Kullanıcı Tag Listesi

Tasavvuf Aleminin Kişilikleri ÂRİF: Allah’dan başkasının sevgisini kalbinden çıkaran, O'nu gönülle bilen ve O'nun rızâsını kazanmış, ermiş, velî kimselere ârif-i billâh veya yalnız ârif denir. Künûz-ul-Hakâik'da kaydedilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmaktadır: "Her şeyin kaynağı vardır. Takvânın (haramlardan sakınmanın) kaynağı âriflerin kalpleridir." Süleymân bin Cezâ, ârif kimsenin alâmetini şöyle belirtiyor: "Susması; tefekkürü, Allah'ın büyüklüğünü düşünmesi, gördüklerinden

Bu konu 697 kez görüntülendi 0 yorum aldı ...
Tasavvuf Aleminin Kisilikleri 697 Reviews

    Konuyu değerlendir: Tasavvuf Aleminin Kisilikleri

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 697 kez incelendi.

  1. #1
    ilhan64 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    25.12.08
    Mesajlar
    53
    Konular
    35
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    0
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    431
    @ilhan64

    Standart Tasavvuf Aleminin Kisilikleri

    Tasavvuf Aleminin Kişilikleri


    ÂRİF: Allah’dan başkasının sevgisini kalbinden çıkaran, O'nu gönülle
    bilen ve O'nun rızâsını kazanmış, ermiş, velî kimselere ârif-i billâh
    veya yalnız ârif denir. Künûz-ul-Hakâik'da kaydedilen bir hadîs-i
    şerîfte şöyle buyrulmaktadır: "Her şeyin kaynağı vardır. Takvânın
    (haramlardan sakınmanın) kaynağı âriflerin kalpleridir." Süleymân bin
    Cezâ, ârif kimsenin alâmetini şöyle belirtiyor: "Susması; tefekkürü,
    Allah'ın büyüklüğünü düşünmesi, gördüklerinden ibret, ders alması ve
    Allah'ın râzı olup beğendiği şeyleri istemesidir." Bâyezîd-i Bistamî
    ise; "İrfân sâhibi, ârif odur ki: Seninle yediğini, içtiğini, seninle
    eğlendiğini, alış-veriş ettiğini görürsün; ne var ki, onun kalbi yüce
    Allah'a bağlıdır. O'ndan başka hiç bir derdi yoktur." Yine o; "Ârif boş
    yere konuşmaz, devamlı Allah’ı düşünür." demiştir. Cüneyd-i Bağdâdî de;
    "Rasûlullah efendimizin sünnetini terk edeni ve O'ndan gelen edebleri
    gözetmekte gevşeklik göstereni ârif zannetme!" îkazını yapmaktadır.

    VELÎ :Bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslâm dîninin bildirdiği gibi
    olan, Allah'ın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere velî ve bunun çoğulu
    olarak evliyâ denir. Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Biliniz ki, Allah'ın
    evliyâsı için azâb korkusu yoktur. Nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü de
    yoktur." (Yûnus sûresi: 62) buyrulmuştur. Büyük muhaddis Ebû Nuaym
    el-İsfehânî'nin Hilyet-ül-Evliyâ kitabında zikredilen bir hadîs-i
    şerîfte; "Evliyâ görülünce, Allah hatırlanır." buyrulmuştur. Sahîh-i
    Buhârî'de geçen bir hadîs-i kudsîde ise; "Evliyâmdan birine düşmanlık
    eden, benimle harb etmiş olur..." buyrulmaktadır.

    Allah'ın râzı olduğu, beğendiği kullarına, evliyâya, erbâb-ı kulûb,
    erbâb-ı dil, ibnü'l-vakt de denmektedir.Allah'ın emirlerine uyup, O'nun
    sevgisini ve zikrini gönlünden hiç çıkarmayan, gafletten uzak, Allah
    adamı kimselere, velîlere Ricalullah, Ehlullah adı da verilmektedir.

    Yahyâ bin Muâz; "Evliyânın sohbetine kavuşan, şeytanın elinden
    kurtulur, her an Allah ile berâber olur." demiş, İmâm-ı Rabbânî de;
    "Mahşerde, önce Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), sonra evliyâ-yı
    kirâmın (kuddise sirruhum), Allah'ın izni ile günâhı çok müminlere
    şefâat edeceklerini ifâde etmiştir.

    ŞEYH : Zahir ve batın ilimlerinde mütehassıs olan, yetişmiş ve
    yetiştirebilen rehber, Hakk yolunu gösterip, dîn-i İslâmı yayan,
    mürşid, üstâd, pîr mânâlarında kullanılmaktadır. Seyyid Abdülhakîm
    Arvâsî, şeyhlerin âlim olmaları ve meseleleri herkesin anlayabileceği
    şekilde çözmeleri lâzım geldiğini belirtmiş, son zamanlarda tekkelerin,
    câhillerin ellerine düştüğünü, dinden, îmândan haberi olmayanlara da
    şeyh denildiğini ifâde etmiştir. Ayrıca, bu gibi şeyhlerin sözlerini,
    işlerini din sanmanın, bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmanın çok
    yanlış olduğunu, böyle bir durumun dîni bilmemek, anlamamak olduğunu
    söylemiştir.

    En büyük üstâd mânâsına gelen şeyh-i ekber sıfatı, evliyânın
    büyüklerinden 1240 (H.638)'ta Şam'da vefât eden Muhyiddîn ibni
    Arabî'nin ünvanıdır.

    PÎR : Tasavvufî literaturde geçen kelimelerden biri de pîr
    kelimesidir. Tasavvuf yolunda rehber zât veya tasavvuf yollarından
    birinin kurucusu, şeyh, mürşid, mânâlarında kullanılmaktadır. Hâce
    Behâeddîn Buhârî; "Pîr, Allah’a kavuşmağa vesîledir. Maksûd olan
    (arzulanan, istenilen) Hak sübhânehüdür." demiştir. Abdülhakîm Arvâsî;
    "Pîr, kâmil ve mükemmil ise (yetişmiş ve yetiştiren ise) sohbeti büyük
    nîmettir ve onun bakışı devâ (ilâç) ve sözleri (sohbeti) şifâdır.
    Sohbetsiz vüsûl (kavuşmak) mümkün değildir." demektedir. Hace Muhammed
    Bâkî-Billâh pîre bağlılıkta bozukluk olursa, yükselmenin
    düşünülemeyeceğini ifâde etmiştir. Süleymân bin Cezâ; "Her işte
    pîrlerin mübârek rûhlarını vâsıta yaparak Allah’a yalvarmalı ve duâ
    etmeli." tavsiyesinde bulunmaktadır. Hayderîzâde İbrâhim Fasîh Efendi;
    "Bağlı olunan pîre, zâhiren (açıkça) ve bâtınen (gizli) îtirâz etmek,
    feyz kapısını kapatır." demiştir. Hattâ İmâm-ı Rabbânî; "Pîrini
    incitenden sen de incinmezsen, köpek senden daha iyidir." demektedir.
    Ayrıca pîrlik ve müridliğin yalnız külâh giydirmekle ve babadan oğula
    kalmakla olmayacağını, Ehl-i sünnet vel cemâat yolunu bilmek, öğretmek
    ve göstermekle olacağını belirtmektedir.

    GAVS : Arapçada imdâd etmek, yardım etmek ve kurtuluş mânâlarına
    gelen bir kelime olan gavs kelimesi, tasavvufta yüksek husûsî bir
    mertebede bulunan velî, insanlara yardıma yetişen büyük zât hakkında
    kullanılır. Molla Câmî'nin belirttiğine göre gavs denilen büyük velî
    zâta, Allah'ın izni ile insanların imdâdına yetişmesi sebebiyle bu
    lakab verilmiştir. Gavs, Muhyiddîn ibni Arabî'ye göre medâr kutbudur.
    İmâm-ı Rabbânî'ye göre ise, medâr kutbundan ayrı ve yüksek olup, ona
    yardım edicidir. Bu sebeple, medâr kutbu, birçok işlerinde ondan yardım
    bekler. Ebdâl makâmlarına getirilecek evliyâyı seçmekte bunun rolü
    vardır.

    Gavs-ı a'zam en büyük gavs (yardımcı) demek olup, tasavvufta bu
    dereceye ulaşan Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin lakabıdır. O,
    insanlara ve cinnîlere yardım eden, imdâdlarına yetişen büyük bir velî
    olduğundan gavs-üs-sakaleyn diye de anılır.

    EBDÂL : İnsanlara yardımda ve hizmette bulunan, halkın açıkça
    bilmediği ve dünyânın nizâmı (düzeni) ile vazîfeli olup bunlardan biri
    vefât edince, yerine başka bir velî bedel kılındığından yâni
    görevlendirildiğinden ve çok olduklarından, bedelin çoğulu ebdâl veya
    büdelâ kelimesi ile tanınmışlardır. İrşâd ehli yâni insanlara doğru
    yolu gösteren velîlerden olmayıp, gözlerden saklı olan bu kimselerin
    sayısının yedi, kırk veya yetmiş olduğunu Seyyid Şerîf Cürcânî ifâde
    etmiştir. Hilyet-ül-Evliyâ'da zikredilen bir hadîs-i şerîfte bunlar
    hakkında şöyle buyrulmaktadır: "Ümmetim arasında her zaman kırk kişi
    bulunur. Bunların kalpleri, İbrâhim'in (aleyhisselâm) kalbi gibidir.
    Allah, onlar sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara ebdâl
    denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile yetişmediler." Abdullah ibni
    Mes'ûd; "Yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar?" diye sorunca;
    "Cömertlikle ve müslümanlara nasîhat etmekle yetiştiler." buyurdu.

    KUTUB (Çoğulu AKTÂB ) : Evliyâlıkta yüksek derecelere ulaşmış
    mübârek, kıymetli âlimlerden bir kısmına da kutub ve bunun çoğulu
    olarak aktâb adı verilir. İşlerin görülmesine veya insanların doğru
    yolu bulmalarına vâsıta kılınan bu ulu kişilerden, dünyâ işleri ve
    madde âlemindeki olaylarla alâkalı olana Kutb-ül-aktâb, Kutb-ül-ebdâl
    veya Kutb-i medâr (medâr kutbu), din ve irşâd işi ile vazîfeli bulunana
    Kutb-ül-irşâd (İrşâd kutbu) denilir.

    Kutb-ül-aktâb, âlemin nizâmı ile alâkalanan, bolluk-kıtlık,
    sağlık-hastalık, barış-savaş, rızık, yağmur ve benzeri olaylarla
    vazîfeli kılınan, ricâl-i gaybdan yâni herkesin tanımadığı Allah adamı
    olup emrinde üçler, yediler, kırklar... diye söylenen yine bu işlerle
    vazîfeli seçilmiş insanların bulunduğu büyük velîlerdir. Büyük âlim
    İmâm-ı Rabbânî'nin bildirdiğine göre, Kutb-ul-ebdâl veya kutb-i medâr
    da denilen bu zât her zaman bulunur. Rasûlullah efendimiz zamânında da
    vardı. Fakat bunlara inzivâ (insanlar arasına karışmamak) lazımdır.
    Bunları herkes tanımaz. Hattâ bâzıları, kendilerini bile bilmezler.
    Yine İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "Kutb-i medâr, âlemde,
    dünyâda her şeyin var olması ve varlıkta durabilmesi için, feyz
    gelmesine vâsıta olur. Her şeyin yaratılması, rızıkların gönderilmesi,
    dertlerin, belâların giderilmesi, hastaların iyi olmaları, bedenlerin
    âfiyette olması, kutb-i ebdâl da denen kutb-i medârın feyzleri ile
    olur. Îmân sâhibi olmak hidâyete kavuşmak, ibâdet yapabilmek, günâhlara
    tövbe etmek ise kutb-i irşâdın feyzleri ile olur. Kutb-i ebdâlin
    (kutb-i medârın) her zamanda, her asırda bulunması lâzımdır. Âlemin
    ondan boş kalması mümkün değildir. Çünkü âlemin nizâmı ona bağlı
    kılınmıştır. Eğer bu kutublardan biri giderse (ölürse), yerine başkası
    tâyin edilir. İrşâd kutbu böyle değildir. Çünkü, âlemin rüşd, hidâyet
    ve îmândan boş olduğu zamanlar olur. Rasûlullah efendimiz, zamânının
    irşâd kutbu idi. Bu zamanda ebdâl kutbu ise hazret-i Ömer ile Üveys
    el-Karânî idiler.

    Âriflerin en meşhûru, yüksek ilimler ve mârifetler sâhibi, âriflerin
    başı olan zâta kutb-ül-ârifîn denir.Kutb-i irşâda gelince: Âlemin
    irşâdına (doğru yolu bulmasına) ve hidâyetine (saâdete ve kurtuluşa
    ermesine) vesîle kılınan velî zât, mürşîd demek olan kutb-i irşâd,
    İmâm-ı Rabbânî'nin de buyurduğu gibi, âlemin irşâdı ve hidâyeti için,
    feyzlerin gelmesine vâsıta olur. Kutb-i irşâdın her zaman bulunması
    lâzım değildir. Öyle zamanlar olur ki, âlem îmândan ve hidâyetten
    büsbütün mahrûm kalır, Rasûlullah efendimiz zamânının kutb-i irşâdı
    idi. Kutb-i irşâd ile bütün insanlara îmân ve hidâyet gelmektedir.
    Fakat kalbi bozuk olanlara gelen feyzler, dalâlet (sapıklık), kötülük
    hâline dönerler. Bu, şeker hastasına verilen kıymetli gıdâların, onun
    kanında zehir hâline dönmesine benzer, yâhut safrası bozuk olana
    tatlının acı gelmesi gibidir. Kutb-i irşâd, kâmil ve mükemmil, yetişmiş
    ve yetiştirebilen olup, ender yetişir. Asırlardan, uzun yıllardan sonra
    bir tâne bulunursa, yine büyük nîmettir. Her şey onunla nûrlanır. Onun
    bir bakışı, kalp hastalıklarını giderir. Bir teveccühü, beğenilmeyen
    kötü huyları silip süpürür.

    İmâm-ı Rabbânî, bu konuda şunları söylemektedir: "Kemâlât-ı
    ferdiyyeye de sâhib olan kutb-i irşâd, çok az bulunur. Asırlardan, çok
    uzun zaman sonra, böyle bir cevher dünyâya gelir. Kararmış olan âlem,
    onun gelmesi ile aydınlanır. Onun irşâdının ve hidâyetinin nûrları,
    bütün dünyâya yayılır. Yer küresinin ortasından arşa kadar, herkese
    rüşd, hidâyet, îmân ve mârifet onun yolu ile gelir. Herkes ondan feyz
    alır. Arada o olmadan kimse bu nîmete kavuşamaz. Onun hidâyetinin
    nûrları, bir okyanus gibi (çok kuvvetli radyo dalgaları gibi) bütün
    dünyâyı sarmıştır. O derya sanki buz tutmuştur. Hiç dalgalanmaz.O büyük
    zâtı tanıyan ve seven bir kimse, onu düşünürse, yâhut o, bir kimseyi
    sever, onun yükselmesini isterse, o kimsenin kalbinde, sanki bir
    pencere açılır. Bu yoldan, sevgisi ve ihlâsına göre o deryâdan, kalbi
    feyz alır. Bunun gibi, bir kimse, Allah’ı zikrederse ve bu zâtı hiç
    düşünmezse meselâ onu tanımazsa, yine ondan feyz alır. Fakat birinci
    feyz daha büyük olur. Onu inkâr eder, beğenmezse, yâhut o büyük zât bu
    kimseye kırılmışsa, Allah’ı zikretse bile rüşd ve hidâyete kavuşamaz.
    Ona inanmaması veya onu incitmiş olması, feyz yolunu kapatır. O zât,
    bunun istifâdesini istemiş olsa bile, onun zararını istemese bile,
    hidâyete kavuşamaz. Rüşd ve hidâyet, var görünür ise de, yoktur.
    Faydası çok azdır. O zâta inanan ve sevenler, onu düşünmeseler ve
    Allah’ı zikretmeseler bile, yalnız sevdikleri için, rüşd ve hidâyet
    nûruna kavuşurlar."

    EVTÂD : Evliyâdan (Allah'ın sevdiği kıymetli kullarından) ve
    ricâl-ül-gaybdan (açıkça bilinmeyen velîlerden) mübârek dört zât vardır
    ki, büyük âlim ve velî Mollâ Câmî'nin ifâde ettiğine göre bunlar,
    dünyânın dört tarafında bulunurlar. Her biri bulunduğu yerde dünyevî
    bakımdan huzûr ve râhatlığı sağlamakla vazîfelidir. Evtâddan dünyânın
    doğu tarafında bulunan zâtın ismi Abdülhayy, batıdakinin ismi
    Abdülalîm, kuzeydeki zâtın ismi Abdülmürîd, güneydekinin ismi ise
    Abdülkâdir'dir (r.aleyhim).

    Allah'ın velî kullarından tanınmayan, bilinmeyen ve gizli olan bâzı
    mübârek kimseler daha vardır ki, Şeyhülislâm Molla Câmî'nin
    belirttiğine göre, insanların imdâdlarına yetişip, işlerinde dara
    düştükleri zaman yardımcı olan ve onların belâlardan korunmasına sebeb
    olan bu insanlara nücebâ denilmektedir.

    HAVASS : Avâm kelimesinin zıddı olan ve hâslar, seçkinler, büyükler
    demek olan havâss, ilim ve tasavvufta, avâm ve mukallid hâlinden
    kurtulup, ictihâd ve velâyet mertebesine yükselen seçkin zâtlardır.
    İmâm-ı Gazâlî'nin buyurduğu gibi, sultanlar, milletin mal, can ve
    ırzlarını zâlim ve haydutlardan korudukları gibi, havâss da avâmın
    (dînî ilimlerden haberi olmayan câhillerin) îtikâdını (inancını)
    bid'atçilerin (sapıkların) şerlerinden, kötülüklerinden korurlar. Ebû
    Osman Mağribî'nin belirttiği gibi, bunlar iyi amelleri (güzel işleri)
    kendinden değil, Rabbinden bilirler.

    MURAD : Murâd , cemal makamlarına riyazet ve mücahede ile değil
    ilahi iradenin şefkatiyle götürülür ve sıkıntı çekmeden, yakınlık
    derecelerine ulaştırılır. Tasavvuf yolunda bulunanlardan, sıkıntı ve
    eziyet çekmeden Allah'ın yardım ve dilemesi ile yüksek makamlara
    kavuşan ictibâ yolunun sâlikleri (çekilen talebeler) murâdlar diye
    isimlendirilir. İmâm-ı Rabbânî, murâd olunanların başının ve
    sevilenlerin önderinin Muhammed aleyhisselâm olduğunu ifâde buyurmuştur.

    ÜVEYSİ : Mürşidi bulunmakla berâber, ayrıca vefât etmiş bir büyüğün
    rûhâniyetinden faydalanan, yardım ve terbiye gören zâta üveysî, bu
    yolla kemâle ermeye, olgunlaşmaya da üveysîlik denir.

    Abdülhak-ı Dehlevî, Peygamberler ve evliyânın vefâtlarından sonra,
    onlardan yardım istemeye, âlimlerin câiz, olabilir dediklerini,
    tasavvuf büyüklerinin, bunun doğru olduğunu bildirdiklerini ifâde
    etmiş, büyüklerden birçoğunun üveysîlik yoluyla yükseldiklerini
    söylemiştir. İmâm-ı Rabbânî de, Bahâeddîn-i Buhârî'nin üstâdının Seyyid
    Emîr Külâl hazretleri olduğunu, fakat ayrıca Hâce Abdülhâlık
    Gücdüvânî'nin rûhâniyetinden istifâde ettiği için aynı zamanda üveysî
    olduğunu zikretmiştir.

    MUHLAS : Uğraşmadan, zorlamadan, külfetsiz ele geçen ihlâs devamlı
    olup, hakkal-yakîn mertebesinde ele geçer. Devamlı ihlâs sâhibi, her
    şeyi Allah'ın rızâsı için yapan muhlastır. Muhlas olana, ibâdet yapmak,
    tatlı ve kolay olur. Çünkü bunlarda, nefislerinin arzûsu ve şeytanın
    vesvesesi kalmamıştır. Böyle ihlâs, insanın kalbine ancak bir velînin
    kalbinden gelir. Muhlaslar ile, ihlâsı çalışarak elde eden muhlisler
    arasında fark çoktur. İlim ve amele dâir öğrenmekle, anlamakla hâsıl
    olan kelâm ilminin bilgileri, tasavvuf yolunda ilerleyenlerde keşf yolu
    ile hâsıl olur, ele geçer. Ameller, ibâdetler kolayca, seve seve
    yapılıp, nefis ve şeytandan hasıl olan tembellik ve gevşeklik kalmaz.
    Günâhlar, harâm olan şeyler çirkin, iğrenç görünür. Âyet-i kerîmede
    meâlen buyruldu ki: "İblis, senin mutlak kudretine and olsun ki,
    onlardan (Allah'ın kullarından) muhlas olanlar hâriç hepsini
    azdıracağım, dedi." (Sâd sûresi: 82-83).

    MUKARRABÎN : Allah’a yakın kullar, yakınlaştırılmışlar mânâsına
    gelir. Hadîs-i şerîfte; "Ebrârın iyilik olarak yaptıkları, mukarrebler
    yanında günâh olur." buyrularak onların dereceleri belirtiliyor.
    Cenâb-ı Hak, Kur'ân-ı kerîmde meâlen; "Îmânları ileride olanlar,
    Allah'a yaklaşmakta ileride olanlardır. Bunların hepsi mukarreblerdir."
    (Vâkıa sûresi: 10) buyurmaktadır. İmâm-ı Gazâlî onları şöyle târif
    etmektedir: "Mukarrebler, Allah için olmayan her şeyden, yemekten,
    içmekten, yatmaktan, konuşmaktan sakınırlar. Bunlar, din için niyet
    etmedikçe hareket etmezler. Yemeleri, ibâdete lâzım olan aklı ve
    kuvveti bulmak niyeti iledir. Her şeyleri Allah içindir."

    İmâm-ı Rabbânî de, bunlar hakkında şöyle buyurmaktadır: "Mukarrebler
    asla yakın olanlardır. Rahat ve rahmet bunlar içindir. Kıyamet gününün
    korkusundan emîn olanlar bunlardır. Kıyâmetin dehşetinden, başkaları
    gibi ürkmezler."

    MÜCEDDİD : İslâm dînini kuvvetlendiren, bid'atleri yâni İslâm dinine
    sokulmak istenen reformları, hurâfeleri söküp atan ve sünnetleri ortaya
    çıkaran âlimlerdir. Sünen-i Ebî Dâvûd'da zikredilen bir hadîs-i
    şerîfte; "Her yüz senede bir müceddid zâhir olur (ortaya çıkar).
    Ümmetimin işlerini yeniler." buyrulmuştur. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî
    Serhendî'nin beyânına göre; "Bu ümmet, ümmetlerin en iyisi olduğu ve bu
    ümmetin Peygamberi, peygamberlerin sonuncusu olduğu için, bunların
    âlimlerine, İsrâiloğullarının peygamberlerinin mertebesi verilmiştir.
    Peygamberlerin vazîfeleri, bu âlimlere yaptırılmaktadır. Bunun için,
    her yüz sene başında, bu ümmetin âlimleri arasından bir müceddîd
    seçilir. Hele bin sene geçince, geçmiş ümmetlerde bir ülülazm Nebi
    (veya resûl) gönderildiği ve onun işi bir nebîye (her yüz senede bir
    gönderilen peygambere) bırakılmadığı gibi, bu ümmette de, tam bilgili
    bir âlim seçilir. Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ülülazm peygamberlerin
    işini yapar."

    Mîr Hüsâmeddîn demiştir ki: "Rüyâmda Rasûlullah efendimizi gördüm.
    Bir minber (câmilerde hutbe okunan yer) üzerinde, İmâm-ı Rabbânî
    hazretlerini medh ederek (överek) şöyle buyurdu: "Ümmetim içinde onunla
    iftihâr ediyorum (övünüyorum). Allah onu, ümmetim arasında müceddîd
    kıldı."

    Müceddîd-i elf-i sânî, hicrî ikinci bin yılın yenileyicisi İmâm-ı
    Rabbânî hazretleri için kullanılan bir tâbirdir. Muhammed Hâşim-i
    Keşmî'nin ifâde ettiğine göre, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine ilk defâ,
    müceddîd-i elf-i sânî ismini veren, zamânının en büyük âlimlerinden
    Abdülhakîm-i Siyâlkûtî'dir.

    Abdullah-ı Dehlevî demiştir ki: "Sultanlar içinde Ömer bin
    Abdülazîz, din bilgilerinde İmâm-ı Şâfiî, tasavvufta (bir müslümanın
    İslâm ahlâkı ile ahlâklanması için lâzım olan bilgileri ve yolları
    öğreten ilimde) Mârûf-i Kerhî, esrâr (sırlar, gizli şeyler)
    bilgilerinde İmâm Muhammed Gazâlî, feyz vermekte ve kerâmetler
    göstermekte Abdülkâdir-i Geylânî, hadîs ilminde Celâlüddîn-i Süyûtî,
    tarîkat, hakîkat ve akâid (yâni inançla ilgili bilgilerin)
    inceliklerini açıklamakta ve kalplere akıtmakta İmâm-ı Rabbânî
    Müceddîd-i elf-i sânî Ahmed Fârûkî Serhendî, müceddîd idiler. Hepsi de,
    İslâmiyet'in yayılmasına, kuvvetlenmesine hizmet etmişlerdir.

    Şah-ı Dehlevî, İmâm-ı Rabbânî'yi şöyle tanıtmaktadır: "İmâm-ı
    Rabbânî Müceddîd-i elf-i sânî, derin âlim, büyük velîydi. Müctehid yâni
    Kur'ân-ı kerîm ve hadîs-i şerîflerden hüküm çıkaran bir âlimdi. İslâm
    âlimlerinin gözbebeğidir. Âlimlerin önderi, velîlerin baş tâcıydı.
    Rasûlullah efendimizin güzel ahlâkını açıklayan bir deryâdır. İmâm-ı
    Rabbânî'yi sevenler, mümin ve müttekî olanlar yâni haramlardan
    kaçanlardır. Sevmeyenler münâfıklar, yâni içi dışı başka, iki yüzlü
    olanlardır. İslâm memleketleri, hazret-i Müceddîd'in feyz ve nûrları
    ile doldu. İnsanda bulunacak her üstünlüğü, Allah, İmâm-ı Rabbânî
    müceddîd-i elf-i sânî hazretlerine vermiştir. Vermediği yalnız
    peygamberlik makâmı kalmıştır."

    RİCAL-İ GAYB : Her devirde bulunan, fakat herkesçe tanınıp
    bilinmeyen ve görülmeyen, Allah'ın emirlerine tam olarak uyan mübârek,
    büyük zâtlar, ricâl-i gayb adıyla isimlendirilmektedir. İmâm-ı Rabbânî,
    Nûr Muhammed Püntî'nin ricâl-i gaybden olduğunu söylemektedir.

    ÂBİD: Sözlük anlamı çok ibadet eden, kulluk görevlerini yerine
    getirmede noksansız olmağa çalışandır. Miftâh-un-Necât'ta zikredilen
    bir hadîs-i şerifte; "Allah'ın harâm kıldığı (yasak ettiği) şeylerden
    sakın ki, insanların en âbidi olasın." buyrulmuştur.Her insan, kulluk
    vazîfelerini yapmak için yaratıldı. Onun için herkes, Allah’ı yaratıcı,
    kendisini yaratılmış bilmelidir. Bir kimsenin, Allah’a kul olması için,
    O'ndan başka şeylere kul olmaktan ve bağlanmaktan tam kurtulması
    lâzımdır. Bunun için büyük âlim ve velî İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî
    Serhendî vilâyet yâni evliyâlık mertebelerinin sonunun, en yükseğinin
    abdiyyet (kulluk) makâmı olduğunu ifâde etmiştir.

    ZÂHİD : Dünyâya düşkün olmayan, şüpheli olur korkusu ile mübâh
    olanların (yâni izin verilenlerin, helâl olanların da) çoğundan sakınan
    kimse mânâsına gelen zâhid, İmâm-ı Rabbânî'nin ifâdesine göre, dünyâya
    gönül bağlamadığı için, insanların en akıllısıdır. Berîka'da geçen bir
    hadîs-i şerîfte; "Allah, bir kulunu severse, onu dünyâda zâhid,
    âhirette râgıb (rağbet eden, isteyen) yapar. Ayıplarını ona bildirir."
    buyrulmuştur.

    Kaynak: Tasavvuf ve Sufiler


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Tasavvuf Aleminin Kisilikleri

          Kategori: Tasavvuf

          Konuyu Baslatan: ilhan64

          Cevaplar: 0

          Görüntüleme: 697


Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş