Kullanıcı Tag Listesi

İNSAN NEDİR? Doğadaki diğer biyolojik canlılarda olduğu gibi varolduğu yaşam serüveninde bir çok evrimsel süreçten geçmiştir insan… Ayakları üzerinde durabilmiş, maddeye şekil verip tasarımlar yapabilmiş, elleri ile üretebilmiş ve tüm bunların sonucunda kendini bir bütün olarak ifade edebilecek sanatı ve kültürünü oluşturmuştur. Belki de bu şekilde yaşamı anlamayı, kendini duyumsayabilmeyi öğrenebilmiştir. Ama asıl önemlisi, kendini bir varlık olarak algılama becerisini gösterebilen bilinen

Bu konu 907 kez görüntülendi 1 yorum aldı ...
insan nedir?(genel kültür) 907 Reviews

    Konuyu değerlendir: insan nedir?(genel kültür)

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 907 kez incelendi.

  1. #1
    Mu®@T - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.07.08
    Yaş
    40
    Mesajlar
    783
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    32
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    410
    @Mu®@T

    Standart insan nedir?(genel kültür)


    İNSAN NEDİR?


    Doğadaki diğer biyolojik canlılarda olduğu gibi varolduğu yaşam serüveninde bir çok evrimsel süreçten geçmiştir insan… Ayakları üzerinde durabilmiş, maddeye şekil verip tasarımlar yapabilmiş, elleri ile üretebilmiş ve tüm bunların sonucunda kendini bir bütün olarak ifade edebilecek sanatı ve kültürünü oluşturmuştur. Belki de bu şekilde yaşamı anlamayı, kendini duyumsayabilmeyi öğrenebilmiştir. Ama asıl önemlisi, kendini bir varlık olarak algılama becerisini gösterebilen bilinen tek varlık olmuştur. Sancılı bir süreçtir bu…Eski Hint kültüründe, insan bütün canlılarla kendini bir algılar. Bu düşünüşe göre doğada canlılar birbirlerine bağlı olarak bir aradadır. Klasik Yunanda ise insanın düşünce ve duyguları ile diğer canlılardan ilk kez ayrıldığı görülmektedir; İnsana özgü olan akıl ile insan kendisini diğer varlıkların önüne çıkarır ve bir noktada tanrılıkla bağlanır (Logos). Descartes’ da insan aklı ile tanrısallık bir arada algılanır. Dünyanın varlığından tanrıya giden yol bırakılıp, Tanrılıkta kökünü bulan, bilen aklın ışığından dünyanın çıktığı şeklinde bir sonuçlanmaya varılır. İbni Sina’dan Spinoza’ya ve Hegel’e kadar gelen panteizm, insan tini ile Tanrısal tinin özdeşliğini ana öğretilerden biri haline getirmiştir. Artık insanın tinsel farklılığı irdelenmektedir. Leibniz bunu daha da ileri götürmüştür. Ona göre insan kendinde bir tür küçük tanrıdır.

    Tarih boyunca kendi üzerindeki bilincinin gelişip artmasıyla insan artık kendisinin kim olduğu, bu evren içerisinde yerinin ne olduğu sorularını da sormaya başlamıştır. Scheler’e göre insanın bu sorgulamaları onu birçok sonuca götürmüş, bu sonuçların etkileri de kendisini insanlık tarihi olarak ortaya koymuş olduğundan, tarihte ortaya çıkan insanlıkla ilgili ide’leri beş farklı ana madde üzerinde toplamıştır;

    Scheler, özellikle Yahudi ve Hıristiyan geleneğine bağlı olan çevrelerin, dinsel inancın insan üzerindeki ide’si ile algılanan insan düşüncesini dile getirir. Tanımlanan bu ilk ide, Tanrı tarafından yaratılan bir çift insan tasarımının (Adem- Havva) insanlık üzerinde kendisi hakkında bıraktığı etkidir. Bu düşünceye göre, insan daha doğuştan günahkardır. Çünkü aklı ve özgür iradesiyle işlediği günah sonucu Tanrı tarafından cennetten kovulmuştur. İnsanın aklı sayesinde ulaştığı Tanrı kavramı, yine bu aklın, Tanrıyla ama temelde kendisiyle çatışması olarak belki de insanlığın yarattığı ilk mitos biçiminde ortaya çıkmış olması gerçekten çok ilginçtir.

    İnsanlık üzerinde en çok kabul gören ikinci ide “Homo sapiens” ide’sidir. Yunanlıların ulaştığı bu düşünce, insanın bir “akıl varlığı” olduğudur. Bu düşünce ilk olarak Anaksogoras tarafından dile getirilmiş, Platon ve Aristoteles tarafından da felsefi biçimde açıklanmaya çalışılmıştır. Aristoteles’e göre “Anima rationalis” ide’si yani aklın yolundan giderek bilgi ağacını tanıma ve cennetten kovulma düşüncesi sonraları Hıristiyan felsefesinde de insan özünün “Anima rationalis” ide’si ile tanımlanmasını doğurmuş, bilgi ile günah bir arada algılanır hale gelmiştir. Homo sapiens ide’si insanı hayvandan ayıran bir özelliktir. Akıl aracılığı ile insan varolanı olduğu gibi tanımaya, Tanrıyı, evreni ve kendini bilmeye elverişli hale gelebilmiştir. Aristoteles’ten Kant’a homo sapiens ide’sini kabul eden hemen bütün filozoflar için insan Tanrıca bir etmendir. İşte bu etmen, kaosu kozmos’a çeviren şey ile ilkece aynıdır. Bu durum ise “aklın değişmezliği” tartışmalarına neden olmuştur . Hegel tarafından yadsınmış olan aklın değişmezliği ona göre eksik bir bakış açısıdır. Hegel tarihi aklın ürünlerinin bir toplamı olarak değil, insanlık tininin bir biçimlenmesi olarak görür. Tarih ona göre, Tanrılığın insanın ideler dünyasında anlaşılması ve kendi kendisinin farkına varılmasının meydana getirdiği sürecin adıdır.

    İnsan üzerindeki üçüncü ide, naturalist, pozitivist, ve daha sonra pragmatist öğretilerin kabul ettiği “homo faber” ide’sidir. Bu düşünceye göre insan temelde hayvanlardan çok da farklı olmayan bir “içgüdü varlığı”dır. Bacon, Hume, Spencer gibi pozitivistlerin insan anlayışları, onun içgüdü varlığı olduğu yönündedir. Çalışan, konuşan, alet yapan, aklını ve mantığını ancak uğraşları ile kuran bir varlıktır insan. Özde düşünen değil yapabilen, şekil veren, üretebilendir.

    İnsan için ortaya atılan dördüncü ide ise, onun tarih içerisindeki soysuzlaşmasına değinir. Bu görüş, evrimleşme sürecini tamamlayamayan insanın bu eksikliğini giderebilmek üzere varolmak için üretmek zorunda olduğu aletleri kullanma gereksiniminden bahseder. Evrimsel olarak genetik yapılanmasını doğa ile uyumlu hale getiremeyen insan yok olması gereken bir canlı türüdür. Ancak bu yok oluşu o kendi tinsel yapısı ve aklı ile aşmıştır

    İnsan üzerine günümüz felsefesinde ortaya konan beşinci ide Scheler’e göre kendisini öylesine mağrur ve baş döndürücü bir yüksekliğe koymuştur ki artık insan, üst insan kimliği ile karşılaştırıldığında “utanç verici” bir varlıktır. Üst insan tek sorumlu olan bir efendidir. Yaratıcıdır. Tarihin kendisinde anlam bulduğu yegane varlıktır. Özde ortaya konan bu ateizm kavramı, insanın bir kişi olması için teist Tanrı kavramının varolmaması gerekliliği esasına dayanır. Hartman’a göre insanın dışında bir varlığın geleceği belirlemesi özgür ve kendinden sorumlu bir varlık olarak insanı ortadan kaldırır.

    İnsanın insan hakkında düşünce tarihinde söylediği yığınla söz ve ürettiği çok sayıda düşünceden sonra vardığı nokta aslında bir yere varamamış olmasının yarattığı içsel çelişkidir. Tarih boyunca insanın aklı ve tinsel yapısıyla ulaştığı Tanrı kavramı, yine aynı akıl tarafından yok edilebilmektedir. Ama asıl paradoksu oluşturan, Tanrıyı reddedebilen insanın, evrende kendisini farklı bir yere koyarken ve insanı tanımlarken, Tanrıyı algılamasını sağlayan tinsel özelliğini her şeye rağmen ortaya koyma çabasıdır. Dolayısıyla aslında insanoğlu bilir ki, Tanrıyı anlamak insana özgüdür ve insanca bir eylemdir. Özetle, bu bir çıkmaz sokaktır. Bu durum ise yaşadığımız çağda, kendi ürettiği en büyük soruya yanıt bulduğunu kabul eden insanı başka açmazlara götürür. İşte böylesi bir durumda da sorulması gereken temel soru, düşünen insanın felsefi “uyanış” ını reddeden çözümlerin oluşturduğu problemlerin neler olabileceğidir?

    Bir yanda, Tanrıyı sorgulayarak ondan bir şekilde uzaklaşmayı becermiş insan gerçeği vardır. Tanrıyı anlamayı düşünsel boyutta artık gerekli bulmayan insan, varoluşunu anlamak, kendini bilmek adına girdiği bu savaştan vazgeçerek ve tinsel yapısından tekrar koparak bir anlamda insanlığından uzaklaşmakta mıdır? Evet…yanıtlanması zor bir sorudur bu. Ancak insan olma bilinci ve kişi olma sorumluluğu insanı tam anlamıyla tüketmiştir. Belki de bu yüzden vazgeçmiştir günümüz insanı. Yenilmiştir. 19. yüzyıl sonrası ortaya çıkan bilimselci anlayışın faydacı bir bakış açısıyla bütünleşerek değerlendirme ölçütü haline gelmesi başka hangi nedenlerden dolayıdır? Tanrıya insanlaşması için gereksinimi olan insanın onu reddedemeyip göz ardı etme çabasıdır bu. Artık gerçek, sadece denenebilir ve tekrar edilebilir doğruların kendisidir.

    Öte yanda ise, sanki başka bir dünyada aynı süreç, tanrıyı değil kurallarını yaşamak adına koşulsuz ve sorgusuz bir inancı önermektedir. Çünkü yine yanıtın bulunduğu kabul edilmiştir. Ancak sorunun yanıtını kim vermiştir? soruyu soran akıl mı? Yoksa aklın bulduğu Tanrı mı? Neden artık insanın tinselliği bir yerden sonra gereksiz yada yetersiz bulunabilmektedir? Sanırım yanıtımız ne olursa olsun, bu düşüncenin, sonuçları açısından yine benzer bir şekilde, insanı, sorgulamama noktasına getirebilmesi oldukça düşündürücüdür.

    Günümüz dünyasında felsefi eğitim konusunda niçin eksik kalınmıştır? Neden ısrarla felsefi düşünceden bilinçli bir şekilde uzaklaşılmakta, bahis konusu edilmemektedir? Öyle görünüyor ki bu durum günümüz dünyasını belirleyen değerlerle, anlayışlarla ve görme açılarıyla ilgilidir. Artık “insan olma bilincinin” rafa kaldırıldığı 21. yüzyılın başlarında “humanitas” idealinin üst bir noktası olarak insan hakları düşüncesine ulaşabilmiş olan insanın, bu hakların ihlalinin önüne neden geçemediği de kanımca son derece açıktır. Felsefi bilginin temeli olarak bağımsız ve yaratıcı düşünmenin zayıfladığı, kendini dar çevresinden soyutlayarak bir bütün olarak algılayabildiği “theoria” yönünü yitirdiği, bilginin, bütünlüğü olmayan ve birbirinden kopuk uzmanlıklarla sınırlandırıldığı dünyamızda insanın kendini anlama çabası, faydacı anlayışından dolayı son derece gereksiz bulunmaktadır. İşte bu yüzden toplum bilimcilerin ısrarla sorgulamaya ve anlamlandırmaya çalıştığı insanın etik anlayışı yok olma sürecine girmiştir. İşte bu yüzden günümüz Türkiye’sinde temel eğitimin üzerinde böylesine hesaplar yapılmakta, “kişi” olabilecek kuşakların, yönetenlerin faydacı anlayıştan kaynaklanan çıkarları uğruna, sorgulayamayan “sürü insan”lar haline gelebilmesi için elden gelen her çaba sarf edilmektedir. Ve işte bu yüzden, tüm teknolojik avantajlarına rağmen günümüz insanı için “İNSAN OLMA SORUNU” ve “İNSAN NEDİR?” sorusu daha önemli hale gelmiş, onun insanlaşması için temel gerekliliğin yanıtın kendisinde değil sorulan sorunun oluşturduğu eylemde, yani “ARAMAK” ta olduğu inanıyorum ki daha da belirginleşmiştir.

    Oğuz ÇİLİNGİR
    25.01.2004

    KAYNAKLAR

    Akarsu, B.: Kişi kavramı ve insan olma sorunu, İnkilap, 1998.

    Güvenç, B.: İnsan ve kültür, Remzi kitabevi, 1999.

    Kuçuradi, İ.: Neitzsche ve insan, Türkiye Felsefe Kurumu, 1999.

    Kuçuradi, İ.: Yüzyılımızda insan felsefesi, Türkiye Felsefe Kurumu, 1997.

    Kaufmann, W.: İnsanı anlamak, İdea yayınevi, 1997.

    Hume, D.: İnsan doğası üzerine bir inceleme, İdea yayınevi, 1997.

    Adler, A.: Yaşamın anlamı, Panel yayınları, 2003.

    Ürek, O.: Toplumsal düzeni oluşturmaya ilişkin üç yaklaşım: Kant, Popper ve Sartre, U.Ü Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler dergisi, Sayı:4, 2003/1.

    Frankl, V.E.: İnsanın anlam Arayışı, Öteki yayınevi, 2000.

    Hançerlioğlu, O.: Düşünce tarihi, Remzi kitabevi, 1999.


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: insan nedir?(genel kültür)

          Kategori: Atış Serbest

          Konuyu Baslatan: Mu®@T

          Cevaplar: 1

          Görüntüleme: 907


  2. #2
    Mu®@T - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    31.07.08
    Yaş
    40
    Mesajlar
    783
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    32
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    410
    @Mu®@T

    Standart yazar ;Afşin Selim'e göre

    Zor Bir Soru: İnsan Nedir?

    İnsan olduğumuzu söyleriz de, “insan nedir” sorusuna cevap veremeyiz. İfade ve anlamlandırma gibi hususlarda zorluk çekeriz, beceri gösteremeyiz. Veyahut, iç gözümüzün yaşadığı körlük, dilimize yansır, cevapsızlıklarla yaşamamıza sebebiyet verir. Böyle de çelişkili yanlarımız vardır.
    “İnsan nedir” sorusunun cevabı; iki ayaklı, iki gözlü, iki kulaklı, tek burunlu, saçı başı olan yaratık değildir. Şayet aynı özellikler hayvanlarda da vardır. Ve yaratılışı itibariyle insanlar ve hayvanlar farklı özelliklere sahip olmakla birlikte, anlam ve mânâ gibi değer içerikli şeyler noktasında farklılık göstermektedirler. İnanmış olduğumuz veyahut inandığımızı ifade ettiğimiz inanç sistemine göre bu böyledir. İnsan hayvandan üstündür. Bir de insani bir bedene sahip olup, insan olduğunu söyleyen, insani özelliklerini kaybetmiş olanlar vardır ki; onlar da hayvandan aşağı olarak nitelendirilir. Hatta diyebiliriz ki, hayvandan aşağı bile olamayanlar mevcuttur. Hayvanların bile yapmakta çekinceli, tedirgin kaldığı fiili hareketleri; insan görünümlü yaratık kendisini “başıboş” zannederek yapar, utanmaz, daralmaz, rahatsızlık duymaz.
    Günümüzde, zaman olgusunu insanın gelişimiyle eşanlamlı kullanıp, zamanın arkasına sığınarak, ilerici-gerici gibi çelişkili tartışmaların içerisinde “sözde/güya ilerici tavır” takınanların geriyle bitmek bilmez savaşları devam etmektedir. Halbuki, ne güzellikler vardır aşağıladıkları gerilerde… Bilmezler ki, görmezler ki… Esiri ve kölesi oldukları maddeler dünyası onlara tatmin edici cevap veremediği için ruhi sıkıntılara gebe yaşarlar. Halbuki reçete bellidir, fakat, kurtuluş reçetesine inat yaşadıkları için ona yaklaşmaktan ar ederler. Tarih boyunca onunla çatışmışlardır. Yetiştikleri kültür; sorgulamanın da bir sınırı olduğunu unuttuğu için(unutmak suçtur çoğu kez), ölçüsüzlüğü ve dengesizliği hayat felsefelerinin dişlisi haline getirmiştir. “Topal kalmaya” mahkûmdurlar. Ölüm kapıya dayanır, gerçekle yüzleşirler; yine de inatları devam eder.
    İnsanı yalnızca “akıl” ile tarif etmeye kalkanlar, aklında bir “araç” olduğunu unuturlar. Şayet, aslında kendileri akıl dediğimiz şeye haksızlık etmektedirler. “İnsan nedir” sorusuna cevap verebildiğini zannedenler, ne gariptir ki, merkeze insanı koyarak, insana hizmet ettiklerini sanmaktadırlar. Hayır, henüz cevabını veremedikleri sorunun merkezine insan koymakla, yalnızca şekilden öteye gidemedikleri açık ve seçik olmak kaydıyla ortadadır. Hümanizm de ne ola ki! İnsan “aklını ve ruhunu” sömüren kavramlar yalnızca kandırmacadır. Bir nevi oyundur ve bazı oyunlar da pek sevimli olmayabilir, hatta tehlike içerikli olanları da mevcuttur(Bkz: Kibrit).
    Sadece “akıl” tatmin edebilir mi?
    O, yarattığı insana yeryüzünün efendisi olma vazifesini yüklerken, insan vazifenin esaslı ve mühim tarafını unuttu. Halbuki insan “yalnızca O’na kul olabilmeliydi”. İnsanoğlu eşyaya hükmettiğin düşünerek, zamanla eşyanın kendisine hükmetmesine müsaade etti. İnsan; esir düştü, köleleşti, metalaştı. İnsan hep aşırılaştı, ölçüsüzleşti, dengesini yitirdi. Ayrılıklar, parçalanmalar, bölünmeler yaşadı. “Birlikten” uzaklaştı!
    İnsan kimi zaman sadece aklına güvendi. Manevi duygularını terk etti, dışladı. Halbuki akıl denilen o zenginlik; kaostan, bunalımdan, sıkıntıdan kurtulmanın müjdecisiydi. Ama o akıl bir taraftan kurtuluş reçeteleri sunarken, diğer taraftan “hapsedici bir özellik de” taşıdı. İnsan, aklı ne yazık ki “köstek” haline getirdi.
    İnsan sadece aklıyla tatmin olabileceğini düşündü. Diğer taraftan da, akla karşı, kin ve garez duymaya başladı, aklı dışladı. Bu da, bu dünyayı unutturan, afyonlaştıran mistik inançların oluşmasına zemin hazırladı. Sonuçta insan; unutan, ölçüsünü yitiren, dengesizleşen varlık haline geldi. İnsan insanlıktan çıktığı andan itibaren ruhunu kaybetti. İnsan boşluktaydı artık. Kendini aramaya kalktı, kalktıkça dirilmeye çalıştı, dirilmeye çalıştıkça var olduğunu zannetti, zannettikçe arayışını yitirdi, yitirdikçe modern çağın putlarına esir düştü. İnsan, kendisini “ileri insan” görmeye başladı, fakat, “cennet terbiyesinden geçen” Hz. Adem, Hz. Havva ve çocuklarından daha medeni olabildi mi?
    Dünya; iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin, esir-hür, sınırlı-sonsuz, hayır-şer, mazlum-zalim, hak-batıl, zulüm-adalet gibi “karşıtlıklar” barındırıyordu. İnsan, kavgasını vermeliydi. Şayet, akılda bize bunu söylemeliydi. İnsan; tercih yapmalı, seçici olmalı, ölçülü davranmalı, dengelerini kaybetmemeliydi. İnsana “akıl ve ruh” sunulmuştu, insan bunun değerini bilmeliydi. İnsan, aklı tehlikeli bir vaziyete dönüştürmemeliydi. Hem “hayır” hem de “şer” vardı onda. İnsan o yüzden “bilmeliydi”, inandığı ve kavradığı müddetçe seçici davranıp, taraf olabilmeliydi. O halde insan; insan olabilmeli, insan kalabilmeli, insanı tanıyabilmeli ve en mühimi: “Yalnızca O’na kul olabilmeliydi!” Oldu mu?
    Modern çağın putları
    Kimileri için zaman denilen olgu devam ettikçe, ilerledikçe; insanlık da gelişiyor, ilerliyor. Şayet, günümüz insanını tahlil etmeye kalktığımızda, bu tür düşüncelerin çeşitli çelişkileri içerisinde barındırdığını gözlemliyoruz.
    Mesele; insan insan olabiliyor mu, insan insan kalabiliyor mu, insan insanı tanıyabiliyor mu, insan “insan nedir” sorusuna cevap verebiliyor mu…
    Günümüz insanı, geçmişe “geri” diyor, geçmişte yaşananlara “hor” bakıyor, çoğu kez onu aşağılayabiliyor, geçmişte yaşananları yalnızca tuhaf bir kibir ile yorumlamaya kalkıyor. Peki, gelecek bahsi açıldığında neden değişim gösteriyor? Hayran bakışlarla seyretmeye kalkıyor geleceği, onu merak ediyor, ona adeta tapabiliyor. Çünkü gelişme, teknoloji ile bir tutuluyor. O makineyi yönlendirdiğini, makinenin efendisi olduğunu zannediyor. Halbuki “gelişiyoruz” diyerek sığındığı zaman, işte o zaman, ilerledikçe gelişen insan olduğunu iddia eden canlı, makinenin emrine giriyor, itaat ediyor. Zannediliyor ki, teknolojinin mesafe almasıyla, günümüz insanı “insan nedir” sorusunun cevabını buluyor. Hayır, insan olabilmenin kıstasları makinelerin, robotların, metal yığınlarının içerisinde değildir! Şayet, insan robot değildir. Onu “hür insan” olmaktan çıkararak, günümüzün çeşitli teknoloji mabetlerine hapsetmeye kalkmak, insanın kendisine uyguladığı bir zulüm değilse, nedir…
    Aklına güvenen günümüz insanı, olayları yalnızca aklıyla tahlil etmeye kalkarak, pozivitist pozlar veriyor. Evet, aslında yalnızca pozdan ibaret hepsi. -Şüphesiz burada “akıl” denilen o zenginlik hor görülmüyor, anlatılmak istenen farklı.- Yalnızca aklına güvendiğini söyleyen günümüz insanı, modern çağın putlarını içinde barındırmıyor da, ne yapıyor… Saymaya gerek var mı o putları: Akıl, teknoloji, para, sermaye, mal, mülk, koltuk, şan, şöhret… Unutmamak gerek; bazen de devlet, bazen de içinde yaşanılan toplum putlaştırılıyor. Sorgu yok, sûal yok, yalnızca kör bir itaat var! Materyalizm, insanlığa; fert, devlet ve toplumun bir ilah olarak görülmesi dayatmasını yapıyor. Materyalist bakış açısına göre bu böyle. (Bakınız: Faşizm, Komünizm, Liberalizm.) Şahit oluyoruz ki, insanlık henüz –izm lerin zindanından kurtulabilmiş değil.
    Sahi, merak ediyoruz da, gelişme denilen olgunun kıstası “beşerden Adem olabilme” olgunluğuna erişebilmek midir… Şüphesiz bu kastedilmek istenmiyor. Halbuki; modern çağın insanı yaşadığı putlarla insan olduğunu zannediyor, modern çağın insanı -açıktan ve gizliden- mabedinde köleleşiyor, modern çağın insanı egosunu bir türlü tatmin edemiyor, modern çağın insanı yeryüzünü maddeci, materyalist gözlerle seyretmeye kalkıyor, modern çağın insanı kendisini yeryüzünün küçük tanrısı ilan ediyor…
    Çoğumuz için şu ne yazık ki lafta kalıyor: “Allah’tan başka ilah yoktur!” Ama o insan, varoluş gayesini ararken, batıdan kopup gelen din dışı, akla tapar şeylerle avutmaya kalkıyor kendisini. Veyahut doğunun o mistik uyuşturmalarıyla “ferrarisini satan bilgeleri” oynuyor. Hayır, hayır insan kardeş! Modern çağın köleleri haline gelmeyelim. İçimizdeki putların kölesi olmayalım. Bize sunulan bu yeryüzünü madde ile, materyal ile yorumlamaya kalkmayalım… Her şeyin metalaştığı şu günümüz dünyasında, hür insan, gerçek insan, harbi insan olma yolunda yol alıp, mesafe katedelim… Nasıl mı? Meselemiz de bu değil mi…
    İnsan ne kadar “objektif” olabilir?
    Zekamız ile idrak ederiz, onun gücü ve seviyesi ölçüsünde algılarız. Sonradan kazandığımız akıl ise “zeka gücünün objektifleşmesi ve sosyalleşmesidir.” Duyumlarımız nispetinde terbiye ederiz onu. O halde bir temas söz konusudur.
    Doğduğumuzda etrafı “beş duyu vasıtasıyla” tanır, bu madde dünyasını idrak etmeye çalışırız. Meşgul olduğumuz şey; bu mevcut bunalımı dindirebilmektir. İdrakimiz ölçüsünde eşyalara anlamlar yükleriz. Yüklenilen bu anlamlar sonucunda belli bir dünya görüşü açığa çıkar.
    Şüphesiz, insan “tavır ve taraf” sahibi olmalıdır. Bu bir dayatma değildir. Bu “olma” durumu, insani olup, bir varoluş gayesidir. İnsan ne kadar “objektif” olabilir ki? Bu mümkün müdür? Belli bir yere kadar, evet! Neresidir bu belli yer? Şöyle ki; bakmak ve görmek farklı şeylerdir. İnsan, görürken mânâlândırır. Bu mânâlândırma sürecinde belli bir bakış açısı oluşur. Tabi ki idrak edilebildiğini ölçüde…
    İçinde bulunduğumuz bu madde dünyası “bilgi” içeriklidir. Bu mesaj yüklenmiştir ona, biz o mesajı, yalnızca bize ait olan “şuur” ile “tercüme” ederiz. Peki bu şuur denilen şey nedir? Şuur: Ruhtur, ruhun yansımasıdır. Başka bir ifadeyle: “İç göz”. “Şuur” kabiliyet gerektirdiği için, herkese de nasip olmayacak kadar değerlidir, mühimdir. Günümüz insanına “yalnızca şöyle bak” diyerek yapılan dayatmalar, yeryüzünün renkliliğine tahammül edemeyenlerin işidir. Şayet, günümüz insanına “tek tip insan dayatması” halen daha devam etmektedir.
    İnsan, başıboş değildir. Sorumsuzluk, vazifesizlik, nemelâzımcılık ona yakışmaz, onun halleri olamaz. İnsan “insan” olduğu için rahatsızlıkları vardır. Bu normaldir. Çünkü insan “sıkıntılı varlıktır”. İnsanda mevcut olan bu sıkıntılı durum; manevi, ruhi reçetelerle giderilir. Aksi fayda etmez.
    Tavır ve taraf sahibi insan, nereye kadar “objektif” olabilir ki… Köleliğe, köpekliğe, esarete başkaldıran insan, anlamlandırmış olduğu şeylere karşı “tavırsız ve tarafsız” davranabilir mi? Diyeceğimiz şudur ki: “Herkes tavrını ve tarafını belli etmelidir!”
    İnsanın “varoluş gayesi” vardır. Gerisi teferruattır…
    Ölümü özlemek
    “İnsanlık tarihi” için; “insanlığın tarihidir” diyebiliriz. İnsan, yeryüzüne inişinden itibaren dünyayı hep “gurbet” gördü. İnsan, kendini ve etrafını tanımaya çalıştı. İnsanlık, tarih boyunca kendisine şunu sordu: “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?”
    İnsan; “karşıtların, zıtlıkların, çelişkilerin” dünyasında kendisini “misafir” gibi hissetti. O, gerçek bir dünyanın özlemi içerisinde kıvrandı.
    Zamanla dünya kimisi için sahici bir ev gibi algılanmaya başlandı. İnsan “nankör” ve “unutan” değil miydi?
    İsimden öte, gerçek insan olabilmeyi başarabilmiş olanların “özlemi” hiç değişmedi. O günden itibaren “özlem” hep aynıydı. Kavuşmak özlemiydi bu! Kimisi için ölüm “acı” veriyordu sadece.
    Bilhassa batılı yazarları okurken gördüm ki, kitaplarındaki kahramanlar hep bir yabancılaşmanın ve yalnızlığın içerisindeydi. Bunalımlı, sıkıntılı, kederli tiplerdi. Ama bu boşluğun adını ve reçetesini yanlış koydukları için, teşhislerinde hep yanıldılar. Rüzgârın akibetine doğru yol aldılar. Tedavileri fayda vermedi, ruhi sıkıntılarını gideremediler. Ve sonuçta bir çoğu için “sapık tarikatlar” ve “intihar” tek çare haline geldi.
    Ölüm bize “sınırlılığı” öğretti. O kapımızı çaldıkça şaşırıyor, tuhaf bir tedirginlik yaşıyorduk. Demek ki, kimseye kalmayacaktı bu dünya… (Türkülerimiz ne güzel anlatıyor ölümü) Ve bu dünya “sınırlı” değil miydi? Mutlak olan O’ydu! Gözümüzle gördüğümüz şeylerin adı belliydi: Fani!
    O insan ki “ebediyeti” özlüyor, yeniden dirilmeye iman ediyor. Ölmüyor aslında, yeniden doğuyor. İşte o insan “bildiği ve inandığı” için ölümü özlüyor…

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş