Kullanıcı Tag Listesi

Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri ve Kaybolan Tarihi Mirasımız “ Kuru Ot ve Paçavra Fiyatına, Okkası Üç Kuruş On Paraya ” Bulgaristan’a Satılan Osmanlı Arşivi ve Yok Olan Arşivler Dr. Adil ÇELİK “…Mayısın on ikinci Salı günü Sultanahmetteki Maliye evrak hazinesinin önünde (20–30) kadar araba sıralanmış kapının önüne büyük bir baskül konmuş, bir takım çemberlenmiş kâğıtlar tartılıyor ve hamallarla bu arabalara konuluyor ve Sirkeci istasyonuna taşınıyordu. Bu ameliye esnasında

Bu konu 1655 kez görüntülendi 4 yorum aldı ...
Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri 1655 Reviews

    Konuyu değerlendir: Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1655 kez incelendi.

  1. #1
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.991
    Konular
    4272
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    627
    @Vuslata Hasret

    Standart Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri

    Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri ve Kaybolan Tarihi Mirasımız

    “ Kuru Ot ve Paçavra Fiyatına, Okkası Üç Kuruş On Paraya ” Bulgaristan’a Satılan Osmanlı Arşivi ve Yok Olan Arşivler
    Dr. Adil ÇELİK

    “…Mayısın on ikinci Salı günü Sultanahmetteki Maliye evrak hazinesinin önünde (20–30) kadar araba sıralanmış kapının önüne büyük bir baskül konmuş, bir takım çemberlenmiş kâğıtlar tartılıyor ve hamallarla bu arabalara konuluyor ve Sirkeci istasyonuna taşınıyordu. Bu ameliye esnasında bunlardan birçokları da sokaklara dökülüp saçılıyordu.

    Bu binanın önünde Sultanahmet tramvay mevkiine kadar olan yol birçok vesikalarla dolmuş ve örtülmüştü. Bilhassa tapu dairesinin önündeki bunlar bir yığın teşkil ediyordu.

    Bu sırada bir ses yükseldi. Bu Hazine Bekçisi Bekir Ağanın sesi idi. Yoldan arabalar ile geçen çöpçülere çıkışıyor, vazifelerini yapamadıklarını söylüyor, yol üzerindeki kâğıtları süpürmelerini ihtar ediyordu.

    Çöpçülerde cevap veriyor, kâğıtların çokluğundan şikâyet ediyor, akşama kadar çalışsalar bitiremeyeceklerini anlatıyorlardı.

    Nihayet çöpçüler bu kâğıtların bir kısmını toplayarak Kumkapı sahillerine atmak üzere kaldırmaya başladılar…” (Son Posta Gazetesi, 4 Haziran 1931)

    Giriş

    Son Posta Gazetesi, Osmanlı Arşivlerinin Bulgaristan’a “kuru ot ve paçavra fiyatına, okkası üç kuruş on paraya” (3.10 kuruş) satılmasını olayı bu sözlerle okuyucularına aktarıyordu. Gazeteler de “20. Asırda Hülakû Faciası” olarak nitelendirilen olaya bizzat şahit olanlar veya bir yerlerden duyanlar inanmakta zorlanıyorlardı. Fakat dünya tarihinde eşine rastlanamayacak şekilde, bir ülkenin nerdeyse 600 yıllık tarihi birikimi, bir milletin hafızası ve birçoğu altın yaldızlı, el emeği, göz nuru tarihi belgeleri, maliyeye gelir getirsin diye kuru ot fiyatına satılıyordu. Çoğu insanın “artık bu kadar da olamaz” diyeceği olay maalesef olmuş ve hatta Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü 1993 yılında konuyla ilgili tam 604 sayfalık bir kitap bile yayınlamıştı.(1)

    Bu çalışmada, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünce basılan bu kitap esas alınarak o dönemde yaşanın evrak satılma olayı ve bu olay sırasında basın ve olaya adı karışan görevlilerin tutumlarıyla daha sonraki yıllarda arşivlerle ilgili yaşanan sorunlar üzerinde durulacaktır.

    1. Arşivlerin Bulgaristan’a Satılması ve Olayın Kamuoyunca Duyulması

    Milliyet Gazetesinin 21 Mayıs 1931 tarihli haberinde göre olay, iki yıl önce Maliye Bakanlığınca Defterdarlığa gönderilen lüzumsuz evrakların satılması yazısıyla başlamıştı. Bu yazı üzerine Defterdarlık bünyesinde bulunan dairlerde çalışanların içinde yer aldığı ve başında Nev’i B. olduğu bir komisyon oluşturulmuştur. Çalışmalar sırasında komisyon başkanı, Sultanahmet mahzenindeki evrakın kıymetli olduğunu, zayi olmaması için başka yere nakledilmemesi hususlarını evrak satışından 9 ay önce Maliye Bakanlığına bir rapor halinde bildirmiştir.

    Fakat bu arada Komisyonun ortak olarak hazırladığı rapor Bakanlığa gönderilmişti. Bakanlık, bir yazı ile evrakı lüzumlu ve lüzumsuz olarak iki ayırmış, lüzumsuz olanların gazeteye ilan vererek satılmasını, satılan evrakın bakkal vesaire yerde kalmaması için, alıcılara bu evrakı yurt dışına çıkarma şartını getirmiştir.(2) İşte bu inanılmaz tarihi olay böyle başlamıştı.

    Sessiz sedasız yürütülen satış işlemi, nakliye sırasında sokağa dökülen evrakların dikkat çekmesi nedeniyle, Son Posta Gazetesi muhabiri İbrahim Hakkı (Konyalı) Bey tarafından ilk kez 13 Mayıs 1931 tarihinde kamuoyuna durulmuştur. Verilen haberlerde tarihi evrakların İzzet Halim Bey M. Takforyan ve ortaklarına satıldığı, 120 balya ve 500 sandık civarında olan evrakın içinde çok kıymetli ve tarihi değeri olan belgelerin olduğu, bu evrakın en azından tasniften sonra satılması gerektiği belirtilmiştir.(3)

    Olayı gazetelerden öğrenen, zamanın İstanbul Belediyesinde gazetelerle ilişkilerden yürütmekle görevli Osman Ergin, konuyu Muallim Cevdet (İnançalp)’a duyurmuştur. Duyduklarına ve gazetelerde gördüklerine inanamayan Muallim Cevdet, büyük bir şok içinde Sultanahmet’e gitmiş ve bir süre sonra, beşer kuruşa çocukların elinde topladığı ve içinde Viyana seferine dair Yol Masraf Defteri, Uygurca bir anahtar, Sırbistan’da ilk fethettiğimiz Niş kalesine dair kayıtlar gibi bazı belgelerin bulunduğu bir kucak evrakla beraber ağlayarak geri dönmüştür. Osman Ergin Beyin teşvikiyle, kişilik olarak cesur ve pervasız olan M. Cevdet’le beraber konunun Başvekil (Başbakan) İsmet İnönü’ye bildirilmesi kararlaştırılmıştır.(4)

    Muallim Cevdet, “Paşam, Bahri, Mali, Fenni, Ticari, Hukuki, Sanai, Edebi, tarihimizin vesikaları..” diye başladığı yazısında; bu milletin bahsi geçen alanlarda tarihinin henüz yazılmadığı ancak belgelerinin arşivlerde olduğunu belirtmiş, ancak bu hazinenin şu an satılmakta olduğunu, oysa batılı bilim adamalarının bu belgelere hayran kaldıklarını ve takdir ettiklerini, bin yıllık tarihi belgelerini satan bir cemaati, batı medeniyetinin de kendi içine almayacağını söyleyerek, olaya el koymasını istemiştir.(5)

    Tarih bilincine sahip insanların gayretleriyle konuyu Ankara’ya da takip eden, Halil Ethem Eldem, Başbakan İnönü ile yoğunluğu nedeniyle ancak ayaküstü görüşmüş ve diğer milletvekillerine de bilgi vermiştir.(6)

    Halil Bey, M. Cevdet’e yazdığı mektupta Başbakanlık Müsteşarı Kemal Bey’le de görüştüğünü ve satılan belgelerin birer suretini gösterdiğini, konuyla ilgilenme sözü aldığını yazmıştır.(7)

    Diğer yandan, konudan haberdar olan Manisa Milletvekili Refik Şevket İnce Meclise soru önergesi vererek gelişmeleri takip etmiştir. Meclise verilen soru önergesi üzerine, dönemin Maliye Bakanı Mustafa Abdulhalik Renda, maliye memurlarına yapılan usulsüz ödemelere cevap verdikten sonra, konuyla ilgili olarak;

    “Vaktiyle bir defa ilanı meşrutiyet akabinde, sonrada mütarekeden evvel tasnif edilmiştir… Tasnif edilmiş olanlar üst kata aktarılmış oralarda raflara konulmuştur.

    Evrak tasnif edildikten sonra, ayrıldıktan sonra, ayrımlı evrak mahzenin üst katındaki yerlere konulmuştur ve deftere yazılmıştır. Altta kalan karışık ve tasnif edilmemiş evraktır.

    Yeni harfler münasebetiyle bu evrakın kıymeti tarihiyeyi haiz olmayanlarını yakmak mevzubahis oldu. Vekâlette düşünüldü ki bunlar imha edileceğine, memleket dâhilinde şuraya buraya atılacağına kağıt fabrikalarına vesaireye satalım denildi.

    Satış içinde eskiden orada bulunan tapu kuyudu atıka memurlarından iki, defterdarlıktan iki, tasfiye hesabatından bir olarak beş kişiden mürekkep bir heyet tefrik edilerek mevcut evrak tetkik edilmiş, bunlardan işe yarayanlar ayrılarak yukarı kata konulmuş ve mütebaki işe yaramayanlar da satılmak için ayrılmıştır. Bu karar verildiği zamanlarda tarih müesseselerine müracaat edilmemiştir.

    (Satış)… Müzayede ve münakaşa kanununu ahkâmına tamamen riayet edilmiştir. (konuyla ilgili )…tahkikat henüz bitmemiştir. Yalnız maliye müfettişlerinin tahkikatı esnasında işe yarayan evrakın üst katta mevcut olduğu görülmüştür.

    (Bulgaristan’a gönderilen)… Evrakların iadesi kabildir. Bu vaka üzerine evrak alanlar isterseniz aynen iade edelim dediler. Bizde aynen iadesini istedik” şeklinde cevap vermiştir.(8)

    Bu cevaptan dört gün sonra Başbakanlıktan Başvekil İsmet İnönü’nün imzasıyla gönderilen bir tamimle, İstanbul’da satılan evrak içinde kıymetli belgelerin olduğunun anlaşıldığı, aynı durumun diğer kurum ve vilayet arşivlerinde olabileceği, bunların değerinin ancak ihtisas erbabınca takdir edilebileceği, bu nedenle evrakın yok olmasına meydan verilmemesi ve gerekli tedbirlerin alınması istenmiştir.(9)

    Sonraki günlerde olaya sebebiyet verenler hakkında yürütülen soruşturmalar (10), arşivlerin perişan durumu (11), satılan yaklaşık kırk ton evraktan 53 balyalık kısmının ancak geri getirilmesi (12), gibi konular gündeme gelmiştir.



    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Bulgaristan'a Satılan Osmanlı Arşivleri

          Kategori: Türk Tarihi

          Konuyu Baslatan: Vuslata Hasret

          Cevaplar: 4

          Görüntüleme: 1655

    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

  2. #2
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.991
    Konular
    4272
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    627
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Not: Bu makalede yer alan Gazete haberleri ve raporların bir kısmının aslı T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü tarafından 1993 yılında yayınlanan “Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Dönemi Arşiv Çalışmaları” adlı eserde yer almaktadır.

    1 “Bulgaristan’a Satılan Evrak ve Cumhuriyet Dönemi Arşiv Çalışmaları”, T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, Yayın Nu:19, Ankara, 1993,

    2 Milliyet, 21 Mayıs 1931, 3. sayfa

    3 Son Posta, (285) 13 Mayıs 1931, 1. sayfa ve 14 Mayıs 1931, 1. sayfa, Vakit 19 Mayıs 1931, 1–2 sayfalar

    4 Osman Ergin, M. Cevdetin Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi, Bozkurt Basımevi, İstanbul, 1937 (Bulgaristan’a satılan Evrak ve Cumhuriyet Dönemi Arşiv Çalışmaları, T.C. Başbakanlık Devlet arşivleri Genel Müdürlüğü Cumhuriyet Arşivi Daire Başkanlığı, yayın Nu:19, Ankara, 1993, s.3–4

    5 Ergin, a.g.e., s.112

    6 Vakit, 14 (4796), 19 Mayıs 1931, 1,2 sayfa

    7 Ergin, a.g.e., s.120

    8 Meclis Tutanakları, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 6.6. 1931 Tarihli, Dördüncü Devre, Fevkalede İctima, Onuncu İnikat: İ:10 6.6.1931 C:1, Hakimiyeti Milliye, 8 Haziran 1931 1. sayfa

    9 Bulgaristan’ Satılan Evrak… a.g.e., s.10

    10 Milliyet, 22, 24, 26 ve 29 Mayıs 1931 tarihli sayılar,

    11 Vakit, 14 Haziran 1931, 1,2 sayfalar

    12 Açık Söz, 22 Mayıs 1936, 1. sayfa

    2. Arşivin Satılması, Cehalet mi? Yoksa Komplo mu?

    Konuyla çeşitli şekillerde ilgilen insanlar akıllara durgunluk veren bu olayı izah etmede zorlanmış ve o günlerde bunun cehaletten mi yoksa bir komplodan mı kaynaklandığı üzerinde durulmuştur. Baskülle tartılıp, ot fiyatına satılan tarihi belgelerden bir kısmının sokaklara dökülüp çocukların ve çöpçülerin eline geçmesi ve bu durumun Ankara’ya bildirilmiş olmasına rağmen, dönemin İstanbul Defterdarı Şefik Beyin hala “satılan evrakın yazısız, kıymetsiz kâğıt parçaları ve eski cetveller olduğunu”(13) iddia etmesi adeta hayretle karşılanmıştır.

    Bir kısım gazeteler bazen kara mizah örneği olarak, mahzenlerde bulunan evraklar için “aman görmesinler satarlar”(14) veya tarihi belgelerin satılmasını “ister inan ister inanma”(15) şeklinde okuyucularına duyururken, Milliyet Gazetesi, olayı Köprülüzade Fuat Beyin ağzından;

    “…bu memleketin haysiyeti maneviyesi için en büyük cürümdür. Dünyada hiçbir milletin kendi tarihi vesaikini sattığı görülmemiştir. Ortada bir salahiyeti tecavüz meselesi vardır. Bu satış ancak sevki cehaletle yapılmıştır”(16) şeklinde okuyucularına duyurmuştur.

    O dönemdeki bazı gazete haberlerinde ise satışın cehaletten çok bir komplo olma ihtimali üzerinde durulmuştur. Milliyet Gazetesinin 21 Mayıs 1931 tarihli sayısında, satılan evrakların bakkal ve saire eline geçmemesi için Maliye Vekâletinin evrakı alana, bunu yurtdışına çıkarma şartını koyması, ihalenin İzzet Bey adında bir müteahhitte kalmasına rağmen, onun namına bir Musevi’nin evrakı tesellüm etmesi konularına değinmiştir. Yine Osmanlı döneminde Manastır milletvekilliği yapan Galatasaray Lisesi mezunu ve çok iyi Türkçe konuşan Bulgar Generali (albay) Pancedorf’un, (Panço Doref) evrak satılmadan önce Bulgar tarihi ile ilgili olarak Osmanlı Arşivlerinde araştırma yapmasıyla, evrakın Bulgaristan’a satılması arasında bir bağlantının olabileceği ihtimali üzerinde durulmuştur.(17)

    Bu iddialardan sonra, çok garip bir şekilde Milliyet Gazetesi “anlaşılıyor ki bu meselenin iç yüzü evvelce yazıldığı şekilde değildir” ifadeleriyle ağız değiştirerek, satış işlemini yapanlardan birinin “Ayrılan evrak Arap harfleriyle yazılıdır, Bunların içinde Tuna ve Silistre’ye ait hesap defterleri varsa da kıymetsizdir” şeklindeki sözlerini sütunlarına taşımış(18) ve daha sonraki yayınlarını da bu doğrultuda sürdürmüştür.

    3. Arşivlerin Satılmasında Maliye Bakanlığının Sorumluluğu

    Aslında olup bitenler cehaletten ziyade tarihi yok etmeye yönelmiş bir planın uygulanması ve bu işi yapanların suçüstü yakalanması şeklinde yorumlanmıştır. Bulgaristan’a satılan evrakları arabalara yüklenirken gören ve bunu gazetesine taşıyarak Türkiye’nin bu olaydan haber olmasını sağlayan İbrahim Hakkı Konyalı’ya(19) göre bu olay ihtimalin ötesinden tamamen bir komplodur. İbrahim Hakkı bu düşüncelerini 1982 yılında Köprü Dergisine verdiği röportajında şöyle dile getirmektedir;(20)

    “Hazine-i Evrakta dedelerimizin fethettiği Balkanlar ve Avrupa ülkeleriyle ilgili vesikaların bulunduğunu öğrenen bir Bulgar albayı, Cumhuriyetten sonra İstanbul’a gelmiş ve maddi menfaatler karşılığında temin ettiği bazı adamların yardımıyla en mühim evrakların bulunduğu Maliye-i hazine Evrakına girmeye muvaffak olmuştu. Bu adam Hazine Evraktaki “yıpranmış, işe yaramaz evrak” diye rapor ettirerek satın almış. Hem de öyle ki vesikaların yurt dışına şartını da mukavelenameye koydurmuş. Evrakların 1931 yılında kuru ot ve paçavra fiyatına satılarak ot balyaları gibi çemberlenmiş halde vagonlarla gönderilişine şahit oldum. Hemen alakadar kimselere müracaat ettim. Defterdarlığa da bir dilekçe vererek bunları okkasını on kuruşa satın alacağımı kıymetli olanlarını müzeye hediye edeceğimi söylediğim halde vagonlarla sevkıyatı durduramadım.”

    Muallim Cevdet’in “20. asırda Hülâkû faciası”(21) dediği ve her yönüyle tarih kıyımı olan olayın meydana gelmesinde, dönemin Maliye Bakanı Mustafa Abdulhalik Renda, Müsteşar Ali Rıza ve İstanbul Defterdarı ve defterdarlıktaki diğer kişilerin bilinçli veya bilinçsiz katkıları olduğu görülmektedir. Bu şüpheyi doğrular nitelikteki hususlar aşağıdaki gibidir;

    3.1. Maliye Bakanının İtiraf Gibi Açıklamaları

    Bulgaristan’a evrak satış işinin Meclis gündemine gelmesi üzerine, Maliye Bakanının soru önergelerine verdiği cevaplar, olayın sıradan ve rutin evrak ayıklanması niteliğinde olduğu şeklindedir. Önceki sayfalarda verilen bu konuşma metni üzerinde durulduğunda aşağıdaki hususlar dikkati çekmektedir;

    1. Maliye Bakanı arşivlerin tasnifine başlanma nedenini, yeni harflerin kabul edilmesiyle açıklamaktadır. Muhtemelen Bakanına göre yeni harfler kabul edildiğine göre eski harflerle yazılan şeylerin bir kıymeti kalmamış olmaktadır. Oysa yazı, tarihi belgelerin sadece kayıt şeklidir. Yaşanmış bir olayın Latin, Arap, Çin, Kril veya Resim yazıyla yazımlamasının onun içeriğini etkileme bakımından hiçbir önemi yoktur.

    600 yıllık Osmanlı tarihinin Arap harfleriyle yazılması, Türk Tarihini kıymetten düşürecek bir husus olmadığı gibi, bunun geriye doğru düzeltilmesi gibi akıl dışı bir şey de söz konusu olamaz. Bu nedenle harfleri bahane ederek arşivleri satmak, Türk tarihine karşı beslenen olumsuz düşüncelerin bir tezahürü olarak görünmektedir.

    2. Bakanın ifadelerinde anlaşıldığına göre; İstanbul’un mahzenlerde bulunan evrak bakanlık için sorun olmuştur. Bu nedenle öncelikle yakılması dönüşülmüş, sonra Bakanlığın elamanları “niye yakalım satarız maliyeye gelir elde ederiz” şeklinde parlak fikirler(!) yürütürken, kimileri satarsak bakkalların eline geçer, biri ola ki yazıları okur, sonra evrakların tarihi değere sahip olduğu anlaşılır, biz de zor durumda kalırız diye düşünmüş olacak ki, sonunda en iyisi mi yurt dışına satalım demişler. Onun içinde sözleşmeye, satılan evrakların yurt dışına çıkarılma şartını koydurmuşlar.

    “Zırva tevil kabul etmez” kuralınca mantık ve muhakeme dışı bu açıklamalar, Türk Milletine karşı kurulan açık bir komplonun içinde yer almaktan başka bir şey olmasa gerektir. Bu olaydaki usulsüzlüğe adı karışan Bakanlık Müsteşarı Ali Rıza, mahkemede “Bence mesele o kadar sade ve ehemmiyetsizdir ki…” diye başladığı savunmasını, satılan hazine evrakı için,

    “…Ehemmiyetsiz bile olsa(22) beş on kuruşluk bir menfaat için bu evrakın satılması…. En tabi muameleden başka bir şey değildir. … Eğer bu muayyel kıymetli kâğıtlar satılacak yerde yakılacak olsaydı satılmak süretiyle hazinenin elde ettiği beş on kuruşluk menfaat de zayi olmakla beraber kimsenin mesuliyeti de mevzubahis olmayacaktı. Kör ölür badem gözlü olur”(23)

    Diyerek hem elindeki incinin kıymetine aklı ermediği için onu darı ile değiştiren horoz misali, kendi dar görüşlülüğünü ortaya koymakta, hem de eğer “evraklar yakılsaydı kimsenin ruhu duymazdı” acı gerçeğine değinerek evrakı neden yakmadığına sanki hayıflanmaktadır. İşgüzarlık örneği olarak bunca rezalete karşılık yargılanma değil takdir beklemektedir. Diğer yandan dönemin Maliye Nezareti, olayın ortaya çıkmasından sonrada bu evrak satma işine hiçbir şey olmamış gibi devam etmiştir. Bu olayın yaşandığı tarihten bir yıl sonra Maliye Bakanlığı Başbakanlığa gönderdiği yazıda (24)

    “… Salifülazr emri devletleri gerek mahzenler de ve gerek devairdeki bilumum evraka şamil bulunduğu takdirde tatbikin uzun zaman temadisi halinde bu evrakı koyacak ne dolap ve ne de yer bulmak imkânı kalmayacaktır. Dört seneden beri yanlız vekâleti acizi ile Ankara defterdarlığı Tapu ve Tuz İnhisarı Umum Müdürlüklerine ait evrakın muhafazası için imal ettirilen dolaplar 950 adedine vasıl olmuş ve mahzeni evrak odaların haddi intisabisini çoktan geçmiş bulunmakla beraber badema dolaplar imaline muktazi tahsisat ve müsaade de kalmamıştır...” gerekçeleriyle lüzumsuz evrakın imhası için Başbakanlıktan izin istemiştir.

    Bakanlık, devlet evrakı koyacak dolap, dolabı yaptıracak para veya yapılacak dolabı koyacak bina bulamıyor. Dolayısıyla evrakı imha edelim, bu sorundan kurtulalım demeye getirmektedir. Oysa evrakını koyacak dolabı yapmaya gücü yetmeyen devletin devletliğinden bahsedilebilinir mi? Maliye Nezareti bütün bu yaşanan olaylara rağmen adeta milletle dalga geçmektedir. Maliye Nezareti bununla da kalmamıştır. 5 Haziran 1931 tarihli Cumhuriyet gazetesinin “Aman Görmesinler Satarlar” başlıklı haberinde, Müsteşarın emriyle emvali metrukeden binlerce cilt kıymetli kitabı satışa çıkartmıştır(25).

    Hepsi el yazması bu kitapların satışı, kamuoyundan gelen tepkiler nedeniyle durdurulmuştur. Ancak kitapların akıbetinin ne olduğu da bilinmemektedir.

    3. Bakanlığın tasnif çalışmasında evrakların değeri günlük yürütülen işlerle ilgili olup olmadıklarına göre değerlendirilmiş, evrakların tarihi değeri akla bile getirilmemiştir. Bu şekilde tasnif edilen evrakların müfettiş raporlarına göre yerinde olmasını, Bakan Bey yapılan işte usulsüzlük olmadığına delil olarak göstermektedir. Oysa mahzenlerde 500–600 yıldan beri bekleyen her evrak için atalarımızda aynı şeyi düşünmüş olsalardı, ortada evrak falan olmaz, hatta Osmanlı devleti olmaz, olsa bile ömrü “bir insan ömründen” öteye geçmeyen, çadırlardan oluşan aşiret/çadır devleti olurdu.

    Bakanın tarih şuurundan uzak, geçmişten günümüze gelen bağlantıyı okuma da ki bu garip yaklaşımı, tasnif komisyonu oluşturulurken tarih konusunda uzman hiçbir kurum ve kişinin görüşüne başvurmamasında da kendini göstermektedir. Öte yandan Bakanın, “Vaktiyle bir defa ilanı meşrutiyet akabinde, sonrada mütarekeden evvel tasnif edilmiştir…” diyerek önceden de evrak tasnifinin yapıldığını söylemesi, o günün şartlarında satılmayan evrakın tasniften sonra, “acaba ne yapıldı?” sorusuyla başka yağmaları da hatıra getirmektedir.

    4. Maliye Vekilinin evrakları satın alan kişilerle görüşüldüğünü ve giden evrakların tamamının iade edileceğine yönelik açıklamaları samimiyetten uzak, Meclisi ve milleti oyalamadan başka bir şey değildir. Öncelikle bu evrak, Bulgaristan’a sevk edilmeden önce Sirkeci istasyonunda vagonlarda bekletilirken birçok vatanperver şahsın konuyu yetkililere bildirmesi, hatta daha fazla para ödeyerek evrakı satın almayı teklif etmesi ve üstelik tarihi değere sahip olanları müzeye bağışlayacaklarını söylemelerine(26) rağmen sevkıyatı durduramamış olmaları Bakanın sözlerinin samimiyetten uzak ve oyalamaya olduğunu göstermektedir.

    Bu oyalamaya yönelik tutum evrakın iade sürecinde de yaşanmıştır. Bir kere hemen alınacak denilen evrak iki yıl sonra ancak geri alınabilmiş, günlerce gümrükte beklemiş ve 1936 yılında kadar içinde ne var ne yok diye balyalar bile açılmamıştır.(27) Diğer yandan giden evrakın çok küçük bir kısmı, yani 40 (bazılarına göre 30) ton veya 200 balya ve 500 sandık evraktan yalnızca 53 balyalık kısmı iade edilmesine rağmen, Bulgaristan nezdinde hiçbir girişimde bulunulmamış, olay unutulmaya terk edilmiştir.

    Evrakların çok az bir kısmının iade edildiği, Başvekâlet Müdevvenat Müdürü Emrullah Barkın’nın 10.07.1932 tarihinde Başbakanlığa sunduğu rapora da yansımıştır. Barkın Raporunda;

    “…Saniyen evrakın satılışı Bulgaristan’a gidişi ve sebebile kıymetine noksan tarihi olmuştur. Satılan evrakın miktarı rivayete göre otuz ton olduğu halde istirdat olunanı ancak 53 çuval derununda azami yedi sekiz ton tutar. Salisen, bu nakliyattan başka gümrük ardıyalarında aylardan beri sürünmesi bir kat daha perişaniye duçar etmiştir.

    Rabian, Bunları tetkike memur edilen komisyonda muhtelif edvare ve mütenevvi mevzulara ait olan bu vesikaların tarihan ve ilmen haiz bulunduğu kıymeti tarih Encümeni ve Müze İdaresi erkânına takdir ve tayin ettirmeden satmak gibi büyük bir gaflet eseri göstermiştir. Enderundan çıkarılan ve yüze yakın sandık derununda olarak on beş sene evvel buraya devredilen evrakta maalesef bu kere satılanlar meyanındadır…” demektedir.

    Devlet Arşivleri Eski Genel Müdürü, İsmet Binark, 1993 yılında Bulgaristan’a yaptığı ziyarette, 1931 yılında satılan belgelerin bir kısmının tasnif edilerek Cyril ve Methodius kütüphanelerinde saklandığını bizzat görmüştür. İki ülkenin devlet arşivleri arasında işbirliği anlaşmasının da imzalandığı bu ziyarette Binark, Bulgaristan arşivlerinde 1931 yılındaki satışlarla gelen;

    - 350 bin gömlek içerisinde 1 milyon belge,
    - 700 adet maliye defteri,
    - 405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri,
    - 200 adet şer’iye sicilinin bulunduğunu tespit etmiştir.



    Belgeleri aynen geri alacağız diyen Maliye Nazırı M. Abdulhalik Renda, yaşasaydı buduruma nasıl cevap vereceği gerçekten merak konusu olurdu. ------------------------------------------------------------------------------------------------
    13 Vakit, 19 Mayıs 1931, 1,2. sayfalar
    14 Cumhuriyet Gazetesi, 5 Haziran 1931, 3. sayfa
    15 Son Posta Gazetesi, 24 Mayıs 1931, 3. sayfa
    16 Milliyet Gazetesi, 20 Mayıs 1931, 1. sayfa
    17 Milliyet Gazetesi, 21 Mayıs, 1931, 3. sayfa
    18 Milliyet Gazetesi, 22 Mayıs 1931, 1,6. sayfa

    19 İbrahim Hakkı Konyalı (1894–1984), Mevlana’nın torunlarından olan Konyalı, İlk Türk şimendifercileri arasında yer almaktadır. Batum Ruslardan alındığında oraya gar şefi olarak tayin edildi. Orada Rusça öğrendi. I. Cihan harbinden sonra memuriyetten ayrıldı. Konya’da Hak Yolu isimli bir dergi çıkardı. İntibah Meşriki Hakikat, Tercüman-i Hakikat ve İleri gazetelerinde muhabirlik yaptı. Cumhuriyetten sonra İstanbul’a yerleşti. Orada Son Posta, Tan ve Vatan gazetelerinde fıkra ve tarih yazarlığı yaptı. Daha sonra Tarih adlı dergiyi yayınladı. Piri Reisin haritasını Topkapı Müzesinde ilk kez bulup dünyaya tanıttı. 101 kitap yazdı. Bir çok yerden şilt ve üstün hizmet madalyası aldı. Konya Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi kendisine önce fahri doktorluk, ardında Profesörlük unvanı verdi (Kaynak: Köprü Dergisi, Kasım, 1982, s.8)


    20 Köprü Dergisi, Kasım, 1982, s.11
    21 Ergin, a.g.e., s.108

    22 Maliye Nezareti Müsteşarının ehemmiyetsiz dediği belgelerin birçoğu altın yaldızlı ve hat sanatının en güzel örneklerini içeren belgelerden oluşmaktadır. İçerdikleri bilgi ve tarihi değerleri ise müsteşarın aklının almayacağı kadar fazladır. Öyle ki Bulgaristan’a ot fiyatına satılan belgelerin sadece bir kısmının 40.000.000 Bulgar levasına Vatikan’a satıldığı söylenmektedir ( Ergin, a.g.e. s.127)


    23 Ergin, a.g.e., s.125
    24 Bulgaristan’a Satılan Evrak… a.g.e., s. 289-290
    25 Cumhuriyet Gazetesi, 5 Haziran 1931, 3.sayfa
    26 Son Posta 4 Haziran 1931, 3. sayfa, Köprü Dergisi, Kasım 1982, s.11
    27 Açık Söz Gazetesi, 22 Mayıs 1936, 1.2. sayfa
    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

  3. #3
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.991
    Konular
    4272
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    627
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Vakıf Mallarını Talan Etme Gayreti


    Asırlık tarihi kaynaklarının “haraç mezat”(28) satılmasının altında ki diğer nedenlerinden biri de vakıf mallarını ele geçirme gayretinin olma ihtimalidir. Vakit Gazetesi’nin 30 Mayıs 1931 tarihli sayısında yer alan Vamık Şükrü Beyin tespitleri oldukça dikkat çekicidir. Vakıf Tarihi üzerine 7 ciltlik bir eser hazırlayan ve bu eserin üçüncü cildi üzerinde çalışırken bir uzman olarak Vakit Gazetesinin sorularını cevaplayan Vamık Bey, “ Lozan muahedesi mucibince Yunanistanda kalan şehirlerdeki evkafın hukuku mahfuz tutulacağından bu evkafın tespiti için üç sene evvel evkafta bir komisyon teşekkül etmişti ” hatırlatmasını yaptıktan sonra çeşitli tespitler yapmaktadır.(29)



    Vamık Beyin anlattığına göre; komisyon çalışmalarına başladıktan sonra Tapu dairesinin mahzenlerinde Evkaf Dairesinde kaydı olmayan 2000 vakfiyenin olduğu tespit edilmiştir. Çok değerli olan bu Vakfiyelerin kaybolmaması ve vakıflarla ilgili kayıtlarda birleştirilmesi için Evkaf Dairesine teslim edilmesine karar verilmiş. Bu konuyla ilgili yazışmalar yapılmış, ancak Tapu Dairesi bu kayıtların Evkaf Dairesine verilmesiyle kıymetlerinin azalacağı ve hem iddia edildiği gibi kayıtları 2000 değil “bir kaç tane” vakfiyeden ibaret olduğunu iddia etmiştir.


    Bu şekilde kayıtların Evkaf Dairesine teslim edilmesini önlemiştir. Buna rağmen komisyon Evkaf Dairesine yeniden yazarak vakfiyelerin sayısının iki bin olduğunu ve bu kıymetli kayıtların mutlaka alınması gerektiğini söylemiş(30) ise de bu feryadı duyan olmamıştır.


    Burada, Tapu Dairesinin cevabı tam bir ibret abidesi niteliğindedir. Bir kere konusunda uzman bir komisyonun üç yıl çalışmasıyla tespit ettiği vakfiyelerin sayısının 2000 değil ancak “bir kaç tane ”olduğunu söylemenin akılla mantıkla izah edilir bir tarafı yoktur...


    Diğer yandan vakfiyelerin bu iş için kurulmuş bir kuruma teslim edilmesiyle değerinin düşeceği iddiası aklın sınırlarını zorlayan hezeyandan başka bir şey değildir. Bütün bunlardan daha vahimi, adeta ipe un sererek vakfiyelerin Evkaf Dairesine teslimini önleyen kişinin Bulgaristan’a satılan hazine evrakı satış komisyonun başkanı olması, sonrada Evkaf dairesine devredilmeyen bu vakfiyeler Bulgaristan’a satılan evrakların içinde yer almasıdır.


    Bu olayları nakleden muhabir bir tarihçiye atfen, “Kale içerden alınır, düsturu demek pek yerinde imiş. Yazık!” sözleriyle yazısına son vermektedir.(31)


    5. Olaya Adı Karışanların Ceza Almadan Kurtulmaları


    Bu olayda ibretlik olan hususlardan bir diğeri de olaya adı karışanların hiçbir ceza almadan kurtulmuş olmalarıdır. Konuyla ilgili haberlerde yürütülen soruşturma için “heyeti teftişiyenin raporunda kıymetli evraktan bir kısmının satılmış olduğunu bildirdiği muhakkak olmakla beraber, hakiki mahiyeti hakkında ketum davranılmaktadır ” yorumları yapılmıştır.(32)


    Muhtemelen bu ketumiyet sanıkların zamanla unutulmasını ve yıllar sonra Recep Peker Hükümeti döneminde çıkarılan bir afla kurtarılmasını sağlamıştır.(33)


    Burada dikkati çeken bir diğer hususta, tarih yağması iştirakçilerinden dönemin İstanbul Defterdarı Şefik Bey ve maliye elamanlarının her şeye rağmen takındıkları pişkince tavırdır. Defterdar Bey, satılan evrakın “ yazısız, kıymetsiz kâğıt parçaları ve eski cetveller olduğunu ” beyan ederken, satış işi ile uğraşan bir başkâtip “ Bu kâğıtlar boştur. Hem bunlar satılmasa orada çürüyecekti ” (34) diyerek yaptıkları işin doğru olduğunu akıllarınca savunmaya çalışmışlardır.


    Satış organizasyonun başında bulunan Maliye Müsteşarı Ali Rıza ise, bu evrakları yaksaydık kimsenin ruhu duymayacaktı, oysa biz satarak cüzi de olsa devlete gelir sağladık, takdir beklerken şimdi yargılanıyoruz şeklinde(35) kendini savunarak, ayrı bir pişkinlik örneği sergilemiştir. Neyse ki yıllar sonra çıkarılan afla ceza almadan kurtulan Müsteşar, umduğu takdiri geçte olsa almıştır herhalde(!)


    6. Vurdumduymazlık ve Diğer Arşivlerin Yok Olması


    Atalarımızın yüzyıllardan beri gözleri gibi baktıkları arşivlerin(36) çok ilginç bir şekilde İttihat ve Terakki’nin devlet idaresinde etkinliğini artırmaya başlamasından itibaren sağa sola atılmaya ve yağmalanmaya başlanması oldukça dikkat çekicidir. Vakit Gazetesinin 14 Haziran 1931 tarihli sayısında depolardaki tarihi evrakların haraç mezat satılmasını birinci facia olarak nitelendirirken, depolarda bekleyen evrakın nem ve küf gibi doğal nedenlerin, aymazlık ve vurdumduymazlığın gibi insan hatalarıyla günden güne yok olmasını ikinci facia olarak nitelemektedir.


    Gazete; “ evrakların paçavra fiyatına satılmadan kurtulması demek mahvolmaktan kurtulması demek değildir ” tespitini yapmaktadır.(37)


    Evrak yakma geleneği ve arşivlerin kıymetini takdir etmedeki kapasite yetersizliği değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir;


    6.1. Harbiye Nezareti Evraklarının Enver Paşa Tarafından Yakılması


    Kendi geçmişiyle yüzleşme cesaretini gösteremeyen ve geçmişteki yaptıklarıyla milletin önüne çıkmaktan korkan İttihat Terakki’nin başındaki Enver Paşa, bilinçli olarak arşivleri yakmıştır. İstanbul’un hangi mahzen ve deposunda nasıl evrakların olduğunu sıralayan Posta Gazetesi 28 Mayıs 1931 tarihli haberinde;


    “ Yıldız sarayında Sultan Osman devrine ait çok kıymetli vesikalar vardı. Meşrutiyetten sonra bunları bir kısmı Babıâli hazine-i evrakına nakledilmiş, bir kısmı da harbiye nezaretine getirilmişti. Harbiye Nezaretine getirilen vesikalar Enver Paşanın harbiye Nazırlığı zamanında geceleri yakılmak suretiyle imha edilmiştir ”, denilmektedir.(38)


    6. 2.Ayasofya’nın Papaz Odalarındaki Evrakın Boşaltılması


    Vurdumduymazlığın ve bürokraside “ ortalığı temizlemektense, pisliği halının altına süpürme geleneğinin ” bir sonucu olarak, evrakların tahrip olmasına sebep olan olaylardan bir diğeri de Alman İmparatorunun II. Abdülhamit zamanındaki İstanbul ziyareti sırasında yaşanmıştır.


    İmparator, Ayasofya Cami’sini gezerken papaz odalarına da uğrar, buradaki evrakı görür diye, evrak çuvallara doldurularak Cami’ye bitişik olan İmarethane binasına kaldırılmıştır. İmparator gittikten sonra bir kısım evrak papaz odalarına geri getirilmişse de diğerleri rutubetli odalarda bekletilmiş, küf ve kimyevi tesir nedeniyle yazılar çakı ile oyulmuş gibi kâğıtlardan ayrılmış, evrak adeta dantele dönmüştür.(39)


    6.3. Mahzenlerin Perişan Durumu, Yanan ve Kaybolan Evraklar


    Arşivlerin Bulgaristan’a satılması olayından sonra, Başvekâlet Müdevvenat Müdürü Emrullah Barkın, tarafından 1932 yılında İstanbul’da bulunan evrakların durumu ile ilgili bir Rapor hazırlanmış, bu Rapor Başbakanlığa sunulmuştur. Rapordaki tespitler tarihi evrakların içler acısı durumun gözle önüne sermektedir. Bu Raporda yer alan bazı tespitler aşağıdaki gibidir;(40)


    1. Barkın, öncelikle nerede ve tür evrakın olduğu belirtmektedir. Örneğin, Cevdet Paşa Kütüphanesinin altlı-üstlü iki katında bulunan 600 arabadan fazla evrak Topkapı Sarayına nakledilmiştir. Fakat burada bir düzenleme yapılmamış, “ Evrak kütüphanenin ortasında, yığılı ve yayılı, perişan bir vaziyettedir ”.


    2. Dahiliye ve Şurayı Devlet mahzeninde bulunan evraktan, Dahiliye evrakı pek bakımsızdır.


    3. Ayasofya Camiinde bulunan bir kısım evrak “ camiin yukarı katına isal eden garb cephesindeki labrent dahilinde perişan bir sürette yerlere yığılan evraktır. Bunlarda mahiyeten evvelkilerin aynıdır (yanı; ferman, defter, müstediyat, ilamat, müsveddat). Açık pencereden tesiratı havaiye maruzdur. Ayasofya evrakının miktarı da bir milyonu geçer”


    4. Barkının Bulgaristan’a satılan evrakların bulunduğu Maliye Mahzeni evrakları için tespitleri tam yürek parçalar niteliktedir. “ Bulgaristan’a giden evrak buradan satılmıştır. Evrak Mukaddema mahzenin mathalinde atılı bir halde bulunmakta idi. Şurada zikredeceğim sebepler geri alındığı rivayet olunan bu evrakı kamilen kıymetten düşürmüştür.


    Evvela, satılmadan evvel pek uzun olan methalinde perişan bir halde yığılan ve yayılan bu evrak hapishane jandarma halalarının mecrası patlayarak bu evrakın azamını telvis etmiş, berbat bir hale getirmiştir. ”


    Başka bir ifade ile Barkın, “ evrakların üzerine jandarma binasından lağım akmış, her şey pislik olmuş durumdadır ”, demektedir.


    5. Mülga Meşihat Sicilyatıyla ilgili olarak, “Teşkilattan sonraki kadılık ve muamelatına ait olarak evrak ve vesaik ile, taşra kadılıklarına ait evrak ve İstanbul’un fethinden itibaren tedrisata ve müderrislere mebanii ilmiyeye ve hayriyeye ait kuyudat ve programlar ve ruznameler maalesef Babı Meşihat binasında teşkil edilen Kız Lisesi yangınında kamilen mahvolmuştur ”.


    6. Darphanedeki evraklar vaktiyle yerinden alınarak Enderun ve tarihi Kubbealtı binasına nakledilmiş, oradan da maliye mahzenindeki evrakların yanına taşınmıştır. Uzmanlara göre Bulgaristan’a satılan evrakların arasında maalesef bu evraklarda bulunmaktadır. Yine Anadolu ve Rumeli de çıkan maden ocaklarını gösteren belgelerde Bulgaristan’a satılan evrakların arasında yer almıştır.


    Özet olarak bu hususları sıralayan Barkın, evrakların zayii olmasına neden olan hususları belirttikten sonra, yapılması gerekenlere değinmekte, o günün şartlarında evrakı koymaya yer bulamayan hükümete, 20–25 dolayında cemaati kalmış, Sultanahmet Camii’nin arşiv olarak kullanılmasını tavsiye etmektedir. Osman Ergin’in “Muallim Cevdet’in Hayatı, Eserleri ve Kütüphanesi” adlı eserinde Cevdet Beyden naklettiği bir lahiya da ki(41) tespitlerde Barkın’ın tespitlerinden farklı değildir. Bu lahiya da Muallim Cevdet Defterhane evrakları ile ilgili tespitlerini şöyle anlatmaktadır;


    “…Eski tapu defterleri eslafın elinde sapa sağlam muhafaza edildiği halde bundan dört sene evvel defterhaneye gelen lakayt bir muavinin cahilâne reyile rutubetli, bacasından kar ve yağmur giren bir zindana atılmıştır. Zerre kadar vicdanı olan bir insanın kıyamayacağı bu vesikalar tamaile mahva mahkûm bırakılmış ve kimsenin nazarı dikkatini bile celbetmemişken, şikâyetim üzerine Hamit Zübeyir Bey maarif vekâleti vasıtasile maliyeye müracaat edip bunları muvakkaten müzeye naklettirmiş ve nihayet Başvekâletçe müzeden aldırarak tasnif edilmek üzere hazine evrakına gönderilmiştir(42).


    Lahiyanin ilerleyen sayfalarında M. Cevdet, diğer evrakın perişan durumlarına değinmektedir. Örneğin, askeri evrakın 100–400 senelik bölümlerini barındıran Cevdet Paşa Kütüphanesinin olduğu Bekirağa bölüğünün Üniversiteye terk edilmesiyle buranın yıkıldığını, evrakın ancak bir kısmı Sultanahmet’te ki Süleymaniye askerlik şubesine nakledildiğini, kalan evrakın tam 10 gün cayır cayır yakıldığını anlatmaktadır. Başbakanlığın bu konudaki sorusuna dönemin Milli Müdafaa Vekâleti maalesef “ lüzumsuz evrak ” cevabını vermiştir.


    Yine Eski Milli Eğitim Bakanlığın mahzenlerinde korunaklı şekilde duran evrakın çoğu meşrutiyetten sonara güya Donanma Cemiyeti yararına okkası 20 paradan satılmış, birkaç milyon dolayında olan Adliye evrakları önce bir yangında tahrip olmuş kalanı da “dört büyük koğuşla apteshane aralıklarına tıkılmış olup pencerelerden atılacak bir sigara ile tutuşmaya meyyaldir.



    Hatta kapısı bile açık olup bekçisiz duruyor ”,(43) vaziyettedir. -------------------------------------------------------------------------------------------------

    28 Açık Söz Gazetesi, 22 Mayıs 1936, 1,2. sayfa

    29 Vakit Gazetesi, 30 Mayıs 1931, 3. sayfa
    30 Vakit Gazetesi, a.g. sayı 3. sayfa





    31 Vakit Gazetesi, a.g. sayı 3. sayfa. Vakıf mallarını talan etme geleneği yıllar sonrada devam etmiştir. 2000 yılında Osmanlı Arşivine ait belgeler SEKA’nın çöplüğünde bulunmuştur. 1911 yılında İstanbul'da iki milyon parsel bulunduğunu belirtilirken, bunun bir milyon parselinin vakıf malı olduğunu, bugün ise İstanbul'daki parsel sayısının 50 bin olduğuna dikkat çekilmektedir.
    (Kaynak: Abdullah MURADOĞLU, [Linkleri Görmek İçin Ücretsiz Üye Olun])
    32 Milliyet Gazetesi, 29 Mayıs, 1931, 3. sayfa
    33 Köprü Dergisi, Kasım 1982, 11. sayfa (s.244)
    34 Vakit 19 Mayıs, 1931, 1,2. sayfa (s.12-13)
    35 Ergin, a.g.e., s.125
    36 Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü eski Yardımcılarından Necati Gültepe’ye göre; Osmanlı’da tutulan kayıtlara o kadar önem verilirdi ki, arşivler devletin üç hazinesinden biri sayılırdı. Sabah mesai başladığında büroların arşivleri Sadrazamın mührü ile açılır, akşam yine onun mührü ile devletin üst düzey bürokratlarının katıldığı bir merasimle kapanırdı. Hiçbir evrak atılmaz, çok sistematik bir şekilde saklanırdı (Kaynak: Necati Gültepe, “Osmanlılarda Bürokrasi: Merkezin Yönetimi”, Osmanlı Teşkilat 6, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1999, s.249)
    37 Vakit Gazetesi, 14 Haziran 1931, s.1
    38 Son Posta Gazetesi, 28 Mayıs 1931, 3. sayfa
    39 Vakit Gazetesi, 14 Haziran, 1931, 2. sayfa
    40 Barkın, a.g. Rapor. s.2
    41 Lahiye Muallim Cevdet Bey tarafından hazırlanıp, 16 Eylül 1934 tarihinde Türk Tarihi Tetkik Cemiyetine sunulmuştur ( Ergin, a.g.e, s.27)
    42 Ergin, a.g.e., s.129



    43 Ergin, a.g.e, s.131



    6.4. Günümüzde Devam Eden Anlayış




    Bugüne yaşanan kadar trajik olaylardan sonra, arşivlerde bulunan evrakın çok ihtimamlı şekilde korunduğu, araştırmacılarla paylaşıldığı zannedilebilir. Keşke öyle olsa.




    Daha 2000 yıllarında gazete haberlerine göre, kuruluşunun 700. yıl dönümünde Osmanlı arşivleri SEKA çöplüğünden çıkarılmıştır.




    Abdullah Muradoğlu tarafından yapılan habere göre, Osmanlı Arşivi'ne ait bazı belgelerin SEKA çöplüğünde bulunması, tarihi belgelerin kağıt yapılsın diye SEKA'ya gönderildiğini göstermektedir. Aralarında Sultan II. Beyazıt tarafından kurulan Harameyn Vakfı da olmak üzere çeşitli vakıflara ait Osmanlı evrakı İzmit'teki SEKA çöplüğünden vatandaşlar tarafından toplanmıştır (44).




    Muhabir, evrak yok etme geleneğine birkaç çarpıcı örnekte vermektedir. Örneğin, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Rus işgali sırasında el konulmasın diye Samsun'a gönderilen 500 yıllık Trabzon Vilayet Arşivi, işgalden sonra Trabzon'a iade edilmiş, fakat bu arşivler bir cehalet sonucunda 1982 yılında denize dökülmüştür.




    Yine, Demokrat Parti ve Adalet Partisi arşivinin önemli bir kısmı ve 1961–1980 yılları arasında faaliyet gösteren Senato'ya ait orijinal zabıtlar da SEKA'ya gönderilerek imha edilmiştir. 12 Eylül döneminde Senato zabıtlarının SEKA'ya gönderilmesi olayı TBMM eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk tarafından tespit edilmiştir.




    Gazete haberine göre, 1998 yılında da Dışişleri Bakanlığı'na ait kıymetli belgelerin bulunduğu çelik kasalar Milli Emlak tarafından ihaleye çıkarılmış, hurdacılar tarafından satın alınan kasaların içerisinde çok gizli damgalı belgelerin olduğu anlaşılmıştır. Bu belgelerden bir kısmı, kasaları satın alan bir marketten çıkması üzerine, belgeler toplanarak Dışişleri Bakanlığı'na verilmiştir.




    2005 yılında eski bakanlardan Hasan Celal Güzel, Atatürk dönemi Çankaya arşivleriyle ilgili bir anısını okuyucularıyla şöyle paylaşmaktadır. Güzel,




    “….Zamanın Cumhurbaşkanı Kenan Evren, bir gün bana, "Sayın Güzel, siz Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri konusunda güzel hizmetlerde bulundunuz. Çankaya Köşkü'nde Atatürk'e ait çok değerli arşivler var. Bunun tasnifini de yapar mısınız?" diye sordu. Heyecandan yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde çok değerli arşiv malzemeleri olduğunu biliyordum. O heyecanla kim bilir nasıl bir ses tonu ile "Hay hay, çok iyi olur!" demişim ki, Evren Paşa şaşırdı ve "Bunu daha geniş bir zamanda konuşuruz" diyerek bu düşüncesinden vazgeçtiğini söylemektedir.




    Hasan Celal Güzel, “Daha sonra Evren Paşa, bu arşivleri SEKA'ya gönderip imha ettireceğini söyledi. Aklıma gelince içim ürperiyor ve Evren Paşa'nın bu eşsiz tarih hazinesini yok etmemiş olmasını diliyorum ” demektedir.(45)

    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

  4. #4
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.991
    Konular
    4272
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    627
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Sonuç




    Tarihte Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı gibi 16 devlet kurmuş, gerek bu devletlerle ve gerekse son kurduğu Osmanlı Devletiyle üç kıtada, altı asır boyunca hak, adalet ve hoşgörünün temsilcisi olmuş bir milletin ve medeniyetin mirasçısı olmak, onur duyulacak şeylerin en güzeli olsa gerek.




    Birde bu 600 yıllık devletin ta kurulduğu ilk günden yıkılışına kadar geçen sürede, bütün iş ve işlemelerini kaydederek bunu bizlere kadar ulaştırmasına şahit olmak, ayrıca heyecan vericidir. Fakat bir milletin kendine ait tarihi geçmişi olan arşivlerini adeta yağmalarcasına başka ülkelere satması, mahzenlerde yok olmaya terk etmesi veya yakması akıl ve mantıkla izah edilecek bir şey değildir. Arşivlerin yakılması veya yok olmaya terk edilmesinin sebebi, geçmişi inkâr ve yok etme, gerçekleri milletten saklama veya arşivlerin değerini takdir kabiliyetinin yetersizliği olarak açıklanabilir.




    Hiç şüphesiz bu olup bitenleri yıkılan bir devletin enkazında kalarak adeta travma geçirmiş, insanların yaptığı bir hata ve yenileşme sürecini geçmişi yok etmek olarak ülke insanın kafasına sokan art niyetli mihrakların işi olarak görülebilir. Olup bitenlerden ders almak bu konuda ki tek teselli kaynağı olsa bile, bugün hala arşivlerin öneminin hala anlaşılmamış olması teselliyi de gölgelemektedir.




    EK - Boş ve değersiz diye Bulgaristan’a satılan evrakların nakli sırasında sokaklara dökülen ve M. Cevdet tarafından çocukların elinde toplanarak İsmet İnönü’ye gönderilen belgelerin kısmı




    Bulgarlara satılırken yere düşen ve sokak çocukları tarafından yirmi kuruşa bendenize verilen mühim vesikalardan: Bunların arzından evvel Vamber’in (Geletizemle) mecmuasında (1903 senesi) yazdığı Türkçe mütalaasını dercediyorum:




    “ Biz Macarlar kendi tarihlerimizi ve münasebatı coğrafiyemizi izah için Türk vesikalarından nevi nevi faide görüyorüz. Türklere şükranımızın sebeplerinden birisi Türklerin Macaristanı zaptı vaktindan kalma (vergi vesair hâsılatı miriye defterleridir). Bu resmi vesikalar, Macaristanın iki yüz seneden daha evvelki hallerini, nufusunu, ziraatını, ticaret ve sınaatini bildiren takrirat ve tafsilâtı havi olup, geçmiş zamanımızın aynasıdır.









    Bu Türk vesikalarının emsali dünyada kolay kolay bulunmaz. Zira, o vakitler Türk memurları her şehrin, her köyün, her mahallenin evlerini nufusunu, hububatın cins ve miktarını bile kemali dikkatle yazmışlar ve fevkalâde kıymetli istatistikler bırakmışlardır ” diyor.




    Halbuki bizim komisyon böyle (hububat) kayıtlarını görünce arpa ve buğday hesabının tarihçe ne ehemmiyeti vardır diye hüküm vermiştir sanırım. Mezkûr vesikalar ;




    1. Üç yüz elli sene evvelki bir askeri vesika: 1096- 1099- 1101 senesi Viyana seferine dair parçalanmış (yol masarifi defteri); bundan hangi tarih bahseder? Bu ne mühim vesikadır? Hangi askeri müverrih buna muhtaç değildir?




    2. Uygurca anahtar: Dünyada ancak üç müze ile yalnız Ayasofya kütüphanesi (kadim Uygurca ) metinlere maliktir. Şimdiye kadar bir Türk âliminin Uygurca metinleri halle yarayacak bir anahtar yaptığı meçhul idi. İşte bu vesika o müşkülü hallediyor. Bu, nasıl satılır? Komisyona göre Uygurcanın hiç ehemmiyeti yoktur! Çünkü maliyeye taalluku bulunmaz!




    3. Zırhlı Orhaniyenin 1286 senesine ait mühimmat defteri; bu da (Bahriyeye aittir, çürüktür, maliyeye taalluku yoktur) denilerek satılmıştır. Bekli de hiç görülmemiştir.




    4. Sırbisdanda ilk fethettiğimiz (Niş) kalesine dair kayıtlar.




    5. Gazi mihal evlâdının (pilevne) de vakfına ait bir kayıt




    6. 1134 senesine ait Hatçe sultanın mührile defterdarlığa irsal edilen fevkalâde mühim bir mutbak defteridir. Bunlar o devirde Türk yemeklerinin enaını, hububat ve eşya fiyatlarının tarifesini gösterir. Türk sanayi ve harsı itibarile pek mühim olan bir mutbak defterinin komisyonca demek ki hiç kıymeti yokmuş. Kim bilir böyle ne kadar (mutbak defterleri) uçtu gitti.




    7. 1148 senesine ait (defterdar) vesair mühim maliye memurlarının mühürlerile vergi nişanlarını havi bir levha. Mühürcülük san’atı ve maliyecilik noktai nazarından buna kıymet biçilir mi? Tarih kitaplarımıza bu vesikaların bir tanesi geçmemiştir.




    8. Diğer vesikalar arasında meşhur Türk edibi Şeyh Galibin evlatlarına verilen ferman ve tersane masarifine dair bir icmal vesaire vardır.





    Paşam elime geçen vesikaların yalnız unvanları hamiyetli yüreğinizi tutuşturmağa kâfidir.



    --------------------------------------------------------------------------------------------------







    Sonuç




    Tarihte Göktürk, Uygur, Karahanlı, Gazneli, Selçuklu ve Osmanlı gibi 16 devlet kurmuş, gerek bu devletlerle ve gerekse son kurduğu Osmanlı Devletiyle üç kıtada, altı asır boyunca hak, adalet ve hoşgörünün temsilcisi olmuş bir milletin ve medeniyetin mirasçısı olmak, onur duyulacak şeylerin en güzeli olsa gerek.




    Birde bu 600 yıllık devletin ta kurulduğu ilk günden yıkılışına kadar geçen sürede, bütün iş ve işlemelerini kaydederek bunu bizlere kadar ulaştırmasına şahit olmak, ayrıca heyecan vericidir. Fakat bir milletin kendine ait tarihi geçmişi olan arşivlerini adeta yağmalarcasına başka ülkelere satması, mahzenlerde yok olmaya terk etmesi veya yakması akıl ve mantıkla izah edilecek bir şey değildir. Arşivlerin yakılması veya yok olmaya terk edilmesinin sebebi, geçmişi inkâr ve yok etme, gerçekleri milletten saklama veya arşivlerin değerini takdir kabiliyetinin yetersizliği olarak açıklanabilir.




    Hiç şüphesiz bu olup bitenleri yıkılan bir devletin enkazında kalarak adeta travma geçirmiş, insanların yaptığı bir hata ve yenileşme sürecini geçmişi yok etmek olarak ülke insanın kafasına sokan art niyetli mihrakların işi olarak görülebilir. Olup bitenlerden ders almak bu konuda ki tek teselli kaynağı olsa bile, bugün hala arşivlerin öneminin hala anlaşılmamış olması teselliyi de gölgelemektedir.




    EK - Boş ve değersiz diye Bulgaristan’a satılan evrakların nakli sırasında sokaklara dökülen ve M. Cevdet tarafından çocukların elinde toplanarak İsmet İnönü’ye gönderilen belgelerin kısmı




    Bulgarlara satılırken yere düşen ve sokak çocukları tarafından yirmi kuruşa bendenize verilen mühim vesikalardan: Bunların arzından evvel Vamber’in (Geletizemle) mecmuasında (1903 senesi) yazdığı Türkçe mütalaasını dercediyorum:




    “ Biz Macarlar kendi tarihlerimizi ve münasebatı coğrafiyemizi izah için Türk vesikalarından nevi nevi faide görüyorüz. Türklere şükranımızın sebeplerinden birisi Türklerin Macaristanı zaptı vaktindan kalma (vergi vesair hâsılatı miriye defterleridir). Bu resmi vesikalar, Macaristanın iki yüz seneden daha evvelki hallerini, nufusunu, ziraatını, ticaret ve sınaatini bildiren takrirat ve tafsilâtı havi olup, geçmiş zamanımızın aynasıdır.









    Bu Türk vesikalarının emsali dünyada kolay kolay bulunmaz. Zira, o vakitler Türk memurları her şehrin, her köyün, her mahallenin evlerini nufusunu, hububatın cins ve miktarını bile kemali dikkatle yazmışlar ve fevkalâde kıymetli istatistikler bırakmışlardır ” diyor.




    Halbuki bizim komisyon böyle (hububat) kayıtlarını görünce arpa ve buğday hesabının tarihçe ne ehemmiyeti vardır diye hüküm vermiştir sanırım. Mezkûr vesikalar ;




    1. Üç yüz elli sene evvelki bir askeri vesika: 1096- 1099- 1101 senesi Viyana seferine dair parçalanmış (yol masarifi defteri); bundan hangi tarih bahseder? Bu ne mühim vesikadır? Hangi askeri müverrih buna muhtaç değildir?




    2. Uygurca anahtar: Dünyada ancak üç müze ile yalnız Ayasofya kütüphanesi (kadim Uygurca ) metinlere maliktir. Şimdiye kadar bir Türk âliminin Uygurca metinleri halle yarayacak bir anahtar yaptığı meçhul idi. İşte bu vesika o müşkülü hallediyor. Bu, nasıl satılır? Komisyona göre Uygurcanın hiç ehemmiyeti yoktur! Çünkü maliyeye taalluku bulunmaz!




    3. Zırhlı Orhaniyenin 1286 senesine ait mühimmat defteri; bu da (Bahriyeye aittir, çürüktür, maliyeye taalluku yoktur) denilerek satılmıştır. Bekli de hiç görülmemiştir.




    4. Sırbisdanda ilk fethettiğimiz (Niş) kalesine dair kayıtlar.




    5. Gazi mihal evlâdının (pilevne) de vakfına ait bir kayıt




    6. 1134 senesine ait Hatçe sultanın mührile defterdarlığa irsal edilen fevkalâde mühim bir mutbak defteridir. Bunlar o devirde Türk yemeklerinin enaını, hububat ve eşya fiyatlarının tarifesini gösterir. Türk sanayi ve harsı itibarile pek mühim olan bir mutbak defterinin komisyonca demek ki hiç kıymeti yokmuş. Kim bilir böyle ne kadar (mutbak defterleri) uçtu gitti.




    7. 1148 senesine ait (defterdar) vesair mühim maliye memurlarının mühürlerile vergi nişanlarını havi bir levha. Mühürcülük san’atı ve maliyecilik noktai nazarından buna kıymet biçilir mi? Tarih kitaplarımıza bu vesikaların bir tanesi geçmemiştir.




    8. Diğer vesikalar arasında meşhur Türk edibi Şeyh Galibin evlatlarına verilen ferman ve tersane masarifine dair bir icmal vesaire vardır.





    Paşam elime geçen vesikaların yalnız unvanları hamiyetli yüreğinizi tutuşturmağa kâfidir.



    --------------------------------------------------------------------------
    45 Hasan Celal Güzel “Latife Hanım’ın Mektupları” Dünden Bugüne Tercüman Gazetesi, 04.02.2005
    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

  5. #5
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.991
    Konular
    4272
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    2
    Bahsedildi
    0 Mesaj
    Etiketlenmiş
    0 Konu
    Tecrübe Puanı
    627
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Başka bir kaynaktan...
    BULGARİSTAN’A SATILAN OSMANLI EVRAKLARI

    Olayın başlangıcı 1929 yılına kadar gitmişti. İddialara göre, o yıl Maliye Bakanlığı, Defterdarlığa bir yazı göndererek ‘depolardaki lüzumsuz evrakların satılmasını’ istemişti. İstanbul Defterdarı da, 1931 yılında deposundaki eski yazılı evrakların değerli olup olmadığına bakmaksızın hepsini elden çıkarmaya karar vermişti. Önce 1928’de yapılan ‘Harf Devrimi’ dolayısıyla artık gözden düşmüş olan eski yazılı evrakların yakılması düşünülmüş, sonra birileri ‘niye yakalım satarız maliyeye gelir elde ederiz’ demiş, başka birileri de ‘yurtiçinde satarsak bakkalların eline geçer, biri ola ki yazıları okur, sonra evrakların tarihi değere sahip olduğu anlaşılır, biz de zor durumda kalırız en iyisi yurtdışına satalım’ demişti. Onun içinde sözleşmeye, satılan evrakların yurt dışına çıkarılma şartı konulmuştu. İhaleyi kazanan İzzet Bey, evrakları Bulgaristan’da faaliyet gösteren İsviçreli bir fabrikatöre satmıştı. Satış fiyatı da ‘okkası üç kuruş on para’ idi.

    1931 yılının Mayıs ayının 11’inde, Sultanahmet’teki Maliye Evrak Hazinesi’nin önüne 20-30 kadar araba sıralanmış, kapının önüne konan baskülde çemberlenmiş evraklar tartılıp arabalara yerleştiriliyor ardından da Sirkeci’ye götürüyorlardı ki, defterdarlık binasının koridorlarında, üzerinde hademelerin gezdiği evrak yığınlarını ve taşıma sırasında arabalardan uçuşan evrakların çöpçüler tarafından süpürülerek imha edildiğini gören İbrahim Hakkı’nın (Konyalı) Son Posta gazetesinde yayınlanan yazısı üzerine skandal kamuoyuna yansıdı. Olayı öğrenen İstanbul Belediyesi’nin basınla ilişkilerden sorumlu görevlisi Osman Nuri (Ergin), konuyu bu toprakların yetiştirdiği en önemli entelektüellerden olan Muallim Cevdet (İnançalp)’e duyurmuş, duyduklarına ve gazetelerde okuduklarına inanamayan Muallim Cevdet, büyük bir şok içinde Sultanahmet’e gitmiş ve bir süre sonra, beşer kuruşa çocukların elinde topladığı ve içinde 1683 tarihli II. Viyana seferine dair ‘Yol Masraf Defteri’, Uygurca metinleri okumaya yarayan bir anahtar, Sırbistan’da ilk fethedilen yer olan Niş kalesine dair elyazmalarının da bulunduğu bir kucak evrakla ağlayarak geri dönmüştü.

    İbrahim Hakkı, Osman Nuri, Muallim Cevdet ve İstanbul Mebusu Halil Ethem (Eldem) Başvekil İsmet Paşa’ya bir mektup yazarak, olayı anlatmışlar ve acilen el koymasını istemişlerdi. Bazı milletvekilleri konuyu TBMM’ye taşıyınca, sorumlular hakkında dava açılmış ancak duruşmalarda İstanbul Defterdarı Şefik Bey ‘satılan evrak yazısız, kıymetsiz kağıt parçaları ve eski defterlerdi’ diyerek kendini savunurken, olayın faillerinden Maliye Bakanlığı Müsteşarı Ali Rıza Bey, ‘Bence mesele o kadar sade ve ehemmiyetsizdir ki…’ diye başladığı savunmasını, ‘Eğer bu kağıtlar yakılsaydı, kimsenin sorumluluğu olmayacaktı’ diyerek bitirmişti. Sonuçta sorumlulara küçük cezalar verilmiş ama bunlar da Recep Peker hükümeti zamanında çıkan afla bağışlanmıştı. Bulgaristan’a satılan 200 balya ve 500 sandık evrakın ancak 8 tonu 53 balyası iki yıl sonra geri alınabilmiş ancak bu balyalar günlerce gümrükte beklemiş ve 1936’a kadar da açılmamıştı. Bulgaristan’da kalan bölümün bir kısmının 40 milyon Bulgar levasına Vatikan’a satıldığı söylenmişti.

    Olayın son perdesi 1993’de dönemin Devlet Arşivleri Genel Müdürü, İsmet Binark’ın Bulgaristan’a yaptığı ziyarette açıldı. Binark, 1931’de satılan belgelerin bir kısmının tasnif edilerek Sofya’daki Cyril ve Methodius kütüphanelerinde saklandığını görünce, iki ülke arasındaki kültürel anlaşmalar çerçevesnde bu belgelerden tasnifi tamamlanmış olan 1 milyon belge,700 adet maliye defteri,405 adet icmal ve mufassal tahrir defteri, 200 adet şer’iye siciline ait mikrofilmleri ve fotokopileri 1997 yılında Türkiye’ye verilmesini sağladı. O tarihte, tasnif edilmeyi bekleyen 500 bin belgenin daha olduğu söylenmişti. Muhtemelen bunlar da tasnif edilmiştir ancak henüz Türkiye’ye geldiğine dair bir bilgiye sahip değiliz.
    alıntı
    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

Etiketler

Yer imleri

Yer imleri

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş