Eski (Antik) Mısır Medeniyeti Khemet, Egypt Eski Mısır, Antik Çağ'daki en büyük medeniyetlerdendir. M.Ö. 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, güney Mısır ve kuzey Mısır olarak ikiye ayrılmaktaydı. Güney Mısır, Nil nehri boyunca uzanan verimli vadi, Mısır tarihinde Yukarı Mısır olarak, kuzey Mısır, delta ise Aşağı Mısır olarak geçer. Yukarı Mısır'ın tarihine değin bulunan en eski bilgiler M.Ö. 5000'li yılları göstermektedir; ancak kurucusu Tiu'nun doğum tarihi ya da yaşadığı dönem

Bu konu 10008 kez görüntülendi 84 yorum aldı ...
Eski (Antik) Mısır 10008 Reviews

    Konuyu değerlendir: Eski (Antik) Mısır

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 10008 kez incelendi.

  1. #1
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart Eski (Antik) Mısır

    Eski (Antik) Mısır Medeniyeti

    Khemet, Egypt


    Eski Mısır, Antik Çağ'daki en büyük medeniyetlerdendir. M.Ö. 3050 yılları civarında kuruluşundan önce, güney Mısır ve kuzey Mısır olarak ikiye ayrılmaktaydı. Güney Mısır, Nil nehri boyunca uzanan verimli vadi, Mısır tarihinde Yukarı Mısır olarak, kuzey Mısır, delta ise Aşağı Mısır olarak geçer.

    Yukarı Mısır'ın tarihine değin bulunan en eski bilgiler M.Ö. 5000'li yılları göstermektedir; ancak kurucusu Tiu'nun doğum tarihi ya da yaşadığı dönem hala sırdır. Aşağı Mısır'a gelince, bilinen kurucusu Ro en ünlü kralı da Scorpion King - Akrep Kral filminde de ilham alınan "Scorpion of Egypt" (Mısır Akrebi), Zekhen'dir. Yukarı Mısır'ı kendi yönetimi altında birleştiren Zekhen'den sonra kral olan Narmer, Delta bataklıklarına doğru yayılmayı sürdürmüştür.

    Narmer'in kuzey Mısır'daki; Wazner'in guney Mısırdaki egemenliği sonrasında; Hor-Aha (ya da Menes olarak bilinir) birleşik Mısır İmparatorluğu'nun ilk firavunuydu.

    Eski Mısır; Augustus Caesar'ın liderliğindeki Roma İmparatorluğu tarafından M.Ö. 30 yılında ele geçirilmiştir. M.S. 7. yüzyılda Araplar burada egemen olmuş ; 1517 yılında ise Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılmıştır. 1882 yılında da Mısır ; İngiltere'nin kolonisi olmuştur.

    Tarih Bölümleri

    3000 yıldan daha fazla olan Eski Mısır tarihini incelemek için bölümlere ayırmak şarttır:
    Hanedanlık öncesi dönem
    Erken Hanedanlık ( 1 - 2 hanedanlar )
    Eski Krallık (3 - 6 hanedanlar )
    Birinci ara dönem ( 7 - 10 hanedanlar )
    Orta Krallık ( 11 - 14 hanedanlar )
    İkinci ara dönem ( 15 - 17 hanedanlar )
    Yeni Krallık ( 18 - 20 hanedanlar )
    Son ara dönem ( 21 - 26 hanedanlar )
    Pers dönemi
    Geç Hanedanlık ( 28 - 30 hanedanlar )
    Yunan dönemi
    Roma dönemi


    Resmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız.
    Bu resim dosyası tekrar boyutlandırılarak ekrandan taşması engellenmiştir. Buraya tıklayarak resmin orjinal boyutunu görebilirsiniz. Dosyanın orjinal boyutu 1030x786 ve boyutu 225KB dır.


    Buluşlar ve İcatlar zaman çizelgesi

    Hanedan Öncesi

    M.Ö. 3500: Senet, dünyanın en eski masa oyunu.
    M.Ö. 3500: Fayans, dünyanın ilk toprak çanağı.

    Hanedanlar Dönemi

    M.Ö. 3300: Tunç işler (Bknz: Tunç Çağı)
    M.Ö. 3200: Mısır hiyeroglifleri, tamamen geliştirilmiştir (Bknz: Mısır'ın ilk hanedanı)
    M.Ö. 3200: Ondalık sistem, dünyadaki ilk kullanımı
    M.Ö. 3100: Şarap mahzenleri, dünyadaki ilk bilinen
    M.Ö. 3100: Madencilik, Sina yarımadası
    M.Ö. 3050: Gemi yapımı Abidos'ta
    M.Ö. 3000: Filistin ve Levant'a Nil'den ihracat: şarap (Bknz: Narmer)
    M.Ö. 3000: Papirüs, dünyanın bilinen ilk kâğıdı
    M.Ö. 3000: Tıbbi müesseseler
    M.Ö. 2900: Muhtemelen çelik: karbon içeren demir
    M.Ö. 2700: Cerrahi, dünya da bilinen ilk
    M.Ö. 2700: Üniliteral işaretler, dünyanın bilinen ilk alfabesinin temelini oluşturur
    M.Ö. 2600: Sfenks, bugün dünyanın en büyük tek taştan oluşan heykeli
    M.Ö. 2600: Mavna taşımacılığı, taş bloklar
    M.Ö. 2600: Djoser Piramidi, dünyanın bilinen ilk büyük çaplı taş binası
    M.Ö. 2600: Menkaure Piramidi ve Kırmızı Piramit, dünyanın bilinen ilk granitten yontulmuş işleri
    M.Ö. 2600: Kırmızı Piramit, dünyanın bilinen ilk 'gerçek' yumuşak-kenarlı piramidi
    M.Ö. 2580: Büyük Gize Piramidi; MS 1300 yılına kadar dünyanın en yüksek yapısı
    M.Ö. 2500: Arıcılık
    M.Ö. 2400: Astronomik Takvim, matematiksel düzeni nedeniyle Orta Çağ'da dahi kullanılmıştır
    M.Ö. 2200: Bira
    M.Ö. 1860: muhtemel Nil-Kızıl Deniz Kanalı (12. Hanedan)
    M.Ö. 1800: Alfabe, dünyanın bilinen en eski
    M.Ö. 1800: Moskova Matematik Papirüsü, frustum hacmi için genel(leştirilmiş) formül
    M.Ö. 1650: Rhind Matematik Papirüsü: geometri, kotanjant analoğu, cebir denklemleri, aritmetik seriler, geometrik seriler
    M.Ö. 1600: Edwin Smith Papirüsü, yaklaşık M.Ö. 3000'e kadar uzanan tıbbî gelenekler
    M.Ö. 1550: Ebers Tıp Papirüsü, geleneksel ampirizm; dünyanın bilinen ilk belgelenmiş tümörleri (Bknz: Tıp tarihi)
    M.Ö. 1500: Cam yapımı, dünya da bilinen ilk
    M.Ö. 1258: Kadeş Barış antlaşması, dünya da bilinen ilk (Bknz: II. Ramses)
    M.Ö. 1160: Turin Papirüsü, dünyanın bilinen ilk jeolojik ve topografik haritası
    M.Ö. 5. yüzyıl-M.Ö. 4. yüzyıl (belki de daha erken): petteia ve seega, savaş oyunları; satranç oyununun muhtemel ataları (Bknz: Satrancın kökeni)

    Günümüzde Mısır'ı ziyaret eden turistler, Gize'deki piramitleri gezerken bu görkemli yapılar karşısında hayretlerini ve beğenilerini gizleyemiyorlar. Gize'de bulunan piramitler durdukları yerde binlerce yıldır görkemli bir uygarlığın öyküsünü anlatır gibidirler. 19. yüzyılın başlarında bu piramitlerin içine giren kazıbilimcilerin duyduğu heyecansa elbette turistlerinkinden çok daha farklı çok daha coşkundu. Önlerinde binlerce yıllık bir tarih duruyordu, öyle ki bu tarih belki uygarlıkla aynı yaştaydı. İlerleyen yıllarda bulunan kalıntılar, açığa çıkarılan mezarlar ve çözülen Mısır yazısı, bu uygarlığın aslında düşünülenden de daha görkemli olduğunu açığa çıkaracaktı. Bu bölgede paleolitik çağın sonundan beri yaşıyordu insanlar. Dünya taş devrini yaşarken Nil Nehri'nin çevresinde yaşayanlar uygarlığı filizlendiriyordu. Mısır Uygarlığı gerek askeri, gerekse kültürel yönden binlerce yıl dünyaya öncülük etti; Eski Yunan, Hitit hatta Roma uygarlığı üzerinde etkileri vardı. Döneminin süper gücü olan Mısır aynı zamanda bir kültür merkeziydi. Kendilerine özgü üç değişik alfabe geliştirmişlerdi. Gökbilimle uğraşıyorlardı ve neredeyse kusursuz bir takvime sahiplerdi. Tarihte bilinen ilk yazılı antlaşmada onların imzası vardı. Geliştirdikleri mumyalama teknikleri onların öbür dünya inancına sahip ilk uygarlıklardan biri olduğunu gösteriyor. Günümüze dek dayanmış, tarihin yıkıcı etkisine karşın ayakta kalmış görkemli yapıları onların mimarlık alanında da ne denli ileri olduğunun bir göstergesidir. Fransız araştırmacı Jacques Champollion Mısır yazısını çözdüğünde binlerce yaşında olan bu uygarlık, yeniden konuşmaya başladı. Hiyeroglifler, hayranlık uyandıran öykülerini anlatmayı günümüzde de sürdürüyor. Bu haliyle Mısır Uygarlığı binlerce yıl daha insanlığın zihnindeki yerini koruyacak.

    "Mısır, Nil'in armağanı"

    Herodot'un bu ünlü deyimi bugün de geçerli. Çöllerin arasında sıkışmış, ekilebilir bereketli topraklar.. Bu topraklara bereket getiren, görkemli Nil nehri. Eskiler nehrin kaynaklarını da, tropikal iklimini de bilmiyorlar ve bu nedenle amansız kuraklıktan sonra hazirandan ekime kadar suları kabartıp bereketli bir mil yayan taşkın karşısında hayran kalıyorlardı. Onlara bakılırsa böyle bir mucizeyi ancak tanrılar gerçekleştirebilirdi. Taşkınlardan sonra oluşan gölcükler ve bataklıklar da balık ve av hayvanı kaynağıydı. Bunun için tarih öncesinden başlayarak vadiye göçebe avcılar yerleştiler. Neolitik çağda yerleşik hayata geçen göçebeler, bu topraklar üzerinde unutulmayacak bir uygarlık başlattılar. Paleolitik çağda, gelecekte çöl olacak arazilerin kuruması, henüz nehrin sağ ve solunda, yani Arap ve Libya Çölü yakınlarında yerli halkın var olması için gerekli koşulları ortaya koyacak kadar ilerlemiş değildi. Adım adım gelişen ve bu arazilerin önce step, sonra da kuru çöle dönüşmesiyle sonuçlanan kuruma şekli, burada yaşayan insanları, arazilerini bırakıp zamanla Nil vadisine çekilmeye zorlamıştı. Bu aşamaya neolitik çağın başlarında ulaşıldığı sanılıyor. Böylece Nil vadisinde yaşayan halkların kökeni üç grupta aranabilir: ilk başlardan beri burada yaşayan yerli halklar; yaşam alanlarının çölleşmesi nedeniyle doğu çölünden göç eden halklar; ve aynı nedenle batı çölünden göç eden halklar. Doğa bir yandan insanın elinden yaşanacak bölgeleri alırken, bir yandan da yenisini sunuyordu. Doğanın sunduğu yeni bölge, Nil nehrinin taşıdığı ve Delta olarak anılan topraklardı.

    Mısır, birbirinden kolaylıkla ayrılabilen iki kısma bölünür: nehrin sağında ve solunda, dar ama verimli topraklardan oluşan "Vadi" ve tarımla uğraşanlar için gerekli her koşulun bulunduğu sulak, bereketli "Delta".Mısır'ın bu ikiye bölünmüşlüğü ülkenin siyasi ve ekonomik yaşamında etkili olmuştur. Eski İmparatorluk dönemine ait efsaneler, merkezi Heliopolis'te bulunan tek devletin bölünmesinin ardından birbiriyle mücadele halinde bulunan ve ancak kral Menes zamanında yeniden birleşebilen iki ayrı devletten söz eder. Efsane şöyle der:

    Delta'nın doğusunda, Busiris'te, adil bir kral olan Osiris hüküm sürüyordu. Yukarı Mısır'da Ombos kenti tanrısı Set (Seth) onun hasmıydı; onu öldürdü ve hakimiyeti ele aldı. Fakat Osiris'le İsis'in oğlu olan Horus, giriştiği mücadele sonunda Seth'i öldürdü ve babasının intikamını aldı. Bunun üzerine Heliopolis'teki tapınakta toplanan tanrılar; ona, kral sıfatıyla tüm Mısır üzerinde hakimiyet bağışladılar. Bu efsanede ayrıca bir süre sonra Yukarı Mısır ve Aşağı Mısır olarak adlandırılan bölgeler arasında anlaşmazlıkların arttığını ve ülkenin yeniden ikiye bölündüğünü görüyoruz. İkinci birleşmeyse, tam tersi olarak güneyden geldi ve Delta'yı egemenliği altına aldı. Taşkınları dizginlemek, bataklıkları kurutmak, kanallar açmak, köyleri bentlerle korumak gerekmektedir. Bu nedenle yerleşik duruma geçmiş kabileler bir araya gelip daha geniş birimler oluştururlar. Birleşen kabileler bir süre sonra iki krallık görünümüne kavuşacaktır: Tanrı Set'e bağlanan Güney Ülkesi ya da Yukarı Mısır, tanrı Horus'a tapan Kuzey Ülkesi ya da Aşağı Mısır. Kuzey ülkesi günümüz haritalarında kuzeye yakın olmasına; yani yukarıda görünmesine karşın adı Aşağı Ülke'dir; bunun nedeni bu iki ülkeye Nil Nehri'nin akışı yönünde isim verilmiş olması. M.Ö. 4. bin yılın sonlarına doğru "Akrep Kral" olarak anılan Güney hükümdarı, Kuzey'i kendi ülkesine katar. Ondan sonra tahta çıktığı sanılan Narmer adındaki bir başka kral, Güney hükümdarının başlattığı birleştirme işini tamamlar. Güney'in hükümdarlık sembolü olan ak başlığın yanına Kuzey'in kırmızı tacını takar ve böylece iki ülkenin birleştiğini anlatır. Bu birleşme eski Mısır tarihinin başlangıcı kabul edilir. Narmer belki de efsanelerin sözünü ettiği ilk firavun Menes'tir. Böylece M.Ö. 3000 yıllarında Thinis Çağı (Narmer'in doğum yeri olduğu varsayılan Thinis adından) başlar ve o zamandan sonra hiyeroglif yazıtların yardımıyla Mısır tarihi belirginlik kazanır.

    Narmer, ya da Menes, M.Ö. 3000'e doğru iki ülkenin efendisi olarak başkent seçtiği Thinis kentinde hüküm sürmeye başlar. Bununla birlikte karşısına birçok sorun çıkmaktadır. Soylular arasında firavunu tanımayanlar vardır ve sık sık çıkan isyanları bastırmak gerekir. Ülkenin ikinci başkenti,2.Sülale zamanında Güneş'e tapınılan kutsal kent Heliopolis yakınlarındaki Memfis'tir. M.Ö. 2800 yıllarında firavun Kasekemui (bu ad "iki güçlü" anlamına gelir, Horus ve Set'e gönderme yapar) bazı kentlerin ayaklanmalarını bastırır ve yerel hükümdarlar yerine kentlere valiler atamaya karar verir. Onun zamanında devlet yapısı ortaya konur ve bir de nüfus sayımı yapılır. Mirasa dayalı soylu sınıf karşısında devlet işlerinde çalışanların ve Firavunun gücü yükseltilir. Bu dönem, yazının da evrimini tamamladığı bir dönemdir. Belirtilmek istenen nesneyi gösteren birer resim olan ideogramlar yanında seslere karşılık gelen ve Champollion'un çözmeyi başardığı hecesel göstergeler de belirir. Arşivler yazıcılar tarafından deriler üzerine ya da uç uca eklenen papirüs yaprakları üzerine yazılmaktadır. Mısır tarihinin bilinen en eski anıtı, kral Aha'nın mezarıdır. 3.bin yılın başlarında yapılan bu mezarın bir kayaya oyulmuş beş odası vardır.

    İki ülkenin tam olarak birleşmesi ve tek Mısır olması kolay kabul edilmiş ve hemen gerçekleşmiş bir olay değildi. Bunun en önemli göstergesi 1.Sülale döneminin sonlarında başlayan ve 2.Sülale boyunca süren ayaklanmalar. İki ülkenin kaynaşması tam olarak 3.Sülale döneminin başlarında oldu. Bu dönemde hükümet merkezi de yer değiştirmiş, ne kuzey ne de güney kenti olan Memfis başkent olarak belirlenmişti. Kral Zoser'in başkent yaptığı kent, bu tarihten sonra "iki ülkenin terazisi" lakabını taşımaya başlamıştı. Beyaz surlarla çevrili olduğu için Memfis kentine verilen adlardan biri de Beyaz-duvarlar Kenti'ydi. Kasekemui'nin oğlu Zoser, burada 3.Sülaleyi kurmuştur. Heliopolis kentinin baş rahibi İmhotep onun "tatisi", yani başbakanıdır. İmhotep, çağının en büyük dehalarından biridir; bilimsel bilgileri yenileyip zenginleştiren bazı hekimlik ve astronomi incelemelerinin yer aldığı "ahlak ilgileri"nin yazarıdır. Bu dönemde Güneş'in hareketi incelenmiş, gece ve gündüz on ikişer saate bölünmüş, ilk aritmetik işlemleri uygulanmaya başlanmış, yüzey ve hacim hesapları için formüller geliştirilmiştir. Hekimlik, büyüyle yakınlığını sürdürmektedir. Mumyalar üzerinde yapılan incelemeler daha o zamanlar çürük dişlerin doldurulduğunu, iltihapları geçirmek için çenenin delindiğini gösteriyor. İmhotep'in, bütün bu bilgiler yanında mimarlık bilgisi de vardır. Sakkara'da bulunan ve basamaklı piramit olarak bilinen Zoser piramidini o yapmıştır.60 metre yüksekliğindeki bu piramit, ölmüş hükümdarı, Helipolis'in ışıklar saçan tanrısı Ra'ya götürecek bir merdiven oluşturmaktaydı. El emeğini böylesine seferber etmeyi, ancak Thinislilerin sağlamlaştırdığı mutlakiyetçi bir krallık göze alabilirdi. Bu piramit, sonraki sülalelerin hükümdarlarına örnek olacak, ve firavunlar öldüklerinde benzer dev piramitlerde yatmak isteyeceklerdi.

    Zoser'den sonra gelenler, iktidarı 4.sülalenin kurucusu Snefru'ya bırakırlar. Bu hanedan M.Ö. 2720'den 2560'a kadar sürer. Bu dönem, "piramitler dönemi" olarak anılacaktır. Snefru, iyi bir kral olarak bilinse de; oğlu Keops, kendisinden nefret edilen, zorba bir hükümdardır. Memfis din adamları onu, halkı vergilerle ezmekle suçlamışlardır. Oğlu Kefren, daha yaşarken insanların kendisine bir tanrı gibi tapmalarını sağlar; piramidi de neredeyse babasınınki kadar büyüktür. Buna karşılık Mikerinos, daha alçakgönüllü bir yapıyla yetinecektir.

    Akrep Zekhen (Zekhan) ile İki Taçlı Narmer

    Coğrafyasına göre biri "Delta" ve diğeri "Vadi" olarak tanımlanan Aşağı ve yukarı Mısır, tarih öncesi çağların sonuna doğru, sınırları belirlenmemiş bu yeşil alanlarda kaynaşma sureci içine girmişlerdi. Arkeolojik buluntulara göre yukarı Mısır'ın dağınık Sepatları, merkezî bir yönetim altında birleşme girişimlerinin simgesi akrep olması nedeniyle "Akrep Kral" olarak bilinen Zekhan tarafından başlatıldığı sanılmaktadır. Onun bu çabasını bıraktığı yerden devam ettiren ve sınırları Delta bataklıklarına doğru genişleten diğer kral ise Narmer'dir. Her iki kral da Mısır'ın birliğini kurmakla ünlenen efsanevî Menes'in öncülüğünü yapmışlardır. Bunlardan özelikle Narmer'in Kekhen'deki (Hierakonpolis) mezarında bulunan kayantastan yapılmış bir adak paletinde, Mısır'ın birleşmesi yönünde yaptığı girişimlere ait tasvirler ve başında her iki ülkenin simgeleri bulunan tacı taşıdığı görülmektedir. İlk birleşik taç, Aşağı Mısır'a ait (Deshret) ile Yukarı Mısır'a ait (Hedjet) iç içe geçirilerek bütünleştirilmiş, böylelikle iki Mısır çok anlamlı bir şekilde birleştirilmiştir.

    Fayyum (M.Ö. 4400-3900)

    Fayyum Golünün kuzey kıyılarında bir liderin yönetiminde çiftçi ve avcı aileler yaşamaktaydı. Höyük yamaçlarında sazdan yaptıkları evlerde barınan bu kültür surecinde, Mısır'ın ilk yerleşik halk topluluklarını oluşturdukları görülür.

    Merimda (M.Ö. 4300-3700)

    Deltanın Batısındaki Merimda'da yapılan kazılarda çok geniş bir alanı kaplayan 600 yıl sureli bir yerleşim ortaya çıkmıştır.Sırık çatılı evler daha sonra ker*** oval evlere dönüşmüştür.

    EL-Omari(M.Ö 3700-3400)

    Kahire helvan arasındaki Hof vadisi yakınında bulunan bu kültür surecine ait bir sitede sazdan ağaçlardan yapılmış oval barınak kalıntıları bulmuşlardır. Ayrıca elle şekillendirilmiş perdahlı kırmızı ve siyah dekorlu çömleklerle kesici ve parçalayıcı el aletleri ve değirmen taşları bulunmuştur.

    Ma'adi(M.Ö 3400-3000)

    Çiftçilik ve hayvancılıkla uğraşan yerleşik düzene en fazla uyum sağlamış kültürdür. Tuğla duvarlı mezar tipleri ve Mısır'da bilinen en eski Bakır filizi bulunmuştur.Maadi yerleşimi krallık kültürünün oncusu olabilecek özellikte bir kültürdür.

    Kaynaklar

    1. tr.wikipedia.org/wiki/Eski_Mısır
    2. Bilim Teknik Dergisi / Mayıs 2001


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Eski (Antik) Mısır

          Kategori: Dünya Kültürleri

          Konuyu Baslatan: İstanbullu

          Cevaplar: 84

          Görüntüleme: 10008


  2. #2
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Abydos: Eski Mısır'ın Öte Dünyaya Açılan Gizemli Kapıları

    John Calvin


    Son bulgular, Eski Mısır'da krallara öte dünyaya yapacakları yolculukta eşlik etmeleri amacıyla insan kurban edildiğine işaret ediyor.

    Kral Aha (“savaşçı”), Nil'in savaş halindeki iki krallığını birleştirmeye veya başkent Memphis'i inşa etmeye çalışırken ölmemişti. Bir efsaneye göre, birleşik Mısır'ın ilk hükümdarı 62 yıl süren saltanatının ardından bir av kazasında yaşamını yitirmiş; kızgın bir suaygırının ayakları altında ezilerek hiç de efsanevi olmayan bir şekilde ölüme gitmişti ve ölüm haberi çalışanlarına farklı, özel bir korku salmıştı. Birçoğu için, krala yaşamında hizmet etme onuru, sonunun ne olacağı daha da belirsiz bir ayrıcalık olan, ölümünde hizmet etme yolunu da açacaktı.

    Aha'nın gömüleceği gün, görkemli bir cenaze alayı, Mısır'ın ilk krallarının hânedân mezarlığı olan Abydos'un kutsal alanları arasından ilerledi. Rahiplerin öncülük ettiği cenaze alayında; kraliyet ailesi, vezir, haznedar, yöneticiler, ticaret ve vergi memurları ve Aha'nın ardılı Djer de yer alıyordu. Alay, kent kapılarının hemen ardında, açık bir meydanı çevreleyen heybetli ker*** duvarlara sahip anıtsal bir alanın önünde durdu. Duvarların çevrelediği bu alanda rahipler, tütsünün oluşturduğu bir bulut denizi arasından Aha'nın ölümsüzlüğünü sağlamak için gizli ritüeller yapacakları küçük bir tapınağa doğru ağır ağır ilerlediler.

    Dışarıda, alanı kuşatan duvarların çevresinde, altı açık mezar yer alıyordu. Gerçekleşen son kendini adama –veya zorla adatmada– altı kişi zehirlenmiş ve öte dünyaya götürmeleri amacıyla yiyecek ve şarapla gömülmüşlerdi. Aralarından biri, belki de kralın sevgili kızı veya oğlu, fildişi bilezikler ve değerli küçük taşlardan boncuklarla cömertçe süslenmiş olan, yalnızca dört– beş yaşlarında, bir çocuktu.

    Alay daha sonra, kumulları aştı ve mezarlığa ulaşmak için batan güneşe doğru yürüdü. Aha'nın üç odalı mezarı, sonsuzlukta bolluk içinde yaşayabilmesi için erzakla doldurulmuştu. Her biri Aha'nın resmi mührünü taşıyan iri öküz eti parçaları, yeni öldürülmüş su kuşları, somunlarca ekmek, peynir, kuru incir, kaplarca bira ve düzinelerce şarap testisi vardı.

    Mezarının yanında üç düzgün sıra halinde uzanan 30'un üzerinde gömü daha yer alıyordu. Törenler doruk noktasına ulaştığında birkaç aslan öldürülüp ayrı bir çukura gömüldü. Aha'nın cansız bedeni tuğlalarla inşa edilmiş mezar odasına doğru indirilirken, sadık maiyeti ve hizmetkârlarından oluşan seçkin bir grup da zehir içerek krallarına öte dünyaya yolculuğunda eşlik etti.

    M.Ö. 2900'de bir firavunun cenaze töreni gerçekten bu şekilde mi yapılıyordu? Uzmanlara göre bu, akla uygun bir senaryo. Arkeologlar yüzyılı aşkın bir süredir Abydos'ta kumları eleyerek araştırmalarını sürdürüyor.

    Şimdiyse Mısırlıların gerçekten insan kurban etme ritüelleri olduğuna ilişkin güçlü kanıtlar buldular ve bu kanıtlar, antik dünyanın en büyük uygarlıklarından birine yeni bir ışık tutuyor.




    İlk Firavunun Son Töreni

    Önceleri her Mısır hükümdarı iki bölümlü bir mezar kompleksi hazırlatırdı: Bir tören alanı ve Batı Çölü'nün daha içlerinde, "ölüler diyarı"nda bir mezar. Yakın dönemde Abydos'ta yapılan kazılarda, I. Hanedan'ın ilk kralı Aha'nın ker*** tuğladan yapılmış, 5000 yıllık tören alanı ortaya çıkarıldı. Olasılıkla kraliyet gömü töreniyle bağlantılı olarak zehirlenen altı kişi, tören alanı duvarının hemen dışına gömülmüştü. Kazının başkan yardımcısı Matthew Adams, "Firavun kendi maiyetindekilerin yaşamları hakkında karar verebiliyordu," diyor. "Öte dünyada kendisine hizmet etmek üzere seçtiği veya gerek duyduğu kişileri beraberinde götürme gücüne sahipti."

    Ölüm ve Sonsuz Yaşam

    Arkeolog Günter Dreyer, beş yıllık kazı çalışmasıyla ortaya çıkan yapıyı gözden geçiriyor: II. Hanedan'ın son firavunu Ha'sehemvi'nin 4700 yıllık mezarı. Geçmişte çöl platosundaki bir vadi olasılıkla "ölüler diyarı"na giriş kapısı olarak görülüyordu. "Mezarlar bu diyara giden yol üzerindeki geçici konaklardı." diyor Dreyer. Ha'sehemvi'nin mezar çukurunun köşesinde bir rampa vadiye doğru yükseliyor ve böylece yaşamını yitiren firavuna öte dünyaya gitmesi için kalıcı bir yol sunuyor.

    Çok Önemli Arşivler

    Hanedanlar öncesi dönemde yaşamış bir krala ait mezarda bulunan bu kemik ve fildişi etiketler, 5000 yıla tarihlenen resmi kayıtlar, bilinen en eski yazılardan bazılarını taşıyor. Günter Dreyer, üst sıradaki her etikette bulunan çentik sayısının kumaş parçasının büyüklüğünü gösterdiğini düşünüyor. Ve bir çentik yaklaşık 0,2 metre kareye denk düşüyor. Soldaki tablet üzerindeki kuş her sabah doğuda beliren güneş ışığını simgeliyor. Sağdaki tablette yer alan iki simge ise teslim edilen malların nereden geldiğini gösteriyor; bir ağaç "tarım çiftliği"ni tanımlarken, bir köpek de çiftlik sahibinin kimliğine işaret ediyor.




    Kutsal Topraklar

    Kırık parçaların oluşturduğu bu yığınlar, eski çağ hacılarının bıraktığı kupa, kâse vb. kalıntılar. Orta Krallık dönemi rahiplerinin, I. Hanedan firavunlarından Djer'in mezarını ölülerin tanrısı Osiris'in gömüldüğü yer olarak ilan etmesinden sonra, Abydos önemli bir hac merkezi haline geldi. Osiris'in ölüm ve dirilişinin anısına her yıl düzenlenen şenlik için ülkenin dört bir yanından büyük kalabalıklar bu kutsal merkeze gelirdi.

    İnancın Payandası

    Büyük olasılıkla Osiris'e tapınmak için inşa edilen bu tapınakta, 30. Hanedan firavunlarından I. Nektanebo ve II. Nektanebo'nun adlarıyla süslenmiş kaya parçaları hâlâ duruyor. New York Üniversitesi'ne bağlı Güzel Sanatlar Enstitüsü'nden arkeolog Michelle Marlar, bu alandaki ilk kazı çalışmasını yıkıntıların üzerinden gözlemliyor. "Burasının Osiris tapınağı olduğu kanıtlanırsa," diyor, "Hanedanlar döneminin ilk zamanlarına kadar inen uzun bir tapınaklar zinciri olduğu düşünülen yapının son evresini temsil ettiği ortaya çıkacak."


    Resmin büyük halini görebilmek için buraya tıklayınız. Bu resim dosyası tekrar boyutlandırılarak ekrandan taşması engellenmiştir. Buraya tıklayarak resmin orjinal boyutunu görebilirsiniz. Dosyanın orjinal boyutu 863x610 ve boyutu 84KB dır.


    Bunu Biliyor muydunuz?

    Abydos'ta ilk arkeoloji çalışmaları bugün yürütülen zorlu kazı süreçlerinden çok farklıydı; burada bilim insanlarından çok hazine avcıları hüküm sürdü. Eski Mısırlılar bile firavunların gömülü olduğu yerlerde altın, gümüş ve mücevher bulacaklarını bildikleri için atalarının mezarlarını yağmalamaktan geri kalmadılar. İlk Batılı arkeologlar da aynı şekilde eserlere zarar verdiler. Mısır Antik Eserler İdaresi Müdürü, 1895 yılında Émile Amélineau'ya Abydos'ta kazı yapabilmesi için bir ayrıcalık tanıdı. Amélineau bunu, istediğini yapma ve dilediği nesneleri alma özgürlüğü olarak kullandı. Anlaşıldığı kadarıyla sağlam, çarpıcı ve satılabilir durumdaki eserler (ki Osiris'in lahdi üstünde bulduğu büyük heykel başta olmak üzere bunlara ilişkin birçok örnek verilebilir) dışındakilerle pek ilgilenmedi ve bugün birer hazine sayılacak yığınlarca nesneyi “işe yaramaz” diye attı. Hatta bazı kaynaklar, I. Hanedan dönemine ait ahşap eserleri kamp ateşinde yakmakla ve beraberinde götürmesine değecek ölçüde çarpıcı olmayan eserleri parçalamakla böbürlendiğini aktarıyor.

    Abydos'taki ilk arkeoloji çalışmalarına ilişkin en tuhaf öykü “kayıp kol” ile ilgili. 1899 yılında Abydos kazılarının sorumluluğunu devralan Flinders Petrie, öncülü Amélineau'ya göre çok daha titiz ve düzenli çalışan bir uzmandı; doğru bir belgeleme için önceki kazı alanlarına el attı ve Amélineau'nun çalışma yaptığı alanlardan birçoğu üzerinde yeniden kazı yaptı. I. Hanedan firavunlarından Djer'in mezarında mumyalanmış bir kol buldu; mezar duvarındaki küçük bir oyuğa tıkıştırılan kol, mücevherle bezenmiş altın bileziklerle süslüydü. Petrie, kolun Djer'in eşine ait olduğu görüşündeydi; ilerleyen dönemlerde uzmanlar kolun Djer'e ve belki de firavunun yakınına defnedilen bir soyluya ait olabileceği görüşünü ortaya attı. Ne yazık ki, gerçeği asla öğrenemeyeceğiz. Petrie, bir sorumluluk örneği göstererek kolu bez sargı ve bileziklerle birlikte Kahire Müzesi'ne gönderdi. Müze müdürü de bilezikleri sergilemek üzere çıkardı ve kolu çöpe attı. Petrie'nin o dönemi özetleyen sözleriyle belirtmek gerekirse, “Müze, tehlikeli bir yer”.[1]

  3. #3
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Akhenaton (IV. Amenotep, Akhenaten, Nefer-kheperu-Ré)

    Akhenaton

    I
    Tanrı uludur; birdir, tektir.
    Ondan başkası yoktur.
    Bir tanedir,
    O'dur her varlığı yaratan
    Bir ruhtur Tanrı, görünmeyen bir ruh...
    Ta başlangıçta vardı Tanrı,
    Tek varlıktı o.
    Hiç bir şey yokken o vardı.
    Her şeyi o yarattı
    Ezelden beri süregelen varlığı,
    Ebediyete kadar sürecek,
    Gizlidir Tanrı, kimse görmemiştir onu.
    İnsanlara ve yarattıklarına sır kalır her zaman.
    II
    Göklerin ufkunda belirmen ne kadar güzeldir,
    Ey! Hayatın temelinde yaşayan Aton,
    Sen doğu göğünün ufkunda doğduğunda,
    Tüm memleketi güzelliğinle doldurursun,
    Uzaklaşsan da, ışınların dünya üzerindedir,
    Ne kadar yüksek olursan ol,
    Senin adımlarının izleri gündüzdür,
    Sen, ışınlarını dağıttığın zaman,
    Mısır'ın her iki ülkesi de bayram eder,
    Hepsi uyanık ve ayaklarının üzerindedir,
    Çünkü Sen, onları uyandırmışsındır,
    Onlar tüm organlarını sende yıkarlar,
    Ve kollarını kaldırıp, Sen'i şafakta selamlar,
    Sonra tüm dünyada herkes kendi işini yapar,
    Hayvanlar otlardan zevk alırlar,
    Ağaçlar ve bitkiler çiçeklenirler,
    Kuşlar, kanatları sana doğru ibadet edercesine kalkık,
    Bataklıklarda uçarlar,
    Sen üzerlerinde oldukça onlar yaşarlar,
    Kadında çocuğu Sen yaratırsın,
    Ananın karnında çocuğa Sen hayat verirsin,
    Sen ana rahminde dahi çocuğu besleyensin,
    Ne zaman civciv kabuğu içinde bağırsa,
    Sen ona hayat vermek için nefes verirsin,
    Ey Tanrım, Senin ne kadar çok eserlerin vardır,
    Sen! Ebediyetin hakimi! Senin isteklerin hep iyidir,
    Sen yaşamın ta kendisinin ve yaşam Sen'de yaşar,
    Tanrım Sen yaşamsın ve yaşam ancak sende görülür.
    Kral Akhenaton [1]


    Akhenaton (IV. Amenotep, Akhenaten, Nefer-kheperu-Ré)

    Akhenaton ya da IV. Amenotep olarak da bilinir. Mısır yeni dönem 18. hanedanının bir firavunudur. Kraliçe Tiye ve III. Amenotep'in genç olan çocuğudur. Büyük kardeşi Thutmosis, babasından önce ölünce; tahtı önce ortak oldu. Sonra da M.Ö. 1353-1336 ya da M.Ö. 1352-1334 yılları arasında (Mısır kronolojisinde değişir) firavunluk yaptı. Akhenaton'un eşi, Nefertiti'ydi.[2] Eski tanrıları yasaklaması, Amon rahiplerinin etkisini yok etmesi ve halkı tek tanrıya tapması için elinden geleni yapması sebebiyle ülkenin ruhban sınıfı tarafından sürekli kötülenmiş ve adı lanetli firavuna çıkmıştır.[3]

    Firavunlar arasında en az bilgiye sahip olunan gizemli Akhenaton, çeşitli mısır tapınaklarını kapatarak, belirsiz ve suretsiz Tanrı Aton için tapınaklar yapmıştır. Aton, İbranilerin Adon (Adonay) dediği tanrıyla aynıdır. Adon, daha sonra İbraniler tarafından "Öyle Olsun" anlamına gelen "Amen" kelimesine dönüştürülmüştür. Kelime kökü olarak Sümer'in Mutlak tanrısı Anu'dan türediği düşünülür.[4]

    Aton sözünün Ön-Türk kökenli olduğunu ve Ata-On olup Evrensel Ata anlamını taşıdığını söyledim. Şu halde Akhenaton adındaki sessiz harflerden hareketle KHN-Aton olarak okuyabiliriz. Çünkü, Ön-Türk dilinde yazı damgalardan oluşmakta idi ve her damga tek hece içeriyordu.

    KHN sessiz harfleri KHAN şeklinde okunabileceğini bir önceki yazımda belirttim. Böylece, Akhenaton adı KHAN-ATA-ON adı /Evrensel yönetici ata/ şeklinde anlam kazanır. Dikkat ederseniz sessiz harflerin yerini değiştirmeden sadece aralara farklı sesli harfler ekleyerek okudum. Bu okunuşun doğruluğu konusu halen tartışılabilir. Çünkü, kadim Mısır yazısında sesli harflerin yeri yoktu.[5]

    Akhenaton son derece dindar biri olmasına karşın iktidarda rahiplerin etkisini yok edip ülkeyi kendi isteklerine göre yönetmiş nadir firavunlardan biridir. Ancak; Aton, insan öldürmeyi yasakladığından, askerî hareketlere sürekli karşı koymuş ve mısır o dönemde askeri açıdan zayıflayıp saldırılara uğramıştır. son dönem hastalığının artmasıyla iktidar naibi ay, Nefertiti ve kumandanı Horemheb tarafından paylaşılmıştır.

    Eski Mısır'ın klasik sanat anlayışında Akhenaton döneminde ciddi değişiklikler olmuş; ancak bunlar da firavunun ölümüyle lanetli sayıldığından Akhenaton'dan sonra klasik dönem tekniklerine dönülmüştür. Karısı Nefertiti çarpıcı güzelliğiyle ünlüdür. Büstü çok meşhurdur. Hatta, "Bu büst şeklinde kolyeler şans getirir." iddiasıyla bir dönem pazarlanmıştır.[3]

    İsimleri:
    Amenotep (doğumda verilen ismi): "Amon, hoşnuttur." anlamına gelir.
    Amenofis (isminin yunan gezginlerce söylenen hali)
    Nefer-kheperu-Ré (Ön ismi ya da unvanı): "Ra'nın şekilleri güzeldir." anlamına gelir.
    Akhenaten (Aten için çalışan) Atenizm'i kurduğunda verilen isim. "Aten'in hizmetkârı" anlamına gelir.
    Akhenaton (Akhenaten'in alternatif bir söylenişi. Tıpkı Akhnaton, Akhnaten, Ikhnaton gibi...)

    Yaşamı

    M.Ö. 14. yüzyıl yaşamış olan Mısır kralıdır. Babası III. Amenotep'in ölümünden sonra tahta geçmiştir. Tahta geçtiği ilk yıllarda aile adı olan ("Amon'un hoşnut olduğu" anlamındaki) Amenotep'i kullanmıştır.[2]
    Akhenaton, çıktığı seferlerden birinde en sadık kölesi ile düşman askerlerinden saklanmış birileri var mı diye girdikleri bir mağarada Hz İbrahim'in mağara duvarlarına yazdığı yazıları bulur. Yazılarda tek tanrıdan bahsediliyordur. Fakat o, bunu Aten (güneş diski) olarak algılamış [3] ve daha sonra ismini değiştirerek Akhenaton (Aton'un hizmetkârı) ismini kullanmış ve geleneksel çok tanrılı mısır dinini yasaklayarak tek tanrılı Aton dinini kurmuştur.

    Akhenaton, Krallığının 5 ya da 6. yılında kökten bir kararla yüz yıllardır Mısır'ın başkenti olan Teb'i terk ederek bugün Tel el Amarna olarak bilinen el değmemiş topraklara yeni bir başkent kurmaya karar vermiştir. Akhenaton, eski tanrıları yok etmek için tapınaklardan eski tanrıların isimlerini sildirmiştir.[2]

    Moneist dinlerdeki anlatıma paralel olarak, Akhenaton'un hayatı paralellikler taşır. Taht üzerindeki kavgalar nedeniyle öldürülmemek için saraydan uzaklaştırılan Akhenaton'un hayatına Kral Büyük Sargon'un efsanevi hayat hikayesi kolajlanır.

    "Zor durumdaki annem, hayatımı kurtarmak için beni kamışlardan yapılmış bir sepete koydu ve ağzını ziftle mühürledi."


    Nefertiti

    Süreç içerisinde üvey kardeşi Nefertiti ile evlenerek tekrar taht yoluna giren Akhenaton, III Amenotep (Amen memnun anlamındadır )'un ölümüyle IV. Olarak tahta geçer ve Akhenaton ( Aton'un Görkemli Ruhu) olarak değiştirir.

    Akhenaton, Aton desteği halk arasında hoşnutsuzlukla karşılaşması üzerine, baş rahiplerin devreye girmesi ile Akhenaton tahtı kuzeni Smenkhare'ye bırakır.

    M.Ö. 1361 yılında Mısır'dan kovulduktan sonra Mısır'da Akhenaton adını kullanmak yasaklanır. Kiya adında karısından doğan oğlu, daha sonra ünlü çocuk Firavun Tutankhaton onun inancını temsil etmesi amacıyla ismini Tutankamon olarak değiştirmiştir.

    Mısırdaki kayıtlar, Musa/Akhenaton'un beraber yola çıktığı insanları Pi-Ramses'ten Modern Kantra yakınlarından, güneyde Sina çölünden geçerek Timaş Gölüne götürdüğünü göstermektedir.Burası geniş bataklıklarla kaplı bir bölgedir.Tevrat'a yanlış çeviri olarak geçen yerin adı sazlıklar denizidir.
    Akhenaton'un son dönemlerinde Merykiya-Khiba'nın sevdiği-Mery-Amon-Amon'un sevdiği adı altında baskın kraliçe haline gelmiştir.İsrailoğulları tarafından Meryem olarak tanınmıştır.

    Ve kızı, Tutankhamon'un kız kardeşi, aracılığı ile Musevi kraliyet ailesini oluşturan kişinin annesidir.[4]

    Akhenaton'dan sonra 8 yaşında tahta geçen oğlu Tutankhamon da fazla yaşamamış ve ablasıyla olan çocukları ya doğum öncesi ya da doğum sonrası ölmüştür. Tutankhamon da 18 yaşında ölünce bu nesil son bulmuştur.[2]

    Akhenaton'un eşi, Mısır'ın görmüş olduğu Tiye ve Nefertari'den sonraki en güçlü kraliçesi Nefertiti'dir. her ne kadar Amon'u reddedip Aton'a dönse; Mısır'ın bütün gelenek ve göreneklerine karşı çıkıp tapınakları yıkacak, hatta ülkenin dini merkezini eski kent Teb'den bugün Amarna olarak bilinen yeni kent Akhenaten'e taşıyacak kadar kararlı davranışlarla ileri gitmiş olsa da hiyerogliflerde Akhenaten'deki çok büyük bir karasızlığı gözlemleyebilirisiniz.[3]

    Akhenaton'un eşi Nefertiti bir Nubia (Kuş) prensesi idi. Babasının adı AY idi. Bu isim de bir Ön-Türk kök sözcüğü olup, o dönemde bile dünyanın uydusu olan ay anlamını taşıyordu. Nefertiti bir KUŞ prensesi olarak güneş kültünü ve Ön-Türk simgelerini zaten aileden biliyordu ve yeni Aton tanrının doğuşunda eşi ile aynı yetkileri paylaşıyordu.

    Bu bakımdan Tanrıça Afrodit olarak adının devam etmiş olması doğaldır. Ayrıca, Afrodit sudan veya bir deniz kabuğundan çıkan genç bir kadın olarak resmedilir. Bunun nedeni de Mısır ile Yunan ülkesi arasında Akdeniz'in bulunuşu ve Afrodit'in deniz aşırı bir seyahat yapıp gelmiş olduğudur. Ayrıca Afrodit adını Afro-diti şeklinde ayırırsak Afrika kökenli bir tanrıça olduğu ortaya çıkar.[5]

    Akhenaten yine en sadık olduğunu düşündüğü rahibi tarafından zehirlenerek öldürülür.zaten onun ölümünden sonra çok kısa bir süre Smenkhare adlı gizemli biri krallık yapmış ve yine gizemli bir şekilde kaybolmuştur.[3]
    Akhenaton, yaklaşık 15 yıl tahtta kalmıştır. Ölümünün ardından kurduğu din çökmüştür. Akhenaton'un şehri yerle bir edilmiş ve lanetli firavun olarak anılmıştır.[2]

    Akhenaton Mısır'ın yerleşik tüm inanç ve tanrı sistemin yıkarak, tek tanrı Aton'u resmî tanrı yapmıştır. bu uygulama ile tam bir radikallik örneği sergileyen firavun ölümünden sonra tüm kaynaklardan çıkartılmış, hiyerogliflerden silinmiştir.[1]

  4. #4
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    El Amarna Dönemi

    Burası yeni dinin yaşanacağı ve Teb'deki düşmanlardan uzak bir sığınak olarak tasarlanmıştı. Bu şehir, tarihteki ilk planlı yerleşimlerden biridir. Binalar, tapınaklar ve yollarıyla tamamen güneş tanrı Aton'a tapmak için tasarlanmıştır. Amarna'nın tamamlanmasına yakın Kral ve eşi Nefertiti, şehre yerleştiler. Bu arada Mısır büyük bir istikrarsızlığa düşmüştü. Bu dönemde sanatta da yenilikler olmuştur: firavun resimleri eskisi gibi tanrısal bir durağanlıkla değil, daha çok gerçekçi şekilde çiziliyordu. Bir bakıma sanatın dinden ayrılmasını Akhenaton başlatmıştır. Firavun geleneksel sahneler dışında, yemek yerken, karısını öperken, bir törene başkanlık ederken de çizilebiliyordu. Uzun boyunlu, göbekli resmedilen Firavunun resimleri oldukça ilginçtir. Uzun boyunlu beden yapısı, bu dönemdeki diğer eserlerde de sık sık kullanılmıştır.[2]

    Ön-Türk toplumlarının Asya'dan dünyanın dört bir yanına yayıldıklarını kanıtlayan birçok gösterge vardır. Onlar Tanrı'nın görüntüsü olarak kabul ettikleri güneşe özel bir değer verdiklerini biliyoruz. “Tolu” adı verdikleri bir kap ile yemin ettiklerini gördük. Bu yemin onların adil ve dürüst bir yönetici olacaklarına dair verdikleri bir söz idi. Toplumu yönetirlerken de çeşitli fırsatlarda törenler düzenlenir , kadeh kaldırılır ve tolu içilirdi. Ön-Türklerin bu geleneğini, kısa süre de olsa, kadim mısırda yeniden canlandırmak için uğraşmış bir firavundan söz etmek istiyorum. Babası tarafından kendisine verilen isim Tutmose IV olmasına rağmen tahta çıkar çıkmaz adını Akhenaton olarak değiştirdi. Yönetimi M.Ö. 1379 ile 1362 yılları arasında sadece 17 yıl sürmüştür. Fakat bu kısa süre içinde Mısır dininde büyük reformlar yapmıştır.

    Tahta çıkar çıkmaz çok tanrılı dini yasaklayıp tek tanrı dinini savundu ve güneş olarak görüntülenen tek tanrıya “Aton” adını verdi. Şu halde Akhenaton adını KHN-Aton olarak okuyabiliriz. Çünkü sadece sessiz harflerle yazılmış olduğunu biliyoruz. Fakat seslendirilişi doğru olmayabilir (Bkz. K harfinin gelişimi başlıklı yazım). KHN sessiz harfleri OKH-İN şeklinde seslendirilirse, Akhenaton adı OKH-İN-ATA-ON “On atadan inen Okh” şeklinde anlam kazanır. Bu isimde “in” sözü ile aynı sülaleden, nesilden inen kast edilmektedir. İngilizce “descendant” de “sülaleden gelen” anlamında kullanılır ve “descend” (inmek) sözü ile ilişkilidir. Dikkat ederseniz, kök sözcüklerin yerini değiştirmeden sadece tersten, sağdan sola, doğru okudum. Mısır ve halen Arap yazısı da aynen Ön-Türk yazısı gibi sağdan sola doğru yazılırdı.

    Resimde solda görülen kabartma Akhenaton dönemine aittir ve önde Akhenaton, arkada karısı kraliçe Nefertiti görülmektedir. Her ikisi de ellerinde tuttukları kadehleri güneşe doğru yükseltiyorlar. Güneşten inen ışınlar ise onları kutsarken sadece iki ışın, biri firavuna diğeri ise eşine birer Ankh (ON-OKH) indiriyor. Bu resimle ifade edilmek istenen şudur: Yönetici kral ve eşi tek tanrı olan güneşe saygı işareti olarak kadeh kaldırıyorlar. Güneş olan tanrı ON ise onları kutsuyor ve onlara birer ON-OKH indiriyor. Böylece yönetici ve eşi tanrısal özellikler kazanarak tanrı ON ile bütünleşmiş oluyorlar. Bu yorum ile Ankh işaretinin de güneş ile ilgili olduğunu şüphe götürmez bir şekilde kanıtlamış oluyorum. Çünkü, güneşten kopmak üzere olan ayrı bir Onokh da çizilmiş olduğunu görmekteyiz. Akhenaton yeni olan tek tanrı dinini geliştirmek için Akhetaton, şehrini kurdu.Bu şehir daha sonraları tümüyle yerle bir edilip taşları dağıtılmıştır. Bugün sadece adı kalmış durumdadır. Nedeni ise o dönemde hala çok tanrılı din hüküm sürüyordu ve Okhinataon “tek tanrı” fikrini yaymak peşinde idi. Bu şehri kurduktan iki yıl sonra baş şehir olarak ilan etti ve ailesi ile birlikte oraya taşındı.

    Güneş dini tapınmaları Akhetaton'da açık havada ve güneş altında yapılmaya başlandı. Tanrı Aton veya ATA-ON öğretisinde bütün canlılara saygı ve doğa sevgisi öncelik taşıdı. Resimler ve kabartmalar daha yumuşak ve sevecen görüntüler yansıtmaya başladılar. Fakat, Akhenaton'dan sonra gelen firavun tekrar eski inanca, çok tanrılı dine geri döndüler. Böylece tek tanrı inancı kadim Mısır kültüründe sadece 17 yıl sürdü. Okhinataon'un eşi Nefertiti bir Nubia (Kuş) prensesi idi. Babasının adı AY idi. Bu isim de bir Ön-Türk kök sözcüğü olup, o dönemde bile dünyanın uydusu olan ay anlamını taşıyordu. Nefertiti bir KUŞ prensesi olarak güneş kültünü zaten aileden biliyordu ve yeni Aton tanrının doğuşunda eşini etkilemiş dahi olabilir (Bkz. Kuş figürleri başlıklı yazım). Yönetici olabilmek için kadeh kaldırarak yemin etmenin bir Türk geleneği olduğunu biliyoruz. Resimde sağda görülen Türk heykelinde yönetici kişi sağ elinde kadeh (tolu) tutmaktadır. Başındaki başlığın şekline bakarsak ne derece Akhenaton'un başlığına benzediğini de görürüz. Zaten Akhenaton'un başlık şekli tüm güney Mısır firavunlarına ait olup kuzey Mısır başlığından farklıdır. [6]



    Aton Dini

    Mısır firavunları, çoğunlukla zorba, baskıcı, savaşçı ve acımasız kişilerdir. Bu firavunların ortak özellikleri, Mısır'ın çok tanrılı dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılaştırmalarıdır. Ancak mısır tarihinde bir tek firavun vardır ki, diğerlerinden çok farklıdır. Bu firavun, tek bir yaratıcıya inanılması gerektiğini savunmuş ve bu yüzden özellikle çok tanrılı dinin ayrıcalıklarından faydalanan Amon rahipleri ve bunlara destek veren bazı askerler tarafından büyük baskıya maruz kalmış, sonunda da öldürülmüştür. Bu firavun, M.Ö. 14. yüzyılda basa geçmiş olan Akhenaton'dur. Akhenaton, M.Ö. 1375'te tahta çıktığında yüzyılların getirdiği bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsılaştı. Bu döneme dek toplum yapısı ve halkın kraliyet sarayı ile olan ilişkileri değişmeden gelmişti. toplum dış olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapılarını kapalı tutuyordu. tutuculuk, yukarıda da açıkladığımız gibi, Mısır'ın doğal coğrafi koşullarından kaynaklanmaktaydı.[7]

    Birçok kişi, ilk tek Tanrılı dinin Musevilik olduğunu düşünür; ama bu doğru değildir. Musevilikten önce Mısır'da tek Tanrı inancı mevcuttu: Milattan önce 1353- 1335 yılları arasında Mısır'a hükmeden firavun Akhenaton, yeryüzündeki ilk tek Tanrılı dinin yaratıcısı olmuş ve Aton adını verdiği tek Tanrıyı benimseyerek Mısır'ın eski çok Tanrılı geleneğini reddetmiştir. Bununla da kalmayan IV. Amenotep, kendi inancını Mısır halkına da kabul ettirebilmek için büyük bir çaba içine girmiş ve Amon, Ra, Maat, Ptah, Horus, Anubis, İsis, Osiris gibi eski Mısır Tanrılarına ve Tanrıçalarına adanan birçok tapınağı yıktırmıştır.

    Mısır'ın Amon rahiplerinin önderliğindeki çok Tanrılı inancına düşman olan IV.Amenotep, babası III. Amenotep'in ölümünden sonra Mısır firavunu oldu ve bu göreve gelir gelmez adını “Aton'a hizmet eden” anlamına gelen Akhenaton olarak değiştirdi. Günümüzde de ilgili kral daha ziyade ikinci ismiyle tanınmaktadır.

    Akhenaton, çok Tanrılı dinden kopuşunun bir simgesi olarak başkenti Tanrı Amon'un kutsal kenti Teb'den Amarna adını verdiği başka bir kente taşıdı ve yeni başkentini Tanrısı Aton'a adanan tapınaklarla süsledi. Akhenaton'un inandığı tek Tanrı Aton, güneş Tanrısı olarak benimsenmişti ve bir güneş diskiyle simgeleniyordu.

    Ancak Akhenaton, kendi inancını halkına benimsetmekte başarısız olmuş olacak ki, firavunun ölümünün ardından Akhenaton'un Tanrısı unutuldu ve tekrar eski çok Tanrılı inanışa geri dönüldü. Sonuçta binlerce yıldır geçerli olan inanışları unutturmak kolay bir şey değildi. Ayrıca Mısır içinde çok güçlü bir konuma sahip olan Amon rahipleri de Akhenaton'un dinsel reformundan çok olumsuz bir biçimde etkilenmişler dinsel, ekonomik ve siyasi güçlerini kaybetmişlerdi. Bekleneceği üzere Amon rahipleri Akhenaton'un ölümünün yarattığı fırsatı kaçırmamışlar ve eski çok Tanrılı Mısır dinine geri dönüşü sağlamışlardır. O noktadan sonra Akhenaton, Mısır'da lanetli ve sapık firavun olarak adlandırılır olmuş, tek Tanrı Aton'a adanan tapınaklar ve Akhenaton'un başkenti Amarna tahrip edilerek unutulmaya terkedilmiştir.

    Keşfedilen hazinelerle dolu mezar odasıyla tanınan firavun Tutankamon, lanetli firavun Akhenaton'un oğludur ve babasının ölümünün ardından Tutankaton olan adını Tanrı Amon'un en tepede olduğu çok Tanrılı inanca geçişin bir simgesi olarak Tutankamon olarak değiştirmiş ve başkenti yeniden Teb şehrine taşımıştır.

    Bazı düşünürler Akhenaton'un tek Tanrı inancının Musevilik dinine ilham verdiğini önermişlerdir. Örneğin Sigmund Freud “Musa ve Tektanrıcılık” isimli kitabında Hz Musa'nın tek Tanrı fikrini Akhenaton'un dininden etkilenerek ortaya attığını iddia eder. Hatta daha ileriye gidip Akhenaton'un Musa ile aynı kişi olduğunu ya da ilginç yüz yapısı ve çekik gözlerinden dolayı onun uzaylı olduğunu ortaya atanlar bile çıkmıştır.

    Akhenaton, Mısır tarihindeki aykırı özelliği ve ilk kez tek Tanrı inancını ortaya atan kişi olması nedeniyle insanların ilgisini ve merakını her daim üzerine çekmeye devam edecek gibi görünüyor.[8]

    Akhenaton, tahta geçişinin birinci yılında din alanında bir devrim yaparak Atenizm (bazen Atonizm) dinini kabul ettiğini ve tüm diğer Mısır tanrılarını reddederek (Ra, Maat, Hathor, İsis, Nephthys, Set, ...) tek tanrı olan güneş tanrısı Aton'a ibadet edilmesini bir kanunla halka duyurdu. Başlangıçta eski Mısır diniyle benzer gibi gözükse de, Atenizm tek tanrılı bir dine geçiş teşkil etmektedir. Aten bu noktada Ra-Amoun-Horus un bir karışımı olarak dikkat çekmektedir. Akhenaton'un yaşadığı dönemde Amon Rahipleri oldukça güçlüydüler. Firavun herhangi bir iş yapmadan rahiplere danışmak ve kehanetlerine başvurmak zorundaydı. Akhenaton bu etkiden kurtulmak ve kendi inançlarının da doğrultusunda eski Mısır dinini yasaklamış, Karnak tapınaklarını kapatıp Amon rahiplerinin görevine son vermiştir. Bu durum ülkede büyük bir kargaşaya sebep olmuştur. Ölümünden sonra dini terk edilmiştir. Akhenaton ve soyundan birçok kimsenin isimleri tapınak duvarlarından silinmiştir. Bu dönemle ilgili birçok konu hala araştırılmaktadır. Son veriler ışığında Akhenaton konusunda şunlar da bilinmelidir; Musa, Tevrat'ta sürekli sözü edilen II. Ramses (d. M.Ö. 1302 – ö. M.Ö. 1213) ile dönemdaştı ve zaten bilinen en eski tek tanrılı semitik din de Yahudilik'ti; Oysa daha önce yaşamış olan Akhenaton, aşağı yukarı aynı bölgedeki daha eski tek Tanrılı dini benimsemiş, savunmuş ve dönemdaşı olan kendi rahipleri (Ay) tarafından da alelacele yok edilmiş, savunduğu din de örtbas edilmiştir. Musa döneminden de önce bulunan Akhenaton'un araştırmalar ve verilere göre bir peygamber olma ihtimali çok yüksektir.[2]
    XVIII.sülalenin onuncu kralı olan Amenotep IV tek tanrı Aten'e inanmaya başladı ve adını "Aton'a hizmet eden" anlamına gelen Akhenaton olarak, karısı Nefertiti'nin adını da "Güzel Aten'in güzelliğidir" anlamına gelen Nefer-Nefru-Aten olarak değiştirdi. Kral ve kraliçe Teb'i terk ettiler ve Amarna adlı yeni bir kent kurdular. Daha sonra Amon'un heykellerini ve tapınaklarını yıktırmaya başladı. Fakat bu; Teb, Memfis ve Heliopolis rahiplerinin hiç hoşuna gitmemişti. Bu rahipler, eski çok tanrılı dini tekrar kabul etti ve böylece Aten dini Mısır'dan kalktı. Akhenaton, bu dini reformu başaramamıştı. Buna rağmen Akhenaton, dünyanın ilk tek tanrılı dine inanan insanı olarak anılır. [9]

    Farklı bir Tarih araştırmacısı, Musa'nın Mısır'da sahip olduğu yüksek pozisyon düşünülürse o döneme ait kayıtlar ki- oldukça fazladır – ondan hiç söz edilmez. Sebebi ise Musa ve Mısırlı Firavun Akhenaton, resmi adıyla IV. Amenotep, aynı kişidir. Bu yeni bir düşünce değil; tüm antik bilgi taşıyıcılarının savunduğu düşüncedir.

    Akhenaton'un Mısır'ı terk etmesiyle taraftarları onu tahtın haklı sahibi olarak inanmaktadırlar ve ona "vâris" anlamına gelen Mose, Moses ya da Mosis dedikleri bilinir. Dolayısıyla Musa / Moses bir isim değil unvandır.

    Musa / Akhenaton teorisini destekleyen diğer bir teori, mısırdan çıkışta ve daha sonrasında ona yakınlığı ile bilinen Meryem adlı kadındır.[4]

  5. #5
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Anana Papirüsü

    "Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada var olmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen...
    Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulasan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku...

    İnsanoğlu ebediyetten bu güne; sadece burada yaşamadı; birçok yerde, birçok zamanda, birçok dünyada yaşadı; her birinin arasında karanlıklar perdesi vardı;

    Ve simdi kapılar açılacak ve başlangıçtan beri varolan tüm karanlık tüneller aydınlanıp, görünecekler; inancımız bize sonsuz yaşamı öğretti; simdi ebediyeti, sonun ve başlangıcın olmadığım anladık; Bu bir sonsuz daire... Bu nedenle; çember yasasına göre; eğer bir tek şey doğruysa öteki her şey doğrudur; öyle ki; bizler daima yaşadık... Yaratıcı, insanoğlunun gözlerine birçok yüzünü, çeşitli ahitlerle gösterdi; aslında O birdir; O istedi ki; tek bir tanrı olarak bilinsin; çünkü henüz her şey yanlıştı, her şeyin doğru olması için...

    Özümüz; ki o bizim ruhsal benimizdir; kendisin! bize çeşitli yollarla gösterir... Bilginin perdesi sonsuzluktan gelir; ve bu perde herkeste gizlidir; mucizelerin .gücü ile bize gerçeğin bir an için görünmesi özellikle yapılanmıştır... Mısırlılar arasında bilinen kara böcek tanrı değildir, sadece onun sembolüdür. Çünkü o böcek ayaklarıyla çamurları yuvarlar ve yumurtalarını yaptığı topların içine koyar; aynen Yaratıcı'nın dünyaları yuvarlayıp üzerine yaşamı koyduğu gibi...

    Bütün tanrılar; bir olarak sevgi ödülünü dünyaya verdiler hiçbir kesinti, duraklama olmaksızın... inançlar bize açıkça öğretti, belki sizlere de; yasam ölümle son bulmuyor ve bilin ki, sevgi tüm yaşamın ruhudur. Sonsuzluk boyunca sürdürülmelidir. Görünmeyen zamanların kudreti, ruhların tümünü bağlayacak; dünya öldüğünde; sona gelindiğinde ve bu arada bütün ayrı geçmişler onlara açıklanmış olacak.."

    ANANA;

    Firavun Leti 11'nin Başyazmanı ve arkadaşı
    M.Ö. 3500

  6. #6
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Ani Papirüsü

    Ani Papirüsü (Papyrus of Ani)

    Ani papirüsü, Mısır'ın Ölüler Kitabı'nda bulunan bir bölümdür ve ölüm sonrasını anlatmaktadır. Papirüs, Şu anda British Museum'da bulunmaktadır. Hem şekillerle hem de ideogramlarla ölümden sonra insanın karşılaşacağı fenomenler, sembolik ifâdeyle anlatılmıştır.[1]

    Ölümden sonra insan ruhunun değişik denemelerden ve yargılardan geçtikten sonra, hayatın ve ölümün tanrısı olan Osiris' in huzuruna çıkmadan önceki son aşamadır. Ölünün ruhuna, yanında bulunan tanrı, ruhların rehberi Anubis eşlik eder. Ölünün elinde, kendi "Ka"sı yani dublesi vardır; Ka'nın bedenden ayrılmış olması, ölmüş olduğunu gösterir. Kalbin tüyle tartılması, insanın hislerinin adaleti engelleyecek kadar yoğun olmaması gerekliliğiyle özdeşleştirilmiştir. Tüyün kalpten hafif olması saf ve güçlü bir kalbe işarettir ve onu ölümsüzlerin dünyasına götüren niteliktir. Yargılamada, Anubis ve Horus da tanıklık yapacaklardır; terazinin bir yanında Thoth tarafından yerleştirilmiş olan ve kendi adaletinin tüyü ile dengeleyerek ölünün kalbini tartacak olan Maat bulunmaktadır. Thoth, tartılma sonucu ve tüm olan biteni kadim göksel kayıtlara işler. Ve o kayıtlarda o kişinin daha önce yapmış olduğu hareketler de kayıtlıdır.[1]

    Tüy ile kalp, eşit veyâ hafif gelirse, o zaman ölmüş insan kapının ardına geçer; yâni Osiris'in Krallığına kabul edilir. Papirüsün sağ tarafında, Osiris Krallığı sembolize edilmiştir. Bir kez Amenti'ye ulaştı mı, arınmış olan ruh, asla bir daha bu dünyaya geri dönmez. Eğer kalbin tartılmasında kalp, tüyden daha ağır gelirse, maddeyi ve maddi şekilleri temsil eden bir canavara teslim edilir ve bunun sonucunda, daha âdil işler yapmak için bu dünyada tekrar başka bir bedende doğar.[1]

    Papirüs'ten Bir Metin

    Ey insanoğlu; bu parşömende yazılı olanları iyi oku. Oku; burada var olmadığın günleri bulacaksın, eğer tanrıların bahşettiği bilgeliğe sahipsen...
    Oku çocuğum; çok uzaklardan sana henüz ulaşan geçmişin ve geleceğin sırlarını oku...

    insanoğlu, ebediyetten bugüne; sadece burada yaşamadı; birçok yerde, birçok zamanda, birçok dünyada yaşadı; her birinin arasında karanlıklar perdesi vardı;

    Ve simdi kapılar açılacak ve başlangıçtan beri varolan tüm karanlık tüneller aydınlanıp, görünecekler; inancımız bize sonsuz yaşamı öğretti; simdi ebediyeti, sonun ve başlangıcın olmadığım anladık; Bu bir sonsuz daire... Bu nedenle; çember yasasına göre; eğer bir tek şey doğruysa öteki her şey doğrudur; öyle ki; bizler daima yaşadık... Yaratıcı, insanoğlunun gözlerine birçok yüzünü, çeşitli ahitlerle gösterdi; aslında O, birdir. O, istedi ki; tek bir tanrı olarak bilinsin; çünkü henüz her şey yanlıştı, her şeyin doğru olması için...

    Özümüz; ki o bizim ruhsal benimizdir; kendisin! Bize çeşitli yollarla gösterir... Bilginin perdesi, sonsuzluktan gelir ve bu perde, herkeste gizlidir; mûcizelerin gücü ile bize gerçeğin bir an için görünmesi özellikle yapılanmıştır... Mısırlılar arasında bilinen kara böcek, tanrı değildir, sadece onun sembolüdür. Çünkü o böcek, ayaklarıyla çamurları yuvarlar ve yumurtalarını yaptığı topların içine koyar; aynen Yaratıcı'nın dünyaları yuvarlayıp üzerine yaşamı koyduğu gibi...

    Bütün tanrılar; bir olarak sevgi ödülünü dünyaya verdiler. Hiçbir kesinti, duraklama olmaksızın... İnançlar bize açıkça öğretti, belki sizlere de; yasam ölümle son bulmuyor ve bilin ki sevgi, tüm yaşamın rûhudur. Sonsuzluk boyunca sürdürülmelidir. Görünmeyen zamanların kudreti, ruhların tümünü bağlayacak; dünya öldüğünde; sona gelindiğinde ve bu arada bütün ayrı geçmişler onlara açıklanmış olacak..

    "ANİ; Firavun Leti 11'nin Başyazmanı ve arkadaşı" M.Ö. 3500 [2]

  7. #7
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Antik Mısır Dini

    Religion of Ancient Egypt


    Eski çağlarda oluşan bütün dinlerin çoğunda şu dört madde, prensip olarak bulunmuştur:
    Tanrı Kavramı
    Mitoloji ve Efsaneler
    Dini İnanışlar “dogmes”
    Dini Ayinler
    1. Hiyerogliflerle olan her türlü dini metinler, mabet ve mezar duvarlarındaki dini inanışlar ve ayinlerin tasviri. Klasik bazı tarihçilerin; Heredot, Sicilyalı Diodor ve Strabon gibi, Mısır'ın eski dini hakkındaki gözlem ve rahiplerden duyduklarını yazmalarıdır.
    2. Mabetlerde, mezarlarda her çeşit ilâhların heykelleri, heykelcikleri veya çizilmiş, boyanmış resimleri. Eski Mısır medeniyetine ait mabet harabelerinde, mezarlarda bu çeşit ilâh heykel ve resimlerine rastlanmaktadır. Bunlar bazalt ve granitten olan heykellerden başka, bronz ve altından heykelcikler, çeşitli hayvan baslarıyla temsil edilen ilâh ve ilâheleri göstermektedir.

    Mısır'ın din hayatının eksik yönü, iman ve inanma kısmıdır. Bir de çoğu dinlerde esas olan mukaddes kitabın, burada bulunmayışıdır.

    Mısır'ın tarih önceki devirlerindeki din düşünceleri, totem esasına dayanır. Birer siyasi ve idari bölme olan eski Mısır'ın “Nom”ları, totem olan hayvan isimlerini taşırdı. Mesela çakal, köpek, yılan, şahin normları gibi.

    Klan halinde yaşayan insan grupları, bir yere yerleşip siteler (Nom) oluşturduktan sonra sembolleri olan totemler, o yerin ilâhi ve mabudu olmuştur. Eski din inanışları, bunlara dayanmaktadır.

    Eski devirlerdeki bir halkın dini, oturduğu memlekete ve sürdüğü hayat tarzına göre değişir. İşte buna göre Mısır dini de ilhâmını muhitinden almıştır.

    Mısırlılar, bir çok ilâhlara sahiptiler. Eski Mısırlılarda bu Tanrılar, önemli bir yer işgâl etmişlerdir. Eski Mısır dini, bir çok ve çeşitli ilâhları mukaddes saymıştır. Onların heykellerini, resimlerini yaparak şekillendirmişlerdir. Mısırlılar genellikle çok ilâhlı Tanrı kavramına inanırlar. Ancak 4. Amenofis devrinde tek ilâhlı bir düşünce reformu, devamsız bir hareket olarak kaydedilmiştir.

    Mısır ilâhları, konularını gökten, topraktan, sudan, bitkilerden, hayvanlardan ve insanlardan alırlar. Mısırlılara göre her şeyin başı, "Gök Tanrısı"ndadır ve bütün eski tarih boyunca, Gök ve Nil ilâhları, dâima en önemli tanrılar olarak kalmışlardır.

    Gök Tanrısı'nın ismi ve şekli değişmekle berber, gökyüzündeki yıldızlar, Güneş ve ay en eski ve devamlı ilâhlar arasındadır. Sonra yeryüzü ilâhları gelir ki, toprak, su ve ağaçlar, bunların sembolüdür.

    Hayvanlar alemi ise Mısır ilâhları arasında en kalabalık yeri işgâl ederler. Bu mukaddes sayılan hayvanlar, bazen bizzat kendileri veya bir özel işaret ile, bazen de sadece basları ile insan vücudu üzerinde temsil edilmişlerdir. Mesela Osiris ölüler ilâhidir.

    Mısırlıların ilâh kavramı hakkındaki bilgileri sadece metinlerden öğrenebiliyoruz. Mesela, piramit metinlerinde, bir firavun öldüğü zaman nasıl ve ne suretle ilâh mertebesine yükseliyor? Bu metin de az da olsa bilgi verilmektedir.

    Rahipler, Ayinler ve Mabetler

    Mısır dininin tatbikatını rahipler yapar ve bu teolojiyi onlar düzenlerlerdi. Rahipler, krallar tarafından çok zengin bir hâle getirilmişlerdir. Rahipler, halk tarafından ilâhlara kesilen kurbanlar ve verilen hediyelerle bol bol geçiniyorlar ve mabetlerde geniş yerlerde oturabiliyorlardı. Ayni zamanda da devlete vergi vermekten muaftılar. Angarya islerde çalıştırılmadıkları gibi, askerî görev de görmüyorlardı. Böylece halk içinde bir otoriteye sahiptiler.

    Mabetler, Mısır şehrinde en önemli yeri işgâl ettiği gibi, âbide bakımından da en büyük binalardır. Mabet; tanrıların evi, heykel ve sembollerin saklandığı mukaddes ter, aynı zamanda da totem sayılan hayvanların serbestçe girebildikleri bir binaydı.

    Ayinler, büyük dinî törenlerden başka, her gün mabetlerde gerçek formüllü dualarla ilâh heykellerin önünde yapılır ve bunları ya bizzat kral veya rahipler idare ederlerdi. Mabedin içine güzel kokular yakılır ve rahibeler tarafından müzik çalınarak dans edilirdi. Ayinler, her gün ve her mabette aynı şekilde icrâ edilirdi.


    Buna göre ilâhların da krallar gibi, iki esâsı vardır:
    Vücut: “Zet” ki yeryüzündeki ilâhı temsil eder.
    Ruh: “Ka” ise ilâhî ve semâvî olan elemandır.
    İlk temsil edilen ilâhlar, M.Ö. 4000 ortalarında başlamıştır. Mısır'ın dini fikirleri belirten ilk belgelerden biri, M.Ö. 2625 yılında Saqqara piramitlerindeki, Kral Unas'in mezarında olan yazıdır. Heliyopolis'te yer tutan ve Güneş temeline dayanarak “Ra” adını taşıyan mabut bulunur.

    Mısır'da aynı kavramı ifade eden ilâhlar, başka başka isimlerde de anılmışlardır. Mesela Hor, Ra, Aton isimleri, hep Güneş'i temsil eden ilâhlardır. Bunun sebebi, siyâsî merkezlerin değişmesidir.


    Mısır ilâhlarını iki büyük grupta toplayabiliriz:
    Yerel Totemler
    “Gök” ve "Yer" İlâhları.
    Yerel totemler, göçebe kabilelerin yerleştikleri sitelerde, mukaddes saydıkları hayvan ve putları insan vücudu ile de birleştirerek temsil ettikleri ilâhlardır. Bu sûretle kabile ilâhları, yerel Tanrılar olmuşlar ve “sitenin hâkimi” sayılmışlardır.

    İlâhlar, ilk zamanlarda -erkek olsun, kadın olsun- yalnız yaşar ve hâkimiyetini korumada çok kıskanç davranırdı. Fakat Mısırlı, buna bir aile oluşturmakta gecikmemiş; evli düşünülen ilâh, çocuğu ile beraber bir üçlü sisteme geçmiştir. Bunda baş hâkim olan, baba değildir. Bazen de kadın ilâhe tamamıyla hakim durumdadır. Mesela Dendara'daki Hathor gibi.

    İlâh, ailesiyle beraber kendi sarayı sayılan mabette oturur, bazen de yanına başka ilâhların girmesine izin verebilirdi. Yeryüzünde yaşayan ve Tanrı'nın sembolü temsil edilen Firavun da her vakit ilâhin karşısına çıkabilirdi. Fakat kral, her mabette aynı zamanda bulunamayacağı için, kendisine vekil olarak rahipleri bırakır ve onlar; ilâha, mâbede ve onun arazisine bakarlardı.

    Bazı yerel ilâhların hâkimiyet sahaları, zamanla da genişlemiştir. Bunun en tipik örneği, Delta'da Busiris eyaletinde bir ağaçla temsil edilen bitki ve ölüler ilâhi Osiris'in ta Güney Mısır'a kadar gidişidir. Buradan önce Memfis'e giderek, yerel ölü ilâhı olan Anubis'in yerine geçmiş, sonra da Yukarı Mısır'da Abidos'ta köpek şekline girerek ölüleri korumuştur. Sonraki devirlerde ise bütün Mısır'da Osiris, ölüler ilâhi olarak yer almıştır.

    Bu yerel ilâhların esas ilk merkezleri kesin olarak pek tespit edilmemekle birlikte, bir çokları daima malum olmuştur. Mesela Aşağı Mısır'da Horus, Busiris'te Osiris, Memfis'te Ptah, Dendara'da Hathor gibi.

    Eski fikirden kalmış olarak tarihî devirlerde de tapılan canlı hayvanlar olmuştur. Bunların en başlıcası ve şöhret sahibi olan, Memfis'te takdis edilen Apis Öküzü'dür. Beyaz lekeleri olan siyah renkli bu öküzün, başında üçgen şeklinde beyaz bir alametin olması lazımdı. Memfis'te beslenerek korunmuştur. Bu hayvan Ptah'ın bir canlı numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığını rahipler anlayabilir sanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir sekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işareti bulunması gerekti. Ayni zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinde rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem oldu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara'da bulunan yer altı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölünce yerine yeni bulunan Apis geçer ve totem hayvan yasamış olurdu.

    İlâhlara bir takım kuvvetler de atfedilmiştir:

    1. Osiris : Ölüler Tanrısı.
    2. Ptah: Artistlerin ve Madencilerin Tanrısı.
    3. Hathor : Aşk ve Neşe Tanrıçası.
    4. Maat: Adalet ve Hukuk Tanrısı.
    5. Sobek: Sular Tanrısı
    6. Seshet: Yazı Tanrıçası.
    7. Sekhmet: Savaş Tanrıçası.
    8. Min: Çöllerdeki Seyyahların koruyucusu ve Hasat Tanrısı.
    9. Toth: Ay ve İlim Tanrısı.
    10. Geb: Toprak Tanrısı.
    11. Set: Kuraklık ve Kötülük Tanrısı
    12. İsis: Analık ve Bereket Tanrıçası.

    Gök ilâhini çok büyük bir inek şeklinde düşünen Mısırlılar, ona “Hathor” adini vermişlerdir. Arz Onun ayakları altında durduğu farz edilir ve karnında ise yıldızlar parlardı. Diğer taraftan bu Gök İlahı'na bazı eyaletlerde “Sibu” adi verilmiştir.

    Ay ilâhına “Tot” adi verilmiştir. Fakat bunların içinde en büyük olarak Güneş İlâhı “Amon-Ra, Horus” başta sayılır. Mısırlıların “Yaradılış Destanı”, bu Güneş fikrinden doğar. Onlar Güneşin dünyada ilk doğduğu günü “Yaratan” kabul ediyorlardı. Bu ilâh, bitkileri, hayvanları ve insanları yaratmıştır. İlk yaratılan insanlar “Ra”nın doğrudan doğruya çocuklarıdır.

    Bundan başka toprak ilâhi da yer almaktadır. Toprak İlâhı “Geb”dir. Bazen de bu Tanrı “İsis” kabul edilirdi.

    Mısır dini Natürizm dinidir. Mısır itikadında en önemli olay Güneş kavramıdır. Mısır'ın Güneş ilâhlarından en meşhuru Horus'tur. Diğerleri, Atun, Set, Ra'dır. Bazı Mısır ilâhları şunlardır:

    Horus- Nur ilâhidir ve Güneşi temsil eder. Gökyüzünün burçları üzerinde görünür ve bir atmaca şeklinde göklerde uçar. Atmaca da Hor adini taşımaktadır. Güneşle ay ilâhin iki gözü sayılır. Hor iki kuvvetli kanatla gösterilir. Bu kanatlar semada uçtuğunu gösterir. Bu kanatlarda iki müthiş yılan vardır ki ağızlarından ateş püskürür. Bu da Güneşin yakıcı, çarpıcı ve öldürücü kudretinin alametidir.

    Kainatı aydınlatan ve canlandıran Horus kardeşi zulüm ve tahrip ilâhi olan Set ile devamlı mücadelededir. Hep Horus kazanır ama Set yok olmaz. Bazen de Set geçici yenilgiler kazanır ve Horus'un bir gözünü çıkarır ki Güneşle ay tutulması bundandır. Bu durum yer ilâhi Geb'in aracılığı ile halledilir. Güney Mısır Set'e ve Kuzey Mısır Horus'a verilir.

    Set- Garip bir tarihe sahiptir. Mısır; milli birliğini oturtmadan evvel Horus kuzey Kraliyetinin ilâhiydi. Bu krallar kendilerine Hor unvânını almışlardı. Zaten her yerde krallar, gökten ve Güneşten unvan aldılar. Set kuzeylilerce sahranın kavurucu, kısır ve buna benzer felaketlerin ilâhi saymışlardır. Kuzeyliler basarili olunca Horus Mısır'ın kendi ilâhi ve Hor unvânını taşıyan krallar Mısır'ın kendi hükümdarı olunca yavaş yavaş Set sahra ilâhi fikrinden, yabancı ilâh (sahra yabancı sayılırdı) fikrine geçerek Suriye'nin Sotek ve Bal ilâhına benzetilmiştir. Daha sonra Horus nuru hayatin ve Set zulmet ve tahribin ilâhi olmuştur.

    Ra- Güneşi ifade den Tanrılardan biridir. Ra insanlar arasında oturmaz, râkip olduğu kayığı ile ebedi bir tarzda semada yüzer durur. Zulmetle devamlı mücadele ederdi.

    Maat- Mısırlılar indinde ay ile önemli ilâhlardan biriydi. Maat Uygurca ay anlamına gelmektedir.

    Toth- Aya ait bir ilâhtır. Aydan hariç bölünmüş zamana da hakimdi. Diğer taraftan ilâhların müşâvir ve katibi idi. Hor'la Set arasındaki anlaşmazlıkta, Geb ile hakemlik yapmıştır.

    Ptah- Mısır'daki büyük ilâhlardan biridir. Ptah'ı tavsiye ederken dokuz ilâh manzumesinin kalbi ve dili gibi tarif edilmiştir. Ptah yaratma kelimesini Atun diliyle telaffuz etmiş ve bundan sonra bütün oluşum, ilâhlar,şehirler ve kainatta iyi, kötü ne varsa her şey oluşmuştur. Ptah Türkçe “put” demektir. Mavi yani gök demektir. Mısır dilinde Pt =Gök demektir.

    Osiris- Mısırda önemli bir kült halinde olan bu ilâhin gerçekleri Mısır rahiplerince son derece özenle saklanan bir sır halindedir.

    Horus'tan daha kıdemli olan Osiris Mısır'ın bir kahramanı, Mısır'ın birliğini kuran, medeniyeti öğreten, yazıyı icat eden akil ve hayırlı bir hükümdardı. Resimlerinde bir elinde çoban değneği diğer elinde öküz kamçısı vardır. Bu da Hor (Horus) gibi Aşağı Mısır hükümdarıdır. Zulmet ve tahrip ilâhi olan Setle devamlı rekabettedir. Set unvânını güney hükümdarı ile mücadeleye girişmiştir. Set bir ara itaat eder gibi görünerek, Osiris'in güvenini kazandıktan sonra beraberindeki 72 kişiyle Osiris'i pusuya düşürmüş ve bir tabut içine kapatarak denize atmıştır.

    Dalgalar Osiris içinde bulunduğu tabutu sürükleyerek Finike'de Biblos sahillerine atar. Bu sırada Osiris'in karısı ve kız kardeşi olan İsis aramaya çıkar. Biblos sahillerinde tabutu bulur ve Set'ten gizler. Fakat Set bir zaman sonra isi keşfeder ve Osiris'in naaşını tanır. Ve bu naaşı parça parça ederek her parçasını bir tarafa dağıtır. İsis bu parçaları toplamak için hazırlanır. Anubis ve Hor'un iyilikleriyle parçaları bulur ve birleştirir. Osiris böylece yeniden hayata gelir. Oğlu Hor pederinin intikamını alır. Fakat Set hiçbir şekilde mağlup olmaz. Nihayet yer ilâhi Geb hakem olur. Bu da Mısır'ı Hor ile Set arasında bölüştürmek suretiyle ihtilâfı halleder.

    Osiris'in bir diğer safhası daha sonuca varmıştır, o da bitkilere ilâh olmasıdır. Ölen, dirile, tekrar hayata gelen ilâh hasatçıların oraklar ile biçilen ve baharda tekrar canlanan ruhu bitkidir. Anadolu ve Suriye'de bitki ilâhi olan Atis ile Adonis de ölen ve dirilen bir ilâhtır. Bunu temsil için yapılan putlarda bir ağaç gövdesi üzerine ellerinde çoban değneği ile öküz kamçısı taşıyan bir insan başı görülür. Bu ağaç gövdesi bitki aleminin alametidir. Bu temel prensiplere göre, eski çağda Mısır'ın dini hayatını incelemek için iki çeşit belgeye sahibiz.

    Eski Mısır Mabetleri

    Eski Krallığın hükümdarları Mısır'ın hemen her yerine mabetler inşa ettirmişlerdir.

    En orijinal örneklerden biri Güneş Tanrısı “Ra”ya özel olarak yapılan mabettir. Büyüklüğü ve şekli hakkında bir fikir edinmek için, bunlardan Abusir'de meydana çıkarılan 5.sülale zamanında inşa edilmiş olanı hakkındaki bilgiler daha nettir. 100 metreden fazla uzunlukta, 80 metre genişlikte, sur ile çevrilmiş bir saha içinde, 38 metre yanları ve 20 metre yüksekliğinde bir kare mezar üzerinde kalın dikli bir tas bulunmaktadır.bu anıt bütün mabede hakimdir. Asil Güneş Tanrısını temsil eden sembol budur. Kaidenin önünde kurban kesmeye mahsus mezbaha bulunuyor. Sur dışında, çölün ortasında 28 metre uzunluğunda pişmiş topraktan kayık, Güneşin gece yolculuğu için hazırlanmış durumdadır.

    5. sülalenin hemen hemen bütün hükümdarları, bu türlü Güneş mabetlerini ehramların yani başına yaptırmışlardır. Bunlardan beş tanesinin adi bilinmektedir. Harabe kalıntılarından en iyi belli olanı, Abusir mabedidir.

    Heliopolis'te 3. sülale zamanına ait bir mabet yapısı örneği, başka yerde görülmeyen bir tarzdadır. Bu 300 metre genişliğinde yuvarlak ve 40 metre kalın duvarlarla çevrilmiş, iç tarafında direklerle tutturulmuş, uzunluğuna, beş hücreden ibaret binadır.

    Orta Krallık dönemindeki mabetler tam olarak korunamamıştır. Bazıları Hiksoslar devrinde (M.Ö.1788-1580) harap edilmiş, diğer bir çoğu da 18. sülale kralları tarafından ele alınarak büyütülmüş ve şekilleri değiştirilmiştir.

    Orta Krallık devrinde 11.sülaleden Mentuhotep'lerden birinin yaptırdığı mabet sonradan tadilata uğramayan mabetlerden biridir. Deir-el-Bahri mevkiinde bir dağ yamacında inşa edilmiş olan bu bina, ölen insanlar için yapılan ayinlerde kullanılan mabettir. Prensesler için yapılmış yeri de mevcuttur. Mabedin dip tarafında uzun bir dehlizden kayalıklar içine girilerek küçük bir odada son bulmaktadır. Burada ihtimal ki Kralın heykeli konulmuştu.

    12. sülale kralları da bir takım abideler meydana getirmişler. Mabet olarak yapılanlar ve sonradan tadilata uğrayanlardan bazıları şunlardır:

    Memfis'te Ptah mabedi genişletilmiş, Karnak'ta Amon, Dendera'da Hathor, Heliyepolis'te Atum, Abidos'ta Osiris.

    Yeni Krallık devri mabetleri üç kısımdan ibarettir. Dörtgen şeklinde olan mabetlerin uzunluğu genişliğinin iki katidir. Ön kişim, iki yüksek pilon arasından açılan büyük merkezi bir kapıdır. İç avlu sütunlarla çevrilidir. Bunun gerisinde ayin yapılan salonlar ve daha ileri de ise bir koridorla ayrılmış ilah heykellerinin konduğu mukaddes yer ve hazinelerin saklandığı odalar, mağazalar bulunmaktadır. İlah heykeli ya bir hücreye kapatılmış veyahut da bir kayık üzerine oturtulmuştur.

    Mabedin çoğu yerine büyüklü küçüklü heykeller konmuştur. Duvarlarına kabartma yazılar ve süsler yapılmıştır. Kralın icraatına ait olanları halkın girebileceği yerlerde, rahiplerin girmesine mahsus yerlerde ise tapınma ve dini ayinleri gösteren sahneler yapılmıştır.

    Mabetler genelde iki temel fikre göre yapılmıştır. Biri büyük ve baş ilahlar için, diğerleri ise ölüler kültünün yapılacağı mezar mabetleridir. Bu mezar mabetlerini her kral kendine özel yaptırmıştır. Mezarlardan ayrı yapılan bu çeşit mabetlerin gerek planları, gerekse yer ve büyüklükleri itibariyle önemli değişiklikler olmuştur. Bunlardan Kraliçe Haçepsut'un Der-el-Bahri'deki mabedi anlatılır. Çünkü bu bina, Mısır abidelerinin en orijinallerinden biri sayılmaktadır. Bu kadın hükümdarın yaptırdığı mabet, bir dağ eteğinde kayalığın yamaçlarına uygun bir şekilde yerleştirilmiş sütunlarla tutturulmuş teraslar halinde yukarıya doğru yükselmektedir. En üst terasta asil mabet ve onun arkasında kaylar içine oyulmuş bir çok ibadet yerleri yapılmıştır. Bu mabedin duvarlarında, Kraliçenin soyuna ve yaptığı hükümet islerine dair sahneler kabartma olarak resmedilmiştir. Bu açıklık ve inceliğinden dolayı bu mabet Mısır'ın en güzel abidelerinden biri sayılmaktadır.

    2. Ramses'in “Ramseseum”u da bu çeşit mabetlerdendir. Amon Tanrısı için yapılan büyük Karnak ve Luksor mabetleri Mısır'ın en büyük ve en muhteşem abideleri sayılırlar.

    Mabet tipi planlarda birbirinden farklı üç kısım görülür.

    Yeni Krallık devri mabetlerine uzunlukları hepsinde ayni olmayan bir yoldan girilir. Bu yol boyunca Tanrının mukaddes hayvaninin sembolü olan, sfenksler konmuştur. Mesela Karnak'ta, Tanrının koç sembolü birer sfenks heykeli olarak sıralanmıştır. Buna “Ilah Yolu” denmektedir. Yolun sonunda mabet kapısının iki tarafında yükselen, kaideleri geniş yukarıya gittikçe daralan ve tamamıyla Mısır üslubuna has “pilon” denilen duvarlar vardır. Genelde bunların önüne hangi kral yaptırdıysa, onun büyük mikyasta bir kaç heykeli konur. Mesela Luksor'da bu heykeller, 6 tanedir. Mabet kapısının iki yanında yükselen pilonlar üzerinde ise, hangi kral yaptırmış ise onun zaferlerine ait kabartmalar konmaktadır. Luksor mabedinin bu duvarlarına 2.Ramses'in Kadeş savaşlarını anlatan sahneleri yapılmıştır.

    Pilon duvarların ortasındaki kapıdan girince üç tarafı bir veya iki sıralı sütunların bulunduğu bir avlu vardır. Burası halkın girmesine mahsus olan yerdir. Sütunları çevreleyen duvarlarda da yine kabartmalar bulunmaktadır.bunlar ya dini sahneler ya da yine ender olarak savaş tasvirleridir. Luksor mabedinde bu sütunlar arasına Kralın büyük mikyasta heykelleri yerleştirilmiştir.

    Bu açık avluda, birkaç basamak merdivenle asil mabedin en önemli kısmı olan bir “hipostil” salona girilmektedir. Burası da sütunlarla tutturulmuş ve tavanından yari aydınlık alan, duvarlarında çeşitli ilah ve ilahelere ait kabartma ve oymalar yapıldığı gibi tavanlarında da yine, burada icra edilecek törenlerin önemine göre resimler yapılmıştır. Bu salon yari ışıklı ve dekorlu hali ile çeşitli törenlerde yüksek şahsiyetlerin rahiplerin ve nihayet Kralın bulunacağı bir yerdir.

    Aynı zamanda eğer Kralın bir varisi olmazsa, bu hipostil salonda, Amon'un mucizesi ile yeni kral ilah tarafından işaret edilerek seçilmek için törenler yapılmıştır. Bu hipostil salonlardan birisi hakkında bir fikir vermek için, I. Setos tarafından başlatılıp da, II. Ramses'in bitirebildiği Karnak mabedinin ölçüleri şöyledir: Genişliği:103 sütunla, derinliği 50 sütunla, tavanı ise 130 sütunla tutturulmuştur.

    Böylece sfenksle sıralanmış ilah yolundan sonra ortası tamamen açık bir avlu, yari aydınlık olan sütunlu hipostil bir salon ve daha sonra da ilahın mukaddes sayılan mevcudiyetine ve hazinesine yaklaştıkça mistik bir karanlık içine gömülen bir mabet planı ortaya çıkmıştır.

    Ayrıca Eski Mısır mimarisinde mabetleri su esaslara göre de ayırmak mümkündür:

    1- Klasik Mabetler
    2- kayalıklar İçine Oyulan Mabetler
    3- Güneş İlahına Özel Mabetler
    4- Kralların Küçük Mabetleri
    5- Ölülerin Ayinleri için Yapılan Mabetler

  8. #8
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Apis Öküzü

    Uyarı: Bu yazıda hem İslâmî hem de İslâmî olmayan kaynaklardan yararlanılmıştır.

    Eski Mısır' da tapılan canlı hayvanlar olmuştur. Bunların en başlıcası ve şöhret sahibi olan Apis Öküzü'dür. Apis Öküzü başında üçgen şeklinde beyaz bir alameti olan, beyaz lekelere sahip siyah renkli bir öküzdü. Kültünün merkezi Memphis’tir. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise skarabe işareti bulunması gerekti. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olması gerekiyordu.[1] Eski Mısır’da güneş diski ve kıvrılmış kobra sûretlerini taşıyan bir boğa şeklinde tasavvur edilirdi.[2] Bu hayvan Memfis'in ilahı Ptah’in bir canli numunesi sayılır ve onun bu hayvanda yaşadığına inanılırdı. Alnındaki siyah üçgenden başka sırtında akbabaya benzeyen bir şekil, sağ yanında bir hilal, dili üzerinde ise hamam böceğine benzeyen bir işaret bulunması şarttı. Aynı zamanda da kuyruk tüylerinin çift olmasi gerekiyordu. Bu şartlara uyan Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafindan bakılır ve beslenirdi.Gündüzleri belirli zamanlarda avluya çıkarılan mukaddes öküzün her hareketinden rahipler bir anlam çıkarırdı. Bu hayvan ölünce Mısırlılar tarafindan büyük bir matem olurdu. Ama yenisinin meydana çıkışı büyük sevinçle karşılanırdı. Ölen öküzler mumyalanarak büyük cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yeraltı galerilerindeki lahitlere konulurdu. İsis-Apis olan bu hayvan için, Serapeum denilen mabette ayinler yapılırdı. Ölen öküzün yerine yenisi geçirilerek totem hayvan yaşatılmış olurdu.[3]

    Apis öküzü eski Mısır'da kainatın yaratıcısı, Memphis kentinin koruyucu tanrısı ve zanaatkarların baş tanrısı olan "Ptah"ın tekrar dünyaya gelmiş hali olarak kabul edilir. Logo tasarımında, M.Ö. 664–323 yapılmış olan bir Mısır heykelciğinden stilize edilmiştir. Heykelin üzerindeki süslemeler hayatın iki eş yarısını, gündüz ve geceyi, yaşam ve ölümü simgelemektedir.[4]

    Kurân-ı Kerîm'de şöyle bahsedilir;

    بسم الله الرحمن الرحيم

    وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا وَاتَّخَذَ قَوْمُ مُوسَى مِنْ بَعْدِهِ مِنْ حُلِيِّهِمْ عِجْلًا جَسَدًا لَهُ خُوَارٌ أَلَمْ يَرَوْا أَنَّهُ لَا يُكَلِّمُهُمْ وَلَا يَهْدِيهِمْ سَبِيلًا اتَّخَذُوهُ وَكَانُوا ظَالِمِينَ ۞ وَلَمَّا سُقِطَ فِي أَيْدِيهِمْ وَرَأَوْا أَنَّهُمْ قَدْ ضَلُّوا قَالُوا لَئِنْ لَمْ يَرْحَمْنَا رَبُّنَا وَيَغْفِرْ لَنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ ۞ وَلَمَّا رَجَعَ مُوسَى إِلَى قَوْمِهِ غَضْبَانَ أَسِفًا قَالَ بِئْسَمَا خَلَفْتُمُونِي مِنْ بَعْدِي أَعَجِلْتُمْ أَمْرَ رَبِّكُمْ وَأَلْقَى الْأَلْوَاحَ وَأَخَذَ بِرَأْسِ أَخِيهِ يَجُرُّهُ إِلَيْهِ قَالَ ابْنَ أُمَّ إِنَّ الْقَوْمَ اسْتَضْعَفُونِي وَكَادُ۞ [x6]

    "(Tur'a giden) Musa'nın arkasından kavmi, zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler ve zalimler oldular. Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler ki: Eğer Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız! Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat levhalarını yere attı ve kardeşinin (Harun'un) başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anam oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalim kavimle beraber tutma!" dedi." (Kurân-ı Kerîm, Araf Sûresi, 148-150. Ayet) [6]

    וַיַּרְא הָעָם כִּֽי־בֹשֵׁשׁ מֹשֶׁ֖ה לָרֶדֶת מִן־הָהָ֑ר וַיִּקָּהֵ֨ל הָעָ֜ם עַֽל־אַהֲרֹ֗ן וַיֹּאמְר֤וּ אֵלָיו֙ קוּם׀ עֲשֵׂה־לָנוּ אֱלֹהִ֗ים אֲשֶׁ֤ר יֵֽלְכוּ֙ לְפָנֵינוּ כִּי־זֶה׀ מֹשֶׁה הָאִ֗ישׁ אֲשֶׁ֤ר׃ 1 הֶֽעֱלָ֙נוּ֙ מֵאֶרֶץ מִצְרַיִם לֹא יָדַ֖עְנוּ מֶה־הָיָה לֹֽו׃

    2 וַיֹּ֤אמֶר אֲלֵהֶם֙ אַהֲרֹן פָּֽרְקוּ֙ נִזְמֵי הַזָּהָב אֲשֶׁר֙ בְּאָזְנֵי נְשֵׁיכֶם בְּנֵיכֶ֖ם וּבְנֹתֵיכֶ֑ם וְהָבִ֖יאוּ אֵלָֽי׃

    3 וַיִּתְפָּֽרְקוּ֙ כָּל־הָעָם אֶת־נִזְמֵי הַזָּהָ֖ב אֲשֶׁר בְּאָזְנֵיהֶ֑ם וַיָּבִ֖יאוּ אֶֽל־אַהֲרֹֽן׃

    4 וַיִּקַּח מִיָּדָ֗ם וַיָּ֤צַר אֹתֹו֙ בַּחֶרֶט וַֽיַּעֲשֵׂ֖הוּ עֵגֶל מַסֵּכָ֑ה וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

    5 וַיַּרְא אַהֲרֹן וַיִּבֶן מִזְבֵּ֖חַ לְפָנָ֑יו וַיִּקְרָ֤א אַֽהֲרֹן֙ וַיֹּאמַר חַג לַיהוָ֖ה מָחָֽר׃

    6 וַיַּשְׁכִּ֙ימוּ֙ מִֽמָּחֳרָת וַיַּעֲלוּ עֹלֹת וַיַּגִּ֖שׁוּ שְׁלָמִ֑ים וַיֵּ֤שֶׁב הָעָם֙ לֶֽאֱכֹל וְשָׁתֹו וַיָּקֻ֖מוּ לְצַחֵֽק׃

    7 וַיְדַבֵּר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה לֶךְ־רֵ֕ד כִּ֚י שִׁחֵת עַמְּךָ אֲשֶׁר הֶעֱלֵ֖יתָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

    8 סָרוּ מַהֵ֗ר מִן־הַדֶּ֙רֶךְ֙ אֲשֶׁר צִוִּיתִם עָשׂוּ לָהֶם עֵ֖גֶל מַסֵּכָ֑ה וַיִּשְׁתַּֽחֲווּ־לֹו֙ וַיִּזְבְּחוּ־לֹו וַיֹּאמְרוּ אֵ֤לֶּה אֱלֹהֶ֙יךָ֙ יִשְׂרָאֵל אֲשֶׁר הֶֽעֱל֖וּךָ מֵאֶרֶץ מִצְרָֽיִם׃

    9 וַיֹּאמֶר יְהוָ֖ה אֶל־מֹשֶׁ֑ה רָאִ֙יתִי֙ אֶת־הָעָם הַזֶּה וְהִנֵּה עַם־קְשֵׁה־עֹ֖רֶף הֽוּא׃

    10 וְעַתָּה֙ הַנִּיחָה לִּי וְיִֽחַר־אַפִּי בָהֶ֖ם וַאֲכַלֵּ֑ם וְאֶֽעֱשֶׂה אֹותְךָ֖ לְגֹוי גָּדֹֽול׃

    11 וַיְחַל מֹשֶׁה אֶת־פְּנֵ֖י יְהוָה אֱלֹהָ֑יו וַיֹּ֗אמֶר לָמָ֤ה יְהוָה֙ יֶחֱרֶ֤ה אַפְּךָ֙ בְּעַמֶּךָ אֲשֶׁ֤ר הֹוצֵ֙אתָ֙ מֵאֶרֶץ מִצְרַיִם בְּכֹחַ גָּדֹ֖ול וּבְיָד חֲזָקָֽה׃

    12 לָמָּה֩ יֹאמְר֨וּ מִצְרַ֜יִם לֵאמֹ֗ר בְּרָעָ֤ה הֹֽוצִיאָם֙ לַהֲרֹ֤ג אֹתָם֙ בֶּֽהָרִים וּ֨לְכַלֹּתָם מֵעַ֖ל פְּנֵי הָֽאֲדָמָ֑ה וּב מֵחֲרֹון אַפֶּךָ וְהִנָּחֵם עַל־הָרָעָ֖ה לְעַמֶּֽךָ׃

    13 זְכֹ֡ר לְאַבְרָהָם֩ לְיִצְחָ֨ק וּלְיִשְׂרָאֵ֜ל עֲבָדֶ֗יךָ אֲשֶׁ֨ר נִשְׁבַּעְתָּ לָהֶם֮ בָּךְ֒ וַתְּדַבֵּר אֲלֵהֶם אַרְבֶּה֙ אֶֽת־זַרְעֲכֶם כְּכֹוכְבֵ֖י הַשָּׁמָ֑יִם וְכָל־הָאָ֨רֶץ הַזֹּ֜את אֲשֶׁר אָמַ֗רְתִּי אֶתֵּן֙ לְזַרְעֲכֶם וְנָחֲל֖וּ לְעֹלָֽם׃

    14 וַיִּנָּ֖חֶם יְהוָ֑ה עַל־הָרָעָה אֲשֶׁר דִּבֶּ֖ר לַעֲשֹׂות לְעַמֹּֽו׃

    Hikâyenin devamını Eski Ahit'ten (Tevrat'tan) dinleyelim;

    Halk, Musa'nın dağdan inmediğini, geciktiğini görünce, Harun'un çevresine toplandı. Ona, "Kalk, bize öncülük edecek bir ilah yap" dediler, "Bizi Mısır'dan çıkaran adama, Musa'ya ne oldu bilmiyoruz!" Harun, "Karılarınızın, oğullarınızın, kızlarınızın kulağındaki altın küpeleri çıkarıp bana getirin" dedi. Herkes kulağındaki küpeyi çıkarıp Harun'a getirdi. Harun altınları topladı, oymacı aletiyle buzağı sizi Mısır'dan çıkaran Tanrınız budur!" dedi. Harun bunu görünce, buzağının önünde bir sunak yaptı ve, "Yarın RAB'bin onuruna bayram olacak" diye ilan etti. Ertesi gün halk erkenden kalkıp yakmalık sunular sundu, esenlik sunuları getirdi. Sonra oturup yediler, içtiler, kalkıp alem yaptılar. RAB Musa'ya, "Aşağı in" dedi, "Mısır'dan çıkardığın halkın baştan çıktı. Buyurduğum yoldan hemen saptılar. Kendilerine dökme bir buzağı yaparak önünde tapındılar, kurban kestiler. 'Ey İsrailliler, sizi Mısır'dan çıkaran ilahınız budur!' dediler." RAB Musa'ya, "Bu halkın ne inatçı olduğunu biliyorum" dedi, "Şimdi bana engel olma, bırak öfkem alevlensin, onları yok edeyim. Sonra seni büyük bir ulus yapacağım." Musa Tanrısı RAB'be yalvardı: "Ya RAB, niçin kendi halkına karşı öfken alevlensin? Onları Mısır'dan büyük kudretinle, güçlü elinle çıkardın. Neden Mısırlılar, 'Tanrı kötü amaçla, dağlarda öldürmek, yeryüzünden silmek için onları Mısır'dan çıkardı' desinler? Öfkelenme, vazgeç halkına yapacağın kötülükten. Kulların İbrahim'i, İshak'ı, İsrail'i anımsa. Onlara kendi üzerine ant içtin, 'Soyunuzu gökteki yıldızlar kadar çoğaltacağım. Söz verdiğim bu ülkenin tümünü soyunuza vereceğim. Sonsuza dek onlara miras olacak' dedin." Böylece RAB halkına yapacağını söylediği kötülükten vazgeçti. (Tevrat, Mısırdan Çıkış, 32:1-14) [7]

    Ayetlerden anlaşıldığı gibi Musa, tanrısının çağırması üzerine Yeşu’yla birlikte Sina dağına çıkar. Üç ay kavminden uzak kalır. Kavminin eski putperest adetleri nükseder ve Harun’dan kendilerine put yapmasını isterler. Harun, altın takıları toplar ve bir buzağı heykeli yapar. Kur’an’a göre buzağı aynı zamanda dana gibi böğürmektedir. Yahudiler, buzağı heykeline tapınmaya başlar.[3]

    Apis Öküzleri, tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak görülürdü. Ancak, insanlar adına tanrı ile aracılık yapan diğer hayvanlardan farklıydı. Apis Öküzü Ptah mabedinin karşısına yapılmış bir mabette, itina ile rahipler tarafından bakılır ve beslenirdi. Ölünce Mısırlılar tarafından büyük bir matem, yenisinin ortaya çıkması ise büyük sevinç olurdu. Ölen öküzler mumyalanır, bir firavunun ölümü gibi ihtişamlı cenaze törenleri yapılır ve Saqqara’da bulunan yer altı galerilerindeki lahitlere konulurdu.[1]

    Eski Mısır’ın şirk inançlarından biri olarak, hayvanları tanrı sayma yerine, bazı hayvanların tanrıların ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Apis öküzleri, bu inancın en gelişmiş örneğidir. Alnında beyaz bir ay, dil altında bir domuzlan ve sırtında akbabalardaki gibi lekeler bulunan bu kara öküze Mısır dilinde Hapi denirdi ve onun, tanrı Ptah’la tanrı Osiris’in ruhlarını taşıdığına inanılırdı. Yaşarken güneş tanrısı Ptah’ın ruhunu taşıyan Apis öküzü, ölünce Osiris-Apis oluyordu. Mumyalanır ve serapeum denilen özel bir mezara gömülürdü. Ölünce, yerine bu renklerde yeni bir Apis bulununcaya kadar yas tutulurdu. Sağken bir tapınakta özenle beslenen Apis öküzüne, özellikle Menfis’te tapılmıştır. Başlangıçta Nil tanrısı Hapi biçiminde olan Apis, muhtemelen bereketle ilişkili bir tanrı kabul edilirdi. Eski İran’da Mazdeizmin çıkışı da öküz ve ineklere bağlanır. Göçebeler öküz ve ineklerin değerini bilmiyorlar, onları horluyorlardı. Öküzün ruhu, içine düştüğü kötü durumu gökyüzüne haykırmakta, bir koruyucu bulmak için yalvarmaktaydı. İşte Zerdüşt böyle bir ortamda bir tarım reformcusu olarak ortaya çıktı ve Mazdeizmi ekonomik ve toplumsal bir temele oturttu.[2]

    Apis Öküzü Osiris ile özdeşleştirilmiş olsa da, öküze tapılması Mısır'ın çok daha erken dönemlerine uzanmaktadır. Osiris, eski krallığın son dönemlerinde tapınılmaya başlanan tanrıdır, oysa ki Apis Öküzü'nden ilk hanedanlıktan bile daha erken dönemlerde bahsedilmiştir. Yine de Apis Öküzü'ne Osiris olduğu düşünülerek tapılmış ve Osiris'in ruhunun bir simgesi olarak görülmüştür.[1]

    Apis Öküzü Festivali

    Apis şerefine büyük insan topluluklarını Memphis'te bir araya getiren, yedi gün süren festivaller düzenlenirdi. Rahipler ciddi ve görkemli bir merasim alayıyla, öküze önderlik ederek kalabalığın arasından geçirirlerdi. Öküzün nefesini koklayan çocukların, gelecekteki olaylar hakkında kehanette bulunma gücü ile ödüllendirileceğine inanılırdı.[1]

  9. #9
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Anubis (Anpu, Yinepu, İnpu, Kutsal Mumyalayıcı)

    Anubis , Eski Mısır mitolojisine göre Nephthys ve İsis'in oğlu olarak bilinir. Fakat, aslında [İsis'in değil;] Osiris'in oğludur. [1] Efsaneye göre; Nephthys, Osiris'i sarhoş ederek baştan çıkarmış ve sonuçta Anubis dünyaya gelmiş. Bir başka rivayete göre ise, Nephthys, Osiris'i İsis kılığına girerek baştan çıkarır. [2] Kimi kaynaklarda ise Nephthys ve Seth'in oğlu olarak geçer. [3]

    Anubis'in eşi, güneş ve savaş tanrıçalarından biri olarak da bilinen Bast'tır. Bast, mumyalama öncesinde vücudun temizlik ve hazırlığını yaparak, Anubis'le beraber çalışır. [4]

    Anubis, kralların ve tanrıların kutsal asasını taşıyan çakal başlı bir adam olarak; yalnızca siyah bir çakal olarak ya da İsis'e eşlik eden bir köpek olarak betimlenir. [2] Gövdesi insan, başı çakal veya vahşi köpek şeklinde ve kuyruğu çalı biçiminde kutsal bir hayvan olarak tasvir edilir. [5]

    Anlamı bilinmemekle beraber, Anubis'in simgesi, bir sırıktan sarkan kanla lekelenmiş siyah-beyaz bir öküz postudur. [2]

    Çakalların mezarlar etrafında dolaşması nedeniyle çakal başlı Anubis, ölümle beraber anılır. [1] Mısırlıların mezarlarına bu kadar özen göstermelerinin bir nedeni de, ölülerini çakallardan korunma isteğidir. Bu da ancak mumyalama tanrısının onlarla yakın bir bağı olması ile sağlanabilir. [Eski] Mısırlılar, Anubis'e tapınarak, aslında, ölülerinden uzak durması için "çakal"a yalvarmaktadır. [2]


    Anubis, Ölen Osiris'i mumyaladığı için "mumyalama tanrısı" olmuştur. Görevi, tüm ölüleri korumak ve yüceltmektir. Bu yüzden mumyalamayla görevli kişiler, Anubis maskesi takarlar. Ölen kişi, diğer dünyada yargılanırken; Anubis, ona yardım eder. Anubis, diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. Anubis tanrılar arasında en korkutucu olanıdır Ölüleri tekrar hayata döndürme gibi bir özelliği de olduğu sanılmaktadır. Yüzünde bir çakal ısırığı vardır. "Kutsal mumyalayıcı" olarak da bilinir. [1] Aynı zamanda Upuaut ("Opener of the Ways"- yolların açıcısı) olarak bilinir ve tavşan başı ile gösterilir. [2] [Eski] Mısır dilinde [ise] adı Inpu (Yinepu)'dur. Sonraları İskenderiye'nin Serapis ve İsis mezhebinde Hermes'le birleştirilerek Hermanubis adını almıştır. [5]

    Eski Mısır'da Anpu diye adlandırılan Anubis, mitolojiye göre, ölülere öteki dünya'nın yolunu gösteren çakal başlı varlıktır. piramit metinlerinde , anubis Ra'nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris ya da Seth ile ilişkilendirilir. [6] Anubis, tanrılar arasında en korkutucu olanıdır. [3]
    Osiris ile ilgili efsanelerde -adı çok sık geçmese de- Anubis'in önemli bir yeri vardır. İlk olarak anubis daha önce de gördüğümüz gibi dünyanın fethine Osiris ile birlikte çıkmıştır. ancak bu fetih savaşla yapılan istila anlamına değil, insanların uygarlaştırılması anlamına gelmektedir. Aslında bu efsaneden yola çıkarak, Anubis, tanrıların insanları eğitmesinde önemli rol oynayan varlıklardan bir olarak karşımıza çıkar. İkinci olarak da Anubis, Osiris'in ölümünden sonra onun “vücudunun” korunması işini üstlenir. İlk olarak bu görevi olan anubis zamanla Osiris'in cenazesi ile olan ilgisinden dolayı ölü kültleri ile ilgili bir özellik kazanmış ve mumyalama ve ölünün yargılanması ile ilgili yol gösterme görevleri gibi görevler üstlenmiştir. [6]
    Anubis'in üç önemli görevi vardır: İlki, mumyalama işlemini denetlemek; ikincisi ise, mezardaki mumyaya ulaşıp "ağzın açılması" törenini gerçekleştirdikten sonra, rûhu "kutsal sunular alanı"na yöneltmek, en önemlisi de "doğruluk ölçüsü"nü göstererek ölüleri aldanış ve sonsuz ölümden korumaktır. Erken Mısır tarihinde; Anubis, ölüm tanrısıydı. Ancak Osiris, daha gözde duruma geldikçe onun bu rolünü ele geçirdi. [2]

    Anubis'in çakal başlı olma sebebi, mezarların etrafında çakallar dolaştığı için ve mezarlar da Anubis'i ilgilendirdiğinden çakal başlı olarak tasvir edilmiştir. Anubis'in izi, neredeyse tüm mezarlarda görülür.

    Eski Mısır inancına göre Anubis'in mezarları koruma güçüne sahip olduğu bilinmektedir. Bu yüzden mezarların girişine Anubis mezarları korusun diye Anubis heykelleri konulmuştur. [1] Anubis, Yukarı Mısır'daki 17. bölgenin tanrısıdır. Ölümden sonraki dünyanın yolunu Anubis açardı. [5] Kıyamet günü için ölülere rehberlik eder ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini ("Scales of Truth") gözlerdi. [2] Anubis diğer dünyada ölülerin koruyucusu ve ölüler kentinin efendisidir. [3] O, ölülerin büyük tanrısı addediliyor ve en eski mastaba duvarlarında kendisine ibadet edilişi gösteren resimler yapılıyordu. Buna ait en önemli tapınak, Orta Mısır'da Greklerin "Kynopolis" ("kai me ton kuna", Köpekler Şehri) dediği kasabadadır. Bunların en güzeli ise Deyr_el_Bahri'de duvarları resimlerle süslenmiş, kapılarında kocaman siyah köpekler bulunan bir tapınaktı. [5]

  10. #10
    İstanbullu - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    02.11.10
    Mesajlar
    495
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    Thanked 1 Time in 1 Post
    Tecrübe Puanı
    266
    @İstanbullu

    Standart

    Blank Piramitleri

    Kahire´de bulunan Keops piramitinin 12 ton agirliginda, ikibucuk milyon kat bloktan olustugunu,

    Günde on blok yerlestirilmesi halinde yapiminin 664 yil sürecegini,
    Piramitin üstünden gecen meridyenin karalari ve denizleri tam esit iki parcaya böldügünü ve piramitin dünyanin agirlik merkezinin tam ortasinda bulundugunu,

    Yüksekliginin (164 m.) bir milyarla carpiminin, günesle dünyamiz arasindaki uzakligi verdigini,

    Taban alaninin, yüksekliginin iki katina bölünmesinin pi sayisini verdigini,

    Piramitlerin icerisinde ultrasound, radar, sonar gibi cihazlarin calismadigini

    Kirletilmis suyun bir kac gün piramitin icinde birakildiginda aritilmis olarak bulundugunu,

    Piramitin icerisinde sütün bir kac gün süreyle taze kaldigini ve sonunda bozulmadan yogurt haline geldigini,

    Bitkilerin piramit icerisinde daha hizli büyüdüklerini,

    Cöp bidonu icindeki yemek artiklarinin hic koku yaymadan mumyalastiklarini,
    Kesik, yanik, siyrik ve yaralarin piramitin icinde daha cabuk iyilestigini,

    Piramitin icinin yazin soguk, kisin sicak oldugunu,

    Piramit kimin adina yapildiysa onun bulundugu odaya yilda 2 kez günes girdigini; bu günlerin dogdugu ve tahta çiktigi günler oldugunu,

    Biliyor muydunuz?

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş