ABDÜLHAK HAMİT TARHAN
    KOCA YUSUF
    NENE HATUN
    HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR
    AHMET RASİM
    HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
    TEVFİK FİKRET
    MEHMET AKİF ERSOY
    TALAT PAŞA
    HÜSEYİN CAHİT YALÇIN
    ZİYA GÖKALP
    FEVZİ ÇAKMAK
    ENVER PAŞA
    ATATÜRK
    İBRAHİM ÇALLI
    KAZIM KARABEKİR
    CELAL BAYAR
    İSMET İNÖNÜ
    HALİDE EDİP ADIVAR
    MAZHAR OSMAN USMAN
    YAHYA KEMAL BEYATLI
    ÖMER SEYFETTİN
    REŞAT NURİ GÜNTEKİN
    NAŞİT ÖZCAN
    MUHSİN ERTUĞRUL
    AŞIK VEYSEL
    CEMAL GÜRSEL
    KAZIM TAŞKENT
    SEDAT SİMAVİ
    ADNAN MENDERES
    CEVDET SUNAY
    VEHBİ KOÇ
    CEMAL NADİR GÜLER
    KUBİLAY
    SAİT FAİK ABASIYANIK
    KERİMAN HALİS ECE
    ORHAN VELİ KANIK
    YAŞAR DOĞU


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: 100 Ünlü Türk

          Kategori: Türk Tarihi

          Konuyu Baslatan: Doktor Amca

          Cevaplar: 99

          Görüntüleme: 24155

    **sessiz76** Beğenenler


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  2. #2
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    OĞUZ HAN
    Binlerce yıllık tarihinde Yüce Türk Milletinin feyiz kaynağı olan Türk (Oğuz) Töresine ad veren, büyük Türk Hakanı Oğuz Kağan'ın babası Kara Kağandı. Kara Kağanın bir oğlu dünyaya geldi. Bu çok güzel bir çocuktu. Doğduğunda annesinin sütünü emmedi, daha sonra annesi rüyasında, çocuğun kendisine "Tanrıya iman etmedikçe sütünü emmeyeceğini" söylediğini gördü. Annesi bu rüyayı üç gece üst üste görünce, Tanrıya imam etti ve çocuk annesinden bir kere süt emdi ve bir daha emmedi. Bir yıl sonra büyük bir adam gibi konuşmaya başladı. "Ben bir çadırda doğduğum için adımı Oğuz koymak gerekir" dedi. Adını Oğuz koydular. Harikulade halleri görülen Oğuz, çocukluğundan ergenlik çağına kadar, her fırsatta Tanrıyı anardı. Ona Tanrının nurlu feyzi erişti. Her türlü bilim ve hünerde, ok atmada, kargı kullanmada, kılıç çalmada ve bilgi hususunda, aleme ün salacak gelişme gösterdi. Babası onu amca kızıyla everdi. Fakat evlendiği kız imam etmediği için ona yanaşmadı. En sonunda kendine imam eden bir kızla evlendi. Oğuz'un bir tek Tanrıya inandığını duyan babası, onu bir av dönüşü öldürmeyi planladı. Bu haberi alan Oğuz, putperest babasıyla yaptığı savaşı kazandı. Ok yarası alan Kara Kağan öldü. Bunun üzerine Oğuz, Kağan oldu ve puta tapanlara hiç bir merhamet göstermedi.

    Oğuz Kağan destanında anlatılan Oğuz Han, aynı zamanda Büyük Hun Türk İmparatorluğunun kurucusudur. Türk devlet geleneğinin temel taşlarını koyan, Türk Hakanının vazettiği kanunlar, Oğuz (Türk) Töresi olarak ün yapmış ve 16 Büyük Türk İmparatorluğunun da güç kaynağı olmuştur. 24 Oğuz Boyunun atası olan Oğuz Han, Türk Töresini; Disiplin , Adalet, Ahlak ve Millete hizmet esası üzerine inşa etmiştir.

    İlk teşkilatı orduyu kuran Oğuz Han, Onlar-Yüzler-Binler-Onbinler diye tasnif yapıp, kumandanlarına da, Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı, Tümen başı diye de unvanlar vermiştir, Orduda itaati esas kılmış, itaat etmeyenlerin boynunu vurdurmuştur.

    Daha sonra Oğuz Kağanın üç oğlu olmuş. Onlara Gün, Ay, Yıldız adını verir. Bir daha evlenir ve ondanda üç oğlu olur. Bu oğullarına da Gök, Dağ, Deniz adlarını verir. Gün gelir büyük bir toy (şölen) verir. Halkı çağırır, yenilir içilir sonra Beylerine ve Halka buyruk verir.

    "Ben sizlere oldum Kağan
    Alalım yay ile kalkan
    Nişan olsun bize buyan
    Bozkurt olsun bize uran"

    Dedi ve Dünyanın dört bir yanına yarlığı yazdı, Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle yazıyordu: "Ben Türklerin Kağan'ıyım Dünyanın dört bucağına hakim olmam gerekir. Sizlerden itaatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse, hediyelerini kabul eder dost sayarım. Her kimde baş eğmez ise, ona gazap eder, üzerine Ordu çekip, baskın yapar yok ederim. "Çin Kağan'ı itaatini ve dostluğunu bildirdi. Urum Kağan'ı itaatini bildirmedi. Bunun üzerine Oğuz Kağan ordusuyla onun üzerine yürüdü ve onların yenip kendine bağladı. Daha sonra Oğuz Kağan devletin sınırlarını güneyde Hindistan, kuzeyde Sibiryay, doğuda Qindenizi, batıda Akdeniz ve Mısır'a kadar genişletti. Buralarda yaşayan Milletleri ve Devletleri kendine bağladı. Daha sonra büyük ganimetlerle ülkesine döndü.

    Büyük bir toy verir Oğuz Kağan ve Devleti oğulları arasında pay eder. Boz Oklar denen, Ayhan Yıldızhan ve Gökhan arasında devleti pay eder. Üç Oklar denen Denizhan, Dağhan ve Günhan oğullarına da "Sizlerde Boz Oklar altında Beylik yapın" der. 75 yılı savaşlarla geçiren Oğuz Kağan 116 yıllık hükümdarlığının sonunda hayata gözlerini yumar.

    Oğuz Kağan Milletine hizmeti daima ön planda tutardı. Eşsiz bir devlet adamı ve bilge kişiydi. Türk Milletinin ona atfettiği kutsallıktan ötürü onun bir Veli veya Nebi olabileceği tarihe geçmiştir. Onun buyruk ve vazettikleri Töre olmuşTUR.Oğuz Kağanın hayatı boyunca iki öğe çok önemli bir şekilde göze çarpar. Birincisi; Tanrıyı bir bilip ve daima ibadet etmesi. İkincisi; Millete hizmeti. Milletini daima ön planda tuttuğunu şu olay en iyi şekilde bize örnektir: Devletin zayıf olduğu bir zamanda, düşmanları ondan en sevdiği atını isterler, verir. Sonra eşini isterler onu da verir. Daha sonra çorak bir toprak parçası isterler, Oğuz Kağan "Atım ve eşim kendi malımdı verdim, fakat toprak çorakta olsa milletimindir veremem" der ve birliklerini toplar, kendinden emin olan düşmana ani baskın yaparak onları mağlup eder. Bu olayda Devlet malının Millete ait olduğunu ve Devlet malının üzerinde tasarruf edilemeyeceğini göstermiştir. Yani önce Devlet ve Millet menfaati gelir daha sonra diğer menfaatler gelir. Önce Devletim ve Milletim bir Oğuz Türk Töresidir.


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  3. #3
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    ATİLLA

    (395-453)




    Çağa damgasını vuran Türk! Doğu Roma İmparatorluğu'nu da, Batı Roma İmpara-

    torluğu'nu da dize getiren büyük komutan! Batılıların korkulu rüyası!.. "Tanrının Kırbacı" Attila!..

    Büyük Hun imparatorluğunun bir ucu Çin sınırında, bir ucu Avrupa'nın göbeğindeydi. Doğu Roma imparatorluğu da, Batı Roma imparatorluğu da yıllık vergiye bağlanmıştı. Bu, Hun yumruğu altında kurulan Avrupa barışı yıllarında Attila, babası Muncuk tarafından, Batı Ro-ma'ya "Barış Rehinesi" olarak verilmişti. Böylece Hun imparatoru Muncuk, anlaşma hükümleri yerine getirildiği sürece, savaş açmayacağını, Roma'ya garantilemiş oluyordu.

    Bir bozkır çocuğu olan Attila'nın Roma'da öğreneceği pek çok şey vardı. Roma'da dil öğrendi, askerlik teşkilâtı hakkında yeni bilgiler edindi, politikanın nasıl yürütüldüğünü yakından inceledi. Fakat Roma'da Attila'nın asıl öğrendiği şey, bu insanların Hunları ne kadar sevmediği, ne kadar hor gördüğü ve ne kadar nefret ettiği idi. Tarihçiler, Attila'nın Roma'yı yıkma kararına, bu "Barış Rehinesi" günlerinde vardığını yazarlar.



    Babasının, arkasından amcasının ölümünden sonra, kardeşi Bleda ile birlikte, Hun tahtına oturdu. Attila'nın yönettiği topraklar, Bizans İmparatorluğu'na komşu idi. İlk iş olarak, Batı Roma İmparatorluğu ile bir barış anlaşması imzaladı. 6-7 yıl, Hunlara bağlı ülkelerin ve milletlerin merkeze bağlılığını sağlama ve güçlendirme işine ayırdı. Demir gibi bir otorite ve sağlam bir hiyerarşi kurduktan sonra, Bizans'la yapılan anlaşmayı bozdu. Çünkü, güneydoğu kanadını güven altına almadan, Batı Roma'ya saldıramazdı.



    Attila, fırtına gibi akan süvarileriyle, Bizans kalelerini bir bir ele geçirerek, Trakya'ya kadar indi. Bizanslılar amana geldiler. Bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, yıllar boyu sık sık bozulacak, savaşlar yapılacak, yeni barışlar imzalanacaktır. Fakat her barış, daha ağır şartları getirdiğinden Bizans, tek kurtuluşu Attila'yı öldürmekte görmeğe başladı. Suikastler düzenledi. Muvaffak olamadıkça yeni savaşlara girmeye ve daha ağır şartlarla yeni barışlar imzalamaya mecbur oldu.



    Attila, Asya'yı ve Avrupa'yı Hun bayrağı altında birleştirmek çabalarını sürdürür, bu maksatla Asya'da devlet yapısını güçlendirecek önlemler alırken, kardeşi Bleda, kendi askerleri tarafından öldürüldü (442). Artık Attila, tek başına Hun Imparatorluğu'na hükmediyordu. Hun imparatorluğu, kendisinden önce de güçlü, Avrupa'ya diz çöktüren, direnilmez bir güçtü ama, yerine oturmuş sağlam bir devlet örgütü, hiyerarşik bir imparatorluk olması, onun zamanındadır. Tarihçiler onu, —Jordanes ve Priskos da dahil olmak üzere— dünya hâkimiyeti fikrine sahip, teşkilâtçı ve büyük bir imparator olarak görürler.



    Kültüre büyük önem vermiştir. Batılılar "barbar" diye göstermek isterler. Fakat ele geçirdiği ülkelerde bilim adamlarına büyük önem verdiğini, çevresinde sürekli olarak Yunanlı ve Latin fikir adamlarını ve edebiyatçılarını bulundurduğunu da saklayamazlar. Şaman dinine bağlı idi. Fakat bütün dinlere ve din adamlarına her zaman saygı göstermiştir. Roma kapılarına dayandığı günlerde Papa'nın, kendisinden şehre girmemesini rica etmesi üzerine, ordularını yüzgeri edip dönmesi, fikre olduğu kadar, imana da büyük saygısı olduğunu açıkça ortaya koyar.



    Çok sade bir hayatı vardı, dünyanın en büyük hazinelerinin tek başına sahibi olduğu halde, ordugâhlarda askerleriyle birlikte yaşar, onlar gibi yer içer, onların hayatını paylaşırdı. Tantanalı Roma Imparatorluğu'ndan gözleri kamaşan Batılılar, onun bu sade hayatını bir türlü anlamamışlar ve Büyük Hun Imparatorluğu'nu, "Çadır Uygarlığı" deyimiyle küçümsemek istemişlerdir. Çadırın, uygarlıkla bir ilişkisi olmadığını bugün herkes biliyor.



    Attila, kendi imparatorluğunun geleceği bakımından, Romalılarla, Got'ların arasını açmakta büyük yarar görüyordu. Buna çok çalıştı. Fakat Got'lar, yalnız kaldıkları takdirde Attila'ya dayanamayacaklarını çok iyi bildikleri için, Romalılardan kopmadılar, tersine birleştiler. Bunun üzerine Attila, yarım milyonluk bir ordu ile Batı-Got sınırına dayandı ve Orleans'ı kuşattı. Şehir düşmek üzere idi. Bu sırada, büyük bir Roma-Got ordusunun üzerine gelmekte olduğunu haber aldı. Strateji bakımından daha elverişli bir yere çekilmek için kuşatmayı bıraktı ve Chalons vadisinde düşmanlarını beklemeye başladı. 451 yılı yazında burada dünyanın en büyük savaşlarından biri yapıldı.



    Hun atlıları, korkunç savaş naraları ile düşman saflarına fırtına gibi daldılar. Roma hatları bir anda parçalandı, bayraklar düştü. Batı Got’ları da bu saldırı karşısında neye uğradıklarını anlayamadılar. "Tanrının kırbacı” Avrupa’yı kırbaçlıyordu. Gotların yaşlı ve tecrübeli kralı Teodoric, Hun süvarilerinin kılıçları altında can verdi. Aetius'un Roma ordusu ise paramparça olmuş, savaş meydanını ölüleri ile doldurmuştu.



    Hun Kralı Attila'yı durduracak hiçbir kuvvet kalmamıştı artık. Fakat bu sırada, hiç beklenmedik bir şey oldu. Chalon savaşında Hun kılıçları altında parça parça olan Batı Gotları Kralı Thedorik’in genç oğlu, babasının ölümü üzerine ordunun başına geçti. Krallarını kaybeden Gotlar, yeni kralları Thorismund'un komutasında beklenmedik bir güç ve öfke ile karşı saldırıya geçtiler. Bu, öylesine amansız bir saldırı idi ki, zafer sarhoşluğu ile gevşemiş Hun askerleri paramparça oldu. Attila'nın ordusu yenilmek üzere idi. Fakat Attila, hemen komutayı ele geçirdi ve yenilgiyi, düzenli bir geri çekilme haline koymaya muvaffak oldu. Böylece zafer yine Attila'da kalmış oluyordu.





    BATI ROMA

    İMPARATORLUĞU İLE BARIŞ ANTLAŞMASI





    Attila, bir yıl sonra, Batı Roma üzerine yürümüş, yaman savaşlar vererek Roma kapılarına dayanmıştır. Roma düşmek üzere iken, Papa Leon, yanına aldığı iki Roma konsülü ve maiyeti ile birlikte Attila’ya gitti ve kendisinden şehre girmemesini rica etti. Bu ricayı Attila'nın niye kabul edip ordularını geri çektiğini, bugüne kadar tarihler çözememişlerdir.

    Attila'nın niyeti, Çin'i ele geçirmek, Asya ve Avrupa üzerinde bir dünya imparatorluğu kurmaktı. Fakat, Burgonya Kralı'nın kızı İldiko ile evlendiği gece, şüpheli bir şekilde öldü.(453)


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  4. #4
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    FARABİ

    (870-950)


    Dünya bilim ve düşünce tarihinde şerefle yer almış büyük Türk bilgini, düşünürü. Eski Yunan felsefesinde sentez yapabilmiş dünyanın seyrek rastladığı fikir adamı. Fizik, kimya, tıp, matematik ilimlerinde ve felsefede vardığı sonuçlarla, Avrupa uygarlığına katkısı olmuş, kitapları 18. yüzyıl sonuna kadar Avrupa üniversitelerinde okunmuş bir Türk dehâsı... Farabi...



    Asıl adı, Mehmet'tir. Türkistan'da, Farab şehrinde 870 yılında doğdu. Babası, kale komutanlarından Mehmet Turfan idi. Batı bilim dünyası, onu, Alfarabius adı ile tanır. Farablı demektir. İlk öğrenimini doğduğu şehirde yaptı. Zamanın tanınmış bilginlerinden ders aldı. Bilgisini genişletmek için, önce İran'a, sonra Bağdat'a gitmiştir.



    FARABI'YE İKİNCİ ÜSTAT DENMİŞTİ



    Bağdat’ta bulunduğu dönemde, hem zamanın ünlü kişilerinden ders aldı, hem verdi. Özellikle mantık ve gramer üzerindeki bilgileriyle, Arapçasını bu şehirde ilerletti. Dindardı. İslâmiyetin, akla dayalı bir din olduğuna ve Allah'a ulaşmak için bilmenin şart olduğuna inanıyordu. Farsça, Arapça, Latince ve Yunanca öğrendi. Özellikle, Yunan düşünürleri, Aristo ve Eflatun'un fikirlerinin bir sentezini yapmaya ve Sokrat'ın kurduğu temeli ortaya çıkarmaya çalıştı. Bu sebeple kendisine 'Hace-i sani", ikinci üstat derler. Aristo'ya üstat dendiği için, Aristo’yu yeniden şerh eden notlar ekleyen, kurduğu felsefenin eksik yanlarını tamamlayan Farabi’ye ikinci üstat denmiştir.



    941 yılında Halep’e geldi. O yıllarda Halep, Hemedanoğullarından Seyfüddevle Ali’nin idaresi altında idi. Bu Türk hükümdarı, Türk bilgini Farabi'ye büyük itibar gösterdi. Onu sarayına aldı. Bazı kaynaklar, Farabi'nin, kendisine teklif edilen yüksek maaşı red ederek, bostan bekçiliği yaptığı ve sabaha kadar mum ışığında felsefe okuduğunu yazarlar. Doğru olmasa gerektir.



    Farabi'nin, Seyfüddevle tarafından büyük itibar görmesi, Halep'teki bilim adamlarını kıskandırmış ve Farabi'nin hiçbir şey bilmediğini söylemeleri üzerine, Seyfüddevle'nin huzurunda bir imtihan düzenlenmiştir. Bu imtihanda Farabi'nin büyük üstünlüğü ortaya çıkmış ve Halep âlimleri bundan sonra kendisinden ders almışlardır.



    İLK İSLAM FİLOZOFU VE İSLAM FELSEFESİNİN KURUCUSU IDI





    Farabi, ilk islâm filozofu ve islâm felsefesinin kurucusudur. Samanoğulları hükümdarlarından Mansur b. Nuh'un isteği üzerine kaleme aldığı söylenen "Et-ta’limü’s-sani" (İkinci Öğretim) Yunan felsefesinin bir özetini verir. Fakat bu özeti, öylesine başarılı olmuştur ki, kendisinden sonra gelen ve bütün dünyanın fikirlerine itibar ettiği Ibni Sina ve Ibni Rüşt bu kitaptan yararlanarak Yunun felsefesini öğrenmişlerdir. Ibni Sina diyor ki: "Farabi'nin bir mezat yerinden satın aldığı kitabı sayesinde, o zamana kadar bir türlü kavrayamadığım metafiziği tamamen öğrendim.” Farabi aynı eseriyle İbni Rüşt’ün üzerinde de tesirini göstermiştir.



    Farabi,musiki ile de uğraşmış, hatta “ Kanun “ adı ile bilinen sazı icat etmiş ve bu saz ile bir çok besteler yapmış ve söylemiştir.



    Bir sohbette orada hazır bulunanlara kanun çaldığı, önce dinleyenleri güldürdüğü, sonra ağlattığı ve daha sonra da uyutup, kalkıp gittiği söylenir. Vücuda getirdiği "Kitab-ül musiki “ müzik üzerinde ilk yazılmış bilim belgesidir.



    Farabi, Halep'ten Şam'a, Şam'dan Kahire’ye, Kahire'den tekrar Şam'a ve Halep'e geçmiş bütün bu gezileri sırasında verdiği derslerle fikirlerini yaymış ve bilim hayatına hizmet etmiştir. Halep'te, 950 yılının ocak ayında öldü. Şam çevresinde Babüssagir denilen yerde gömülüdür.



    HEMEN HEMEN HER DİLDE KİTAPLARI VARDI



    Kitapları Mısır'da ve Hindistan’da basıldı. Ondan sonra, oradan bütün dünyaya yayıldı. Bugün, hemen hemen her dilde Farabi'nin kitaplarını bulmak mümkündür. İlk doğu ansiklopedisi olan "Ihsau’l-ulum “ ilimlerin tarif ve tasnifini yapar. Latince’ye çevrilmiş, oradan dünya dillerine aktarılmıştır. Eflatun'la Aristo'nun fikirlerini birleştirmeye çalışan ve yeni bir sentez ortaya çıkaran kitabının adı: "Eflatun-ül ilâhi ve Aristotlis" tir. Ayrıca, Aristo'yu şerh eden ve notlarla eksikliklerini tamamlayan kitabı: "Kitab-ül ibane an garaz Aristotlis"dir. Dilimize "aklın tasavvuruları" ve "felsefeye başlangıç" diye çevirebileceğimiz eserleri, Batı felsefesinin kuruluşuna hizmet etmiş ve islâm felsefesinin temellerini teşkil etmiştir.



    Fikir ve kavrayış, çok verimli geniş çalışmaları,anlatmak istediğini büyük bir kolaylıkla, anlaşılır biçimde getirmesi ile, doğuda da batı da hayranlık yaratmıştır. Ahlaklı, nazik, alçak gönüllü idi. Aristo’dan söz açarken “ Ben Aristo zamanında gelse idim onun en iyi öğrencilerinden olurdum “ demesi, ne kadar alçak gönüllü olduğunu kanıtlar.


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  5. #5
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    İbni Sina
    Ebu Ali El-Hüseyin ibn Abdullah İbn Sina İS. 980′de Buhara yakınındaki Afşana’da doğmuştur. Genç Bu Ali ilk öğrenimi Buhara’da almış ve on yaşında Kuran ve çeşitli bilimleri okuma konusunda çok biligili olmuştur. Felsefe okumaya Yunanca, Müslüman ve bu konudaki diğer kitapları okuyarak başladı ve zamanın ünlü filozofu Ebu Abdullah Natili’den mantık ve bazı diğer konuları öğrendi. Ünü daha genç iken, tıp alanında uzaklara kadar yayılan bir uzmanlık derecesine ulaştı. 17 yaşında, Buhara kralı, Nuh İbn Mansur’u bütün ünlü hekimlerin ümidini kestiği bir hastalıktan iyileştirmede şanslı idi. Bu tedavisi üzerine, Kral onu ödüllendirmek istedi, fakat genç hekim sadece eşsiz bir şekilde istiflenmiş kütüphanesini kullanmak için izin istedi.

    Ebu Ali,babasının ölümü üzerine Buhara’dan ayrıldı ve Harizm Şah’ın kendisini karşıladığı Curcan’a gitti. Orada, ünlü akranı Ebu Reyhan el-Biruni ile karşılaştı. Daha sonra Rey’e, oradan da ünlü kitabı El-Kanun Fi’l-Tıb’bı yazdığı Hemedan’a gitti. Burada Hemedan kralı, Şemsü’d-Devle’yi şiddetli kolik sebebiyle tedavi etti. Hemedan’dan muazzam eserlerinin çoğunu tamamladığı İsfahan’a gitti. Yine de seyahat etmeye devam etti ve siyasi kargaşa gibi aşırı zihinsel çaba da sağlığını bozdu. Son olarak, MS. 1037′de öldüğü Hemedan’a döndü.

    Zamanının en ünlü hekimi, filozofu, ansiklopedicisi, matematikçisi ve astronomu idi. Tıp bilimine en önemli katkısı, Batıda “Canon” olarak bilinen ünlü kitabı el-Kanun’dur. Kanun Fi’l-Tıb, bir milyondan fazla kelimeyi kapsayan çok büyük bir tıp ansiklopedisidir. Eski ve Müslüman kaynaklarında mevcut tüm tıp bilgisini gözden geçirmektedir. Sistematik yaklaşımına bağlı olarak, “kendine özgü değeri gibi biçimsel mükemmelliği ile de Kanun, Razi’nin Havi’sinin, Ali İbn Abbas’ın Maliki’sinin ve Galen’in eserlerinin bile yerini almakta ve altı yüzyıl boyunca en üstte kalmıştır.” O zaman mevcut bilgileri bir araya getirmesine ilave olarak, kitap yazarının orijinal katkıları ile de zengindir. Onun önemli orijinal katkıları, verem ve tüberkülozun bulaşıcı doğasının tanısı; su ve toprakla hastalıkların dağılması, ve psikoloji ve sağlık arasındaki etkileşim gibi ilerlemeleri içermektedir. Farmakolojik yöntemleri tanımlamasına ilaveten, kitap 760 ilacı tanımlamakta ve çağın en güvenilir tıp maddeleri bilimi kitabı oldu. Aynı zamanda menenjiti ilk tanımlayan kişi olmuş ve anatomiye, jinekolojiye ve çocuk sağlığına zengin katkılarda bulunmuştur. İbn Sina,Buhara’dayken Farabi’nin el yazmalarını okuma olanığını bulmuş ve onun eserlerini kendi çalışmalarına temel almıştır.

    Felsefi ansiklopedisi, Kitab el-Şifa, felsefeden bilime kadar çok geniş bir bilim alanına hakim olan muazzam bir eserdir. Tüm alanları şu şeklide sınıflandırmıştır: teorik bilgi: fizik matematik ve metafizik; ve pratik bilgi: ahlak, ekonomi ve siyaset. Felsefesi Aristotelesçi geleneğin, Neoplatonik etkilerin ve Müslüman ilahiyat bilgisinin bir sentezini oluşturmaktadır.

    İbn Sina, aynı zamanda, matematik, fizik, müzik ve diğer alanlarda da katkılarda bulunmuştur. “Dokuzların dışarı atılması”nı* ve bunun karelerin ve küplerin doğrulamasına uygulanışını açıklamıştır. Birçok astronomik gözlem yapmış ve aletsel okumaların kesinliğini arttırmak için Verniye’ye benzer bir cihaz icat etmiştir. Fizik bilimine katkıları, enerji, ısı, ışık ve mekaniğin farklı formlarının ve kuvvet, vakum ve sonsuzluk gibi kavramların incelenmesinden oluşmaktadır. Eğer ışığın algılaması ışık saçan bit kaynak tarafından bir çeşit parçacıkların yayılmasına bağlı ise, ışığın hızının sınırlı olması gerektiği önemli gözlemini yapmıştır. Zaman ve hareket arasında bir bağıntı olduğunu ortay atmıştır, ve aynı zamanda, özgül ağırlık üzerine araştırmalar yapmış ve bir hava termometresi kullanmıştır.


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  6. #6
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    Alparslan (1063-1072)


    Tuğrul Beyin çocukalrı olmadığından yerine Çağrı beyin oğlu Alparslan sultan oldu. Alparslanın fetihleri sonucu tüm Azerbeycan, Kuzey Irak ve Suriyeyi Türk yurdu haline getirdi.

    Türklerin Anadolu’yu kendilerine yurt edinmek istemeleri
    Bizans’ın Pasinler savaşın intikamını almak istemesi
    Türkmen baskıları
    Bizans İmparatoru Romen Diyojen komutasındaki ordu savaşı kaybetti
    Savaşta, Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Oğuz ve Peçeneklerin yardıkları da belirleyici rol oynadı
    Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı
    Türkler fazla bir direnişle karşılaşmadan Marmara kayılarına kadar ilerlediler
    Bugünkü Türkiyenin temelleri atıldı
    Anadoluda gücü kaybolan Bizans, Balkanlara çekildi
    Abbasi ve İslam dünyası üzerindeki Bizans baskıları kayboldu
    Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ilk Türk beylikleri kuruldu.
    Not: Alparslan, Anadolu’yu komutanlarına ikta olarak verdi. Bu olay, Anadoluda beyliklerin kurulmasına neden oldu.
    Bizansla Selçuklular arasında bir antlaşma yapıldı. Buna göre Bizans; Selçuklulara vergi ödeyecekti. Fakat Romen Diyojen tahttan indirilince bu antlaşma uygulanamadı.
    9. Not: Bizans ilk defa B. Selçuklulara vergi ödemeyi kabul etti.
    10. Bu savaştan sonra doğuya yönelen Alparslan 1072 yılında öldürüldü.



    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  7. #7
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    DOĞU TÜRKİSTAN UYGUR EDEBİYATÇILARI

    Kâşgarlı Mahmut (XI. Yüzyıl)

    (1008 - 1075)

    o diyor ki, "Türklerin en açık anlatanlarından, en doğru anlayanlarından en iyi kargı kullanan cengaverlerinden olduğum halde, Türklerin tekmil illerini, obalarını, çöllerini karış karış, gezip dolaştım... Gördüm ki, Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş..."

    Türk dilinin, Türk milliyetçiliğinin en büyük sözcüsü Kâşgar'da doğdu. Babasının adı Hüseyin'dir. İlk Türk - İslâm devletini kuran Karahanlılar soyundandır. Pekçok Türkçe eserde, hangi tarihte, nerede öldüğünün bilinmediği iddia edilse de türbesi Doğu Türkistan'ın Kaşgar şehrindedir.

    "... türbe, kentin 48 km. dışında Opal Nahiyesi'ne yakın bir tepeye inşa edilmiş... Türbenin sorumlusu tarihçi Abdul Resul Kerim'e Kaşgarlı Mahmud'un hayat hikayesini anlattırdım: Mahmud, 1008'de dünyaya gelmiş. Saciye ve Hamidiye Medreseleri'nde tahsil gördükten sonra kendisini Türk dili tetkikatına vakfetmiş. Bu amaçla Orta Asya'yı boydan boya kat ederek Anadolu'ya oradan da Bağdat'a gitmiş. 1072-1073 yılları arasında hazırladığı meşhur kitabını Abbasi halifesine armağan etmiş. Kitabın asıl nüshası bu gün Ayasofya Müzesi'nde muhafaza ediliyormuş. Kitabın Uygurca çevirisi ancak 1978'de yapılabilmiş.

    Kaşgarlı Mahmud'un başlıklı başka bir kitabının daha olduğunu öğrendim. Divanı Lügatit Türk'ün 3. cildinde bu kitabına atıfta bulunurmuş. Ne yazık ki, bu kitabın ne aslı ne de kopyaları bugüne dek bulunabilmiş. Mahmud Kaşgar'a dönmüş ve 1105'de vefat etmiş..." (Öğütçü, 1999). Türklerin yaşadığı şehirleri, köyleri, obaları bir bir dolaşarak hazırladığı sözlük, İslâmiyet'ten önceki sözlü edebiyatımızı aydınlatan dev eserdir. Yazılış gayesi, Araplara Türkçe'yi öğretmekten çok, Türkçe'nin Arapça ile koşu atları gibi yarış edeceğini, Türk dilinin zenginliğini, her duygu ve düşünceyi anlatmaya elverişli olduğunu ispat etmek içindir. Kâşgarlı Mahmut, iyi silâh kullanan bir asker olmakla beraber, dilimizi, ulusal kültürümüzü, yurt sevgisini her şeyin üstünde gören ilk büyük dil bilginimizdir. Kitabının önsözünde şu ilgi çekici tümceleri okumaktayız :

    "Türk'ün, Türkmen'in, Oğuz'un, Çigil'in, Yagma'nın Kırgız'ın lisanlarını ve kafiyelerini tamimiyle zihnimde nakşettim. Bu hususta o kadar ileri gittim ki, her taifenin lehçesi bence en mükemmel surette elde edilmiş oldu... Türk dili ile Arab dilinin at başı beraber yürüdükleri bilinsin diye..."

    "Türk Sözlüğünün Divanı" anlamına gelen Kâşgarlı'nın bu eseri, yalnız bir sözlük değil; İslâm'dan öncesi Türk edebiyatını, tarihini, coğrafyasını, folklorunu, mitolojisini aydınlatan ansiklopedik niteliktedir. Bilindiği üzere, XI. yüzyıl hemen bütün İslâm ülkelerinde Türklerin egemen olduğu bir dönemdir. Karahanlılar devletinin, özellikle Büyük Selçuk İmparatorluğu'nun askerlikçe ve uygarlıkça en parlak zamanı bu dönem içerisindedir. O tarihlerde Türklerin egemenliğindeki uluslar dilini öğrenmek ihtiyacını duyuyorlardı. Divan-ı Lügat-it-Türk işte bu maksatla, yani yabancılara Türkçe'yi öğretmek amacıyla 1073 -1077 tarihleri arasında Bağdat'ta yazılmış bir sözlüktür. Türk sözcüğünün kuvvet, güç, kudret anlamı taşıdığını bize ilk bildiren Kaşgârlı Mahmut'tur .



    Divan-ı Lügat-it-Türk'teki sözcüklerin anlamları Arapça olarak yazılmıştır. Türkçe 7500 sözcüğün Arapça karşılığı verilirken, sav denilen âtasözleri, sagu denilen ağıtlar, koşuk denilen şiirler, destan parçaları alınmıştır. Sözcüklerle ilgili bol bol seci, mesel, hikmet, şiir, efsane; tarih, coğrafya; halk edebiyatı folklor bilgi ve örnekleri verilmiş; dilbilgisi kuralları ortaya konulmuş; Türkoloji'nin sağlam temelleri atılmıştır. Türkologların görüşü : "Göktürk Yazıtları ile Divan-ı Lügat-it-Türk'ün bulunuşu Türklük için tasavvur edilemeyecek kadar büyük kazanç olmuştur. Hamirler diye çağrıldığını, bunun Oğuzların Emir yerine Hemir demelerinden kaynaklandığını söyler. Yine kendisinin verdiği bilgilerden Karahanlı ailesinden olduğunu öğreniyoruz. Ünlü kitabını 1070'de tamamladığı ve bu tarihte yaşının da bir hayli ileri olduğu düşünülecek olursa 11.yüzyılın da içinde yaşamış olmalıdır.

    İyi öğrenim görmüş, İslâmiyet'le ilgili bilimsel çalışmaları yakından izlemiştir. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi öğrenmiştir. Türklerin bulunduğu bölgeleri gezmiş , ana dili olan Türkçe'nin bütün diyalektlerini yerlerinde öğrenmiş, geleneklerini göreneklerini yakından izlemiştir. Bütün Sirderya (Seyhun) kıyılarını dolaştığından kitabında söz etmektedir. Ayrıca Türk tarihini, coğrafyasını ve folklorunu da çok iyi biliyordu. Kitabında belirttiğine göre, ailesi Kaşgar'dan Irak'a göç etmişti. Melikşah'ın (1072-1092) eşi Terken Hatun'un maiyetinde pek çok Kaşgarlı, bu dönemde Irak'a gelmişti. Mahmut'un ailesinin de bunlarla birlikte gelmiş oldukları düşünülebilir. O sıralarda Irak İslâm Dünyası'nın en önemli kültür merkezlerinden biri idi. Bu nedenle bilimle uğraşanların buraya gelmek istemeleri doğaldı. Ayrıca Bağdat bu dönemde Türk nüfuzu altına girmiş ve halifeleri ayakta tutan da bu Türklerdi.

    Divân-ı Lügati't Türk

    Ünlü kitabı Divân-ı Lügati't-Türk'ü 25 Ocak 1072'de yazmaya başlamış ve 10 Şubat 1074'de bitirmiştir. Abbasî Halifesi El-Kaim (1075-1001) döneminde yazmış olmakla beraber Halife Muktadi Bi'llah'a (1075-1094) sunmuştur. Bu kitap Araplara Türkçe'yi öğretmek ve Türkçe'nin de Arapça kadar önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacı ile yazılmıştır. Türkçe'nin neden öğrenilmesi gerektiğini şöyle anlatır:

    "Ant içerek söylüyorum, ben Buhara'nın, sözüne güvenilir imamlarından birinden ve başkaca Nişaburlu bir imamdan işittim. İkisi de senetleri ile bildiriyorlar ki, Yalvacımız (Peygamber), kıyamet belgelerine, ahir zaman karışıklıklarını ve Oğuz Türklerinin ortaya çıkacaklarını söylediği sırada Türk dilini öğreniniz, çünkü onlar için uzun sürecek egemenlik vardır buyurmuştu. Bu söz (hadis) doğru ise sorguları kendilerinin üzerine olsun Türk dilini öğrenmek çok gerekli bir iş olur. Bu doğru değil ise akıl bunu emreder. Tanrı devlet güneşini Türk burçlarını yükseltmiş ve onların mülkleri üzerinde felekleri döndürmüştür. Tanrı onlara Türk adını vermiş ve yeryüzüne ilbay kılmış, hakanları onlardan çıkartmıştır. Dünya uluslarının yularların onlar eline vermiş, herkese üstün kılmıştır. Onlarla birlikte çalışanları aziz kılmış ve Türkler onları her dileklerini ulaştırmış, kötülerin şerrinden korumuştur. Onlara hedef olmaktan korunabilmek için, aklı olana düşen şey, onların yolunu tutmak, derdini dinletebilmek gönüllerini alabilmek için dilleriyle konuşmaktır."

    Türk adı altında da şu bilgileri verir:

    "Bir ad olarak Türk adını Tanrı vermiştir, dedik. Çünkü bize Kaşgarlı Halefoğlu Şeyh Hüseyin ona da İbn ül-Gurkî denilen kimse İbn üd-Dünya demekle tanılan Şeyh Ebû Bekr il-Müfid ül-Cürcanî'nin Ahır zaman üzerine yazmış olduğu kitabında Ulu Yalvac'a tanık varan bir hadis yazmıştır. Hadis şöyledir, ' Yüce Tanrı' -Benim bir ordum vardır. Ona Türk adını verdim. Onları Doğuda yerleştirdim. Bir ulusa kızarsam Türkleri o ulus üzerine musallat kılarım, diyor. İşte bu,Türkler için bütün insanlara karşı bir üstünlüktür. Çünkü , Tanrı onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerinde, havası en temiz ülkelerine yerleştirmiş ve onlara 'Kendi ordum demiştir. Bununla beraber Türkler güzellik, sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik ,övünmemek, yiğitlik, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız iyiliklerle görülmektedirler."

    Görüldüğü gibi Kaşgarlı Mahmud, vatansever,Türklere hayran, yaptığı işe yürekten inanan bir bilim adamıdır. Divân daha sonraları pekçok bilim adamı tarafından kullanılmıştı. Antepli Aynî diye bilinen Bedreddin Mahmud, İkdü'l-Cumân fî Tarihi Ehli'z-Zamân'da ve Katip Çelebi Keşfü'z-Zûnun'da Divân'dan söz ederler. Ancak sonradan yıllarca unutulmuş, neden sonra İstanbul'da Ali Emiri'nin (1857-1923) eline geçen Sâvî'nin nushası Sadrazam Tal'at Paşa'nın (1874-1921) aracılığı ile Kilisli Rıfat Bilge'nin (1873-1953) gözetiminde basılmış hemen bütün dünya Türkologlarının ilgisini çekmişti.

    Divân'ın ilk önce Kilisli Rıfat, daha sonra Konyalı Atıf Bey ve Besim Atalay tarafından Türkçe çevirileri ve Türk bilim adamları tarafından açıklamaları yapılmıştır.

    Divân Batıda ilgi uyandırmış, 1928 yılında C. Brochkelmann Kaşgarlı üzerinde araştırmalar yapmıştır. Dankoff 'un Divânü Lugât-it Türk çevirisi ile James Kelly'nin makaleleri de son çalışmalar olarak sözkonusu edilmesi gerekir.

    Bu kitap Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin de Arapça kadar gelişmiş ve önemli bir dil olduğunu kanıtlamak amacıyla yazılmıştır. Metin Türkçe ve açıklamalar Arapçadır. Arapça gramer kuralları örnek olarak hazırlanmış ve her bölümde kelimeler Arap alfabesine göre sıralanmıştır. Türk dilinde onsekiz harf kullanıldığını, yazılışta yeri olmayan, ancak söylenirken kullanılan yedi harf ile duraklama harfinin de bunlara eklenmesi gerekir demiştir.

    Şimdi gözümüzü 11.yüzyıla ve bu yüzyılda yaşayan Kaşgarlı Mahmud'un Divânü Lugât-it Türk adlı yapıtına çevirelim. Mahmud Divân'da şöyle demektedir:

    "Rum ülkesinden Maçine dek Türk illerinin hepsinin boyu beşbin ,eni sekizbin fersah eder. İyice bilinmek için bunların hepsi, yeryüzü biçiminde daire şeklinde gösterilmiştir."

    Kendisinin de belirttiği gibi, Türklerin bulunduğu bölgeleri göstermek amacıyla çizilmiştir. Daire şeklinde olan haritanın çevresinde Doğu, Batı, Kuzey, Güney yönleri belirtilmiş, bazı deniz ve ırmaklar gösterilmiştir. Batıda işaret edilen yerler İtil boylarına, yani Kıpçakların ve Frenklerin oturdukları bölgelere kadar uzanır. Güney-Batıda Habeşistan'a , Güneyde Hint, Sint, Doğuda Çin ve Japonya'ya işaret edilmiştir. Ortada Yarkent, Kaşgar, Barsgan, Balasagun, Yifruç, İkiöküz, Asbuâli, Kumri, Talas v.s. gibi daha birçok Türk kentleri yer almıştır.

    Asya'nın batısı, kuzeyi ve güneyi çizilmeden bırakılmış, bir plan olarak bile pekçok hatalarla dolu olmasına karşılık, Doğu bölgelerine ilişkin verdiği bilgiler gerçeğe uymaktadır. Haritasında Çin Seddi'ni göstermiş, bu seddin ayrıca yüksek dağların ve denizin Yecüc ve Mecüc'lerin dillerinin öğrenilmesini engellediğini bildirmiştir. Japonya'ya gelince; onu haritasının Doğusunda bir ada olarak göstermiş ve denizin onların dillerini öğrenilmesine olanak vermediğine işaret etmiştir.

    Yukarda görüldüğü gibi, ilk Japon haritası bir Japon tarafından 14.yüzyılda çizilmiş, bir Dünya haritasında yer alması ise,15.yüzyılda olmuştur. Bütün bu bilgilerin ışığı altında, bir plan biçiminde olsa ,yanlışlarla dolu da olsa ilk Japon haritasının 11.yüzyılda Kaşgarlı Mahmud tarafından çizildiği bir gerçektir.


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  8. #8
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    Doğum 1162
    Hentiy / Moğolistan
    Görev süresi 1206 – 18 Ağustos 1227 Önce gelen
    Sonra gelen Ögeday Han

    1167 yılında doğdu. Moğol kağanı ve Moğol devletinin kurucusu. Asıl adı Temuçin’dir. Temuçin, 13 yaşlarında iken, babasını kaybetti. Henüz küçük olduğundan, kabilesi, onu bırakıp Tayciutlar’a katılmak istedi. Annesi Helün Hatun, binbir çaba ile kabilenin küçük bir bölümünü geri çevirebildi. Nice güçlük ve sıkıntıya rağmen, varlıklarını sürdürebildiler. Bütün bu olaylar sırasında, Temuçin�deki önderlik yetenekleri kendisini belli ediyordu.

    Cengiz, han olduktan sonra Çin’deki Kitün/Chin sülalesinin, kuzey sınırlarında Tatarlar’a karşı giriştiği bir harekete katıldı ve Tatarlar ezildi. Ona göre Tatarlar atalarına kötülük edip, ölümüne neden olmuşlardı. 1202’te Tatar kabileleri ile savaştı ve onları yendi.
    Cengiz Han, Moğolistan’ın tek gücü durumuna gelmişti. 1206 ilkbaharında, Onon ırmağı boylarında bir kurultay toplandı. Bu kurultay, bütün kabilelerin temsilcileri Han Cengiz’i, bakanlığa (Kağan) getirdiler. Cengiz unvanı da bu sırada verilmiş olmalıdır.

    Cengiz Kağan Çin’den batıya giden ticaret yolunu denetimlerinde tutan Tangutlar’la savaştı. 1209’da kendisi de sefere katıldı. Başkent Ning-hia düşmediyse de, Tangutlar denetim altına alındı. Cengiz Kağan, Asya’nın doğusunda büyük bir güç olarak ortaya çıkarken, Orta Asya’nın kudretli devleti de Harezmşahlar’dı. İki ülke arasında bir çok elçiler gidip gelmişti. Cengiz, iki ülke arasında özellikle ticaretin gelişmesinden yana olduğunu belirtmiş, Harezmşah ülkesinden gelen kervan mallarını uygun fiyatlarla satın almıştı.

    Cengiz, 1218’de bir kaç elçisi dışında tamamı Müslüman olan tacirlerin yönettiği 450 kişilik bir kervan hazırlatıp gönderdi. Cengiz’in Moğollar’ı tek bir devlet altında toplaması sonucu, eski Göktürk topraklarındaki bazı Türk boylarının Batı’ya doğru göçü başlamıştır. Asya’daki dinler mücadelesinde, Cengiz’in Şaman inancında olmasına karşın, siyasal açıdan İslamiyet’e yakınlaşmasıyla islamiyet’e destek sağlamıştır. Cengiz’le birlikte Asya’nın iktisadi yaşamı da değişime uğramıştır. Ülkeler arası ticaret yeni boyutlar kazanmış, sınırlar ve gümrükler ortadan kalkmıştır. Asya’da tek bir devletin egemen olmasıyla Asya’nın batısı ile doğusu arasındaki ticari ilişkiler gelişmiştir. 1227 yılında öldü


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  9. #9
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    Mevlana Celaleddin Rumi ( 07.01.1207)- (29.04.1273)
    Mevlâna 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi’nin Belh şehrinde doğmuştur.
    Mevlâna’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultânı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibî oğlu Bahâeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur. Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı. Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuştur. Nişâbur şehrinde tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır. Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etti. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler. 1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’l-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kaldılar.

    Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi. Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

    Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.Mevlana Hazretleri Tedris’e Başlıyor

    Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplandılar. Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu. Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaştı. Mevlâna Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü. Mevlâna Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Şems-i Tebrizî’nin yerini doldurmaya çalıştılar.Hayatını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu.

    Mevlâna’nın cenaze namazını Mevlâna’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdiği Mevlâna’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlâna’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı. Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu. “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir”


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

  10. #10
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Konular
    1064
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    Tecrübe Puanı
    100
    @Doktor Amca

    Standart


    Hacı Bektaşi Veli
    İslam düşünürü. Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata'dır. Horasan'nın Nişabur şehrinde doğan Hacı Bektaşi Veli'nin doğum ve ölüm tarihleri kaynaklara göre değişiklik göstermektedir. Bazı kaynaklarda doğumu 1248, Anadolu'ya girişi 1270-1280 yılları arası, ölümü ise 1337; bazı kaynaklarda ise doğumu 1209, ölümü 1271 olarak geçmektedir. Gerçek hayatının yanında efsanevi bilgiler de mevcuttur.

    Hacı Bektaşi Veli'nin hayatı hakkında bilgi veren Velayetname'ye göre, Horasan Hükümdarı İbrahim-al-Sani diye tanınan Seyyid Muhammed ile Şeyh Ahmet adlı Nişaburlu bir alimin kızı Hatem Hatun'nun oğullarıydı.

    Hacı Bektaşi Veli, ilk eğitimini Lokman Parende'den aldıktan sonra Ahmet Yesevi'nin yanında eğitimini tamamladı. Burada Kur'an-ı Kerim, dini ilimler ve batı ilmine vakıf oldu. Ahmet Yesevi'den eğitim alması görüşlerinin şekillenmesine ve Yasevilikten etkilenmesine neden oldu. Lokman Parende'nin yanında olduğu dönem "Hacı" lakabını aldı.

    Eğitimini tamamladıktan sonra "Horasan diyarından erleri uyandırmak" için Anadolu'ya geldi. Yanına birçok öğrenci alıp eğitimleriyle meşgul oldu. Bu sırada Anadolu'da dini, iktisadi, sosyal ve askeri bir teşkilat olan "Ahilik" ile birlikte çalıştı. Osmanlı sultanlarının da bağlı bulundukları bu teşkilat sayesinde tanındı ve sevildi. Osmanlı padişahı Orhan Gazi ile olan yakın dostluğu sayesinde Yeniçeriliğin üstadı ve hamisi kabul edildi.

    Yetiştirdiği talebeler ve "Ahilik" içinde yaydığı birlik ile Moğol istilası etkisindeki Osmanlı Devleti'nin kısa sürede birlik ve beraberlik içinde büyümesini sağladı.

    Hacı Bektaşi Veli, Ahmet Yesevi'nin elinde yetiştiği için öz Türkçe kullanmış ve İslam dininin tanınmasında etkili olmuştur. yaydığı düşünce, tekkeleri aracılıyla Anadolu'da hatta Avrupa'da bile yayılmıştır.

    Anadolu'da Kapadoya yöresindeki Hıristiyan merkezine karşı bir Türklük merkezi kurmak isteyen Hacı Bektaşi Veli, bugünkü ismi Hacı Bektaş olan yerde tekkeler açtı. Türkistan'dan gelen Hacı Bektaşi Veli, Türk gelenek ve göreneklerinden korunabilenleri tespit etmiş ve bunları bugünki ismi Hacı Bektaş olan Sulucakarahöyük'te kurmuş olduğu tekkede İslam inancı ve Türk kültürü ile birleştirmiştir. Hoşgörüye dayalı ilmi ve düşünceleri ile kısa zamanda Hıristiyanlığın merkezi Kapadokya'da geniş halk kitlelerine ulaşmayı başarmıştır.

    Hacı Bektaşi Veli'nin evli olup olmadığı kaynaklara göre farklılık gösterir. Bazı kaynaklar Hacı Bektaşi Veli'nin evli olmadığını yazarken bazıları Kadıncık Ana(Kutlu Melek, Fatıma Nuriyye) ile evli olduğunu yazar. Ancak başka kaynaklarda Kadıncık Ana başka biri ile evli görülmektedir. Başka bir rivayete göre Kadıncı Ana, Hacı Bektaşi Veli'nin manevi kızıdır.

    Hayatının geri kalanını Kırşehir'de tamamlayan Hacı Bektaşi Veli, tahminen 1338 yılında burada vefat etti. Mezarı da Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

    Kurduğu Bektaşilik tarikatı, daha sonraki yıllarda halifeleri tarafından devam ettirilmiş ve Yeniçeri Ocağı'nın düşünce temelini oluşturmuştur. Alevi bir tarikat olan Bektaşiliğin, devşirmelerden olan Yeniçeriler arasında yayılmasında, İslamı kolay ve evrensel bir hale getirmesinde etkisi vardır. Hümanist esaslı bir öğretidir. Öğretinin odağında "insan" bulunur. Bektaşilik Türk dünyasının felsefesine birçok katkıda bulunmuştur.

    Bektaşilik tarikatının kuruluş süreci hakkında fazla bilgi bulunmasa da Hacı Bektaşi Veli'nin halifleri tarafından devam ettirildiği düşünülmektedir. Haliflerden Balım Sultan zamanında Bektaşilik teşkilatı oluşturulmuştur.

    Hacı Bektaş, Horasan Okulu'ndan aldığı "Dört Kapı" anlayışına, her kapıya "onar makam" ekleyerek "Dört Kapı Kırk Makam"dan oluşan tarikatın altyapısını kurar. Buna, "Bektaşi Seyri Sülûğu" da denir. Bektaşiliğin ilk erkannamesini yazan Kaygusuz Abdal, ilk tüzük yapıcı olmuştur. Balım Sultan ise bu erkannameyi sonradan geliştirmiştir ve kurumlaştırmıştır. Hacı Bektaş'tan sonra tarikatın başına Abdal Musa geçmiştir. Bektaşilik; Batınilik, Hurufilik, Ahilik, Kalenderilik, Haydarilik, Melamilik gibi akımlardan etkilenmiş, hatta bazılarını kendi içinde harmanlayarak şekillenmiştir.

    Hacı Bektaş dağınık Alevi ve Alevilik türevi akımları ve toplulukları içine almış, yeniden kalıba dökmüş, Aleviliği yeniden derneştirmiş ve Alevi- Bektaşiliğin yolunu çizmiştir. Bunu da doğallıkla kurduğu tarikatıyla yapmıştır. Çevresine bir takım görevliler almış, bunların bir bölümünü kimi yerlere görevlendirerek göndermiş, oralarda "aydınlatma/irşat" çalışmaları yaptırmış, Anadolu'daki diğer Alevi ocakları ile ilişki kurarak kendine bağlamış ve onları yönlendirmiştir. Bu nedenlerle Hacı Bektaş, Alevi-Bektaşi toplumunun gözünde "piri"dir, tarikatın kurucusudur.

    Balım Sultan Alevilere göre ikinci pir (piri sani)'dir. Alevilik-Bektaşilik araştırmacısı İngiliz J. K. Birge bu süreci Alevi toplumunun yorumuna göre yapar. Ona göre; "XIII. yüzyıldan başlayarak Küçük Asya'dan ismen ait oldukları çeşitli dinlerden karışmış öğeler içeren bir tür halk dini gelişti. Hacı Bektaş'ın, harekete yardımcı olan gezginci ruhani önderlerden biri olarak giderek artan bir biçimde üstünlüğü tanındı, yalnızca Kırşehir yakınındaki köy adını ondan almakla kalmadı, fakat tüm Küçük Asya'da sayısız köyde onun adı pir olarak ünlendi. Balım Sultan'la kent içi ve yakınlarındaki tekkelerde daha yetkinleştirilmiş bir ritüel ve örgütlenme başladı. Bu örgütlenme, belirli ölçülerde çok benzer inanç ve uygulamaları sürdüren, fakat Bektaşiliğin düzenlenmiş sisteminin dışında kalan köy gruplarından farklılaştı ve daha biçimsel olarak örgütlenmiş Bektaşi Tarikatı haline geldi".


    Ben dostlarımı ne kalbimle ,
    Ne de aklımla severim...
    Olur ya... Kalp durur... Akıl unutur...
    Ben dostlarımı ruhumla severim...
    O , ne durur... Ne de unutur...


    Axtardim men seni yuxularimda..
    seninle sensiz oldum xeyallarimda..
    ömür yollarimiz ayri olsada...
    bir ömür yasadim bakislarinda...

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş