Tarikatın imamı, samedânî gavs, rabbânî âlim, sıddîkıyet sırlarının madeni, hak ve hakikatin bahası, Şâh-ı Nakşbend Muhammed el-Üveysî el-Buhârî kuddise sirruh hazretlerinin bazı menkıbeleri hakkındadır. Reşehât'da naklolunduğuna göre hicrî 718 yılının muharrem ayında dünyaya geldiler. Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin zamanıydı. Doğuşu ve vefatı Kasr-ı Ârifan'da vuku buldu. Kasr-ı Ârifan, Buhârâ'ya bir fersah mesafede bir köydür. Velayetinin nişanları ve keramet nurları çocukluk

Bu konu 1326 kez görüntülendi 2 yorum aldı ...
HAZRETİ ŞAHI NAKŞ-i BEND 1326 Reviews

    Konuyu değerlendir: HAZRETİ ŞAHI NAKŞ-i BEND

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1326 kez incelendi.

  1. #1
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart HAZRETİ ŞAHI NAKŞ-i BEND

    Tarikatın imamı, samedânî gavs, rabbânî âlim, sıddîkıyet sırlarının madeni, hak ve hakikatin bahası, Şâh-ı Nakşbend Muhammed el-Üveysî el-Buhârî kuddise sirruh hazretlerinin bazı menkıbeleri hakkındadır.
    Reşehât'da naklolunduğuna göre hicrî 718 yılının muharrem ayında dünyaya geldiler. Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin zamanıydı. Doğuşu ve vefatı Kasr-ı Ârifan'da vuku buldu. Kasr-ı Ârifan, Buhârâ'ya bir fersah mesafede bir köydür.
    Velayetinin nişanları ve keramet nurları çocukluk çağlarından itibaren sîmasında belirdi.
    Bahâeddin, Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretlerinin elinde yetişti. Emir Külâl hazretlerinden de aynı şekilde terbiye gördü. Hâce Mahmud Fağnevî hazretlerinin zamanından, Seyyid Emir Külâl hazretlerinin zamanına kadar bu tarikat mensupları cehrî zikir için toplanırlardı. Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretleri gelince cehrî zikri terk edip hafî zikri ihtiyar etti. Çünkü Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî hazretlerinin rûhâniyeti tarafından ona, azimetlerle amel etmesi, ruhsatlardan gücü yettiği kadar sakınması, cehrî zikirden de sakınması emredilmişti.
    Hatta Emir Külâl hazretlerinin etrafında cehrî zikir için halka çevrildiği zaman Bahâeddin dışarı çıkar ve iştirak etmez, bu hareket onlara ağır gelir ve öfkelerine aldırmaz, havatırlarını düzeltmek için de teveccüh etmezdi. Bahâeddin, Emir Külâl hazretlerinin hizmetinden geri kalmaz, ona karşı olan âdabında zerre kadar kusur etmez, onun bütün emirlerine karşı müstesna bir teslimiyet gösterirdi. Emir Külâl hazretleri de ona her zaman iltifat eder, bu iltifatı gün geçtikçe artardı. Hatta bazan ihvanı huzuruna gelip Bahâeddin'in bazan gördükleri hareketlerini anlattıklarında onları kaale almazdı. Çünkü onu kıskanıyorlardı. Emir Külâl hazretleri onlara cevabını tehir edip büyük küçük bütün ihvanı mescidde topladıkları vakit onlara dedi ki:
    - Hâce Bahâeddin hakkında bazı yanlış zanlara kapılmışsınız. Allah Teâlâ onu kabul etmiştir. Fakat siz onu tanıyamadınız. Benim nazar kılıp iltifat edişim, Cenab-ı Hakk'ın onu kabul buyurmasındandır.
    Bu sözünü bitirdikten sonra Hâce Bahâeddin'i istedi. Bahâeddin o zaman imarete süt taşıyordu. Bahâeddin gelince ona iltifat edip:
    - Oğulcuğum, Hâce Muhammed Baba Semmâsî'nin senin hakkındaki vasiyetini yerine getirdim. (Göğsüne işaret ederek): Göğsüm senin terbiyen için kurudu. Artık sana verebileceğim bir şey kalmadı. Senin istidadın fevkalade yüksektir. Var git bundan sonra kendine şeyh ara, istidadına göre onlardan istifâde et!" dedi.
    Hâce Bahâeddin bundan sonra yedi sene Mevlânâ Arif hazretlerine, sonra Şeyh Halil hazretlerine hizmet eyledi.
    İki defa hacca gittiler. İkinci yolculuklarında Hâce Muhammed Pârisa beraberinde idiler. Hosarasan'a vardığı zaman, Hâce Muhammed Pârisa ve beraberindekileri Pâvend yoluyla Nişabur'a gönderdi. Kendisi, Mevlânâ Zey-nüddin Taybâdî hazretlerini ziyaret için Taybad'a gidip üç gün onunla kaldı. Hac dönüşüyle ihvanıyla Nişabur'da toplanıp sonra Merv'e gitti. Bir müddet orada kaldı. Emir Külâl hazretleri son hastalıklarında bütün ihvanına vasiyet etti. Emir Külâl hazretlerine:
    - Hâce Bahâeddin Nakşbend cehrî zikir yapmıyor, ona nasıl tâbi olabiliriz? dediklerinde Emir Külâl:
    - Allah ona ne vermişse hepsi hikmettir. Ona muhalefet etmeyin! buyurdu.
    Şeyh Ahmed bin Allan Makâmât'ında der ki: Hazret-i Hâce Alaeddin Attar kuddise sirruh, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin kudsi sözlerinden nakletmiştir: "Çocukluk günlerimde Cenab-ı Hak bana büyük şeyh Hâce Baba Semmâsî hazretleriyle şereflenmeyi müyesser kıldı ve beni evladlığa kabul ettiler.
    Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin muhterem dedeleri anlatıyor: "Oğlum Bahâeddin'in doğumundan üç gün sonra Hâce Baba Semmâsî, ihvanından bir topluluk ile Kasr-ı Hinduvan'a geldiler. Kendisine intisab etmek istiyordum. Ona tam bir muhabbetim vardır. Aynı şekilde onu etrafımızdaki pek çok insan da seviyordu. Gönlüme öyle geldi ki, "ona şu oğlumu göstereyim, onun hakkında bir de adak adayayım." Kemâl-i tazarru ile ona gittiğimde buyurdular ki:
    - Bu benim oğlumdur. Onu evladlığa kabul ettim.
    Bundan sonra yüzünü ihvanına çevirerek -ki bu meclisde Seyyid Emir Külâl hazretleri de bulunuyordu- ona hitaben:
    - Buralara uğradığımda bu güzel kokunun ne kadar arttığını size kaç defa söylemiştim. İşte o güzel koku bu mübarek çocuktan geliyordu. Ben bu çocuğun muktedâ-yı alem, yani cümle alemin tâbi olacağı bir zât olacağını ümid ediyorum.
    Hâce Alaeddin Attar hazretleri anlatır:
    "Ben onsekiz yaşlarındaydım. Dedem de benim bir an önce evlenmem için gayret ediyordu. Beni, Semmâs'a, Hâce Baba Semmâsî hazretlerine rica etmem için gönderdi. Ben o mübarek beldeye varıp mübarek simasıyla şereflendiğim gün akşam vakti kendileriyle sohbet ettim. Sohbetinin bereketi hasıl oldu. İçimde tam tazarru ve meskenet duydum. Gecenin sonunda kalkıp abdest aldım. İçinde cemaat bulunan bu mescide girdim, iki rekat namaz kılıp başımı secdeye koydum. Birçok dua ve tazarru ederken bu esnada dilime geldi ve: "Ya Rabbi, bana, belalara tahammül kudreti, muhabbet mihnetine dayanma kuvveti ver" dedim.
    Sabah olunca Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri bana teveccüh edip, firasetiyle, benden sâdır olanları bana haber verdi. Dedi ki:
    "Evladım, dua ederken, Ey Rabbim, bu zayıf kuluna, razı olacağın şeyi ver" de. Çünkü Hak Teâlâ'nın rızası, kulunun belaya uğramasında değildir. Eğer O, sevdiğine bir bela gönderirse, ondaki hikmetini de bildirir. İnsanın kendi ihtiyarıyla belayı istemesi çok tehlikeli bir iştir. Sabretmek zordur. Kulun edebde kusur etmesi yakışmaz," dedi. Bundan sonra sofra serildi. Yemekten sonra Hâce Baba Semmâsî hazretleri bana sofradan bir çörek verdi. Onu almak istemedim. Bana: "Bunu al, sana faydası olur" buyurdular. Ben de çöreği aldım.
    Hâce Hazretleriyle beraber Kasr-ı Ârifan yoluna koyulduk. Yolda ben onun bineğinin arkasından ihlasla gidiyordum. Bazen da gönlüme havâtır geliyordu. İçime her tefrika geldikçe bana dönüp: "Gönlünü muhafaza etmen gerekir" diyordu. Bu hallerin müşahedesinden sonra bana yakîn hasıl oldu. Hazretine muhabbetim arttıkça arttı. Yolda Hâce Hazretlerinin sevenlerinin bulunduğu bir yere uğradık. Menzile varınca Hâce Hazretlerinin bir talebesi güleryüzle ve teslimiyetle karşılayıp oraya indirdi. Hâce hazretleri o menzile inince o mürid birdenbire muztarib oldu. Hâce hazretleri ona: "Bu halinin sebebi nedir? Doğruca söyle!" dedi. O da: "Evimde süt var, ekmek yok" diye cevap verdi. Hâce hazretleri bana dönüp: "O çöreği şimdi getir. Gördüğün gibi şimdi faydası oldu." buyurdular. Bu geliş ve gidişlerimizde beni devamlı murakabe eder, her an kendilerine muhabbetim artardı.
    Yine Hâce Alaeddin Attar hazretleri naklederler: "Hâce Bahâeddin Nakşbend Hazretleri şöyle anlatmışlardı: Hâce Muhammed Baba Semmâsî hazretleri vefat edince dedem beni Semerkand'a götürdü. Orası sayısız dervişle dolu bir ehl-i kâlb diyarıydı. Beni onların yanma götürüp gösterince onlara karşı tazarru ve muhabbetim çoğaldı. Her biri bana iyi gözle ve halisane bakıyorlardı. Bundan sonra beni Buhara'ya getirdi. Orada evlendirdi.
    Kasr-ı Ârifan'da ikamet ediyordu. (Bu esnada Hâce Bahâeddin hazretleri buyurdular ki): "Buhârâ'da Kasr-ı Ârifan'da iken Hâce Ali Râmitenî hazretlerinin tâc-ı şerifleri bana ulaşıp geldi. O taç bana geldikten sonra halim iyileşip başkalaştı. Kalbimde muhabbet dolup taştı, ümidim kuvvetlendi. Sonra Emir Külâl hazretleri Kasr-ı Ârifan'a teşrif ettiler ve buyurdular ki:
    "Hâce Baba Semmâsî hazretleri bana, "Oğlum Bahâeddin'den terbiye ve şefkatini esirgeme! Eğer onun terbiyesinde kusur edersen sana terbiye hakkımı helal etmem" demiş, Hâce Emir Külâl de "Eğer Hâce Hazretlerinin vasiyetini bırakıp da senin terbiyende kusur edersem namerd olayım" diye adamıştı.
    Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretleri anlatıyorlar:
    Bir gece rüyamda Hakim Atâ'yı gördüm. Türk şeyhlerinin büyük-lerindendi. Rüyamda bana bir dervişi vasiyet etti. Ben de o dervişin simasını daima hatırımda tutardım. Kendisiyle görüşmek isterdim. Rüyamı nineme söyledim, "Oğlum sana Türk şeyhlerinden bir fütuhat olacaktır" diye tabir etti.
    Bir gün Buhârâ'da gezerken o derviş ile buluştum. İsmi Halil idi. Fakat sohbetinde bulunmak nasib olmadı. Kederli bir vaziyette evime döndüm. O akşam birisi gelip: "Derviş Halil seni çağırıyor" dedi. O zaman çok sevindim ve bir mikdar hediye alıp hemen tazarru ve teslimiyetle gittim. Sohbetiyle şereflendim. Bana iltifat buyurdular. Rüyamı söylemek istedim. Bana Türkçe olarak: "Senin gönlündeki malûmumdur. Beyana hacet yoktur" dedi. Bu sözü işittiğimde bana bir hâl gelip muhabbetim arttı. Hizmetlerine devam ettim.
    Bir müddet sonra Maveraünnehir sultanı vefat etti. Saltanatı veraset yoluyla o dervişe intikal edip kendisine Sultan Halil denilmeğe başlandı. O dervişi Buhara'dan götürdüler. O da beni bareberinde götürdü. Saltanatından önce kendisinde nasıl güzel haller gördümse, saltanatından sonra da o halleri gördüm. Bana kâh yumuşak, kâh sert muamele ederek tarikat âdabını öğretirdi. Marifet âdabı hususundaki terbiyesinin seyr ü sülûkde çok faydasını gördüm. Altı sene saltanat sürdü. Bütün sırlarına mahrem oldum. Her işini de ben idare ederdim. Ama zahirde hademe gibi zahir hizmetine koşardım. Çok kerre has ihvanı toplandıklarında derdi ki: "Her kim bize Allah rızası için hizmet ederse, halk içinde aziz, Allah katında ise mukarreb ve mükerrem olur." Bu sözünden beni kastettiğini anladım. Zira benden başka kimse ona Hakk rızası için hizmet etmezdi. Bu sözünden maksadı şu idi: Sultana hizmet, saltanatından dolayı olmayıp doğrudan doğruya Allah'ın azametinin gölgesi olduğu için layıktır.
    Altı sene sonra saltanatı z******* buldu. Bundan sonra kalbim dünyadan tamamen söğüdü. Ondan sonra Buhâra'ya gidip Zivertun köyünde ikamet ettim.
    Hâce Alaeddin Attar hazretleri, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin şöyle anlattıklarını nakletti: "Benim uyanıp tevbe ve inabe etmeme sebeb şu hadise olmuştur: Birisiyle bir evde yalnız oturuyordum. Gönlümde onunla sohbet arzusu belirdi. Ona döndüm, konuşmaya başladım. O anda kulağıma bir ses geldi, diyordu ki: "Her şeyi bırakıp bütün kalbinle hazretimize yöneleceğin vakit gelmedi mi?" Bu sesi duyduktan sonra bana başka bir hal geldi. O evden çıktım. Kararsızdım. Yakınlarda bir su buldum. O su ile guslettim. Elbisemi de yıkadım. Bu mahviyet içinde iki rek'at namaz kıldım. seneler geçti, bir daha bu namaz gibi namaz kılmak istedim, fakat muktedir olamadım."Şâh-ı Nakşbend Hazretleri buyurdular ki: "Cenab-ı Hak'dan üç şey istedim. Hatifden ses gelip "Onlar nelerdir?" dedi. Ben dedim ki:
    Birincisi: Buhara'daki kabristanda ne kadar yatan varsa cümlesine şefaat edeyim, senin rahmetine nail olsunlar.

    İkincisi: Benim tarikatıma girenler vuslat makamı ile müşerref olsunlar. Tarikatım kıyamete kadar devam etsin. Daima mürşidleri bulunsun.
    Üçüncüsü: Hayatta vuslat müyesser olmadığı takdirde vefatlarından sonra kabirde terbiye edip vuslata erdireyim.
    Cevaben, "Bu üç muradın da kabul olundu" diye hitab geldi. Bu mübarek tarikata girenler için bundan büyük müjde olmaz.


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: HAZRETİ ŞAHI NAKŞ-i BEND

          Kategori: Tasavvuf

          Konuyu Baslatan: Vuslata Hasret

          Cevaplar: 2

          Görüntüleme: 1326


  2. #2
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Hâce Bahâeddin Nakşbend anlatır: "Cezbe halinin galebesi ve kararsızlık zamanlarımda bir gece Buhârâ'nın etrafındaki kabirleri ziyaret ettim. Üç kabir gördüm. Her birinde bir kandil yanıyordu. O kandillerin yağları vardı, fakat fitillerini biraz çıkarmak lâzımdı ki ışığı artsın. O gece, Hâce Muhammed Vâsi' hazretlerinin kabrini ziyaret ettim. Bana işaret olundu, o zâtın kabrine götürdüler. O kabirde dahi yanar kandil gördüm. Orada kıbleye doğru oturdum. Bana bir gaybet arız oldu. Şunu müşahede ettim: "Kıble tarafından bir duvar yarılıp bir büyük taht göründü. O tahtın üzerine büyük bir zât oturmuş, önüne yeşil bir perde çekilmiş ve tahtının etrafını büyük bir cemaat çevirip oturmuşlar. O cemaat arasında Hâce Baba Semmâsî hazretleri de bulunuyordu. Bundan anladım ki onlar hâcegân cemaatidir. Fakat o taht üzerinde oturan kimdir diye merak ettim. Cemaatın ve o zâtın duruşundan heybet duydum. Cemaattan biri bana dedi ki: "O büyük taht üzerinde oturan zat Hâce Abdülhalık Gucduvâni'dir. Etrafında oturan cemaat da halifelerinden Ahmed Sıddık, Hâce Evliyâ-yı Kebir, Hâce Arif Rivgirî, Hâce Mehmed Fağnevî, Hâce Ali Râmitenîdir. Hâce Muhammed Baba Semmâsî'ye gelince: "Hayatta iken bununla görüştün. Sana tâc-ı azizanı verdi, biliyor musun?" dedi. Ben de "Evet biliyorum" dedim. Fakat ben o tac-ı şerifi unutmuştum. Buyurdu ki: "O tâc sana bir keramettir. Eğer sana bir belâ gelirse o tâc bereketiyle gider" dedi. O cemaattan biri bana dedi ki: "Hâce Abdülhalık Gucduvânî hazretleri sana birkaç nasihat edecek. Sülük yolu hakkında buna ihtiyacın var."
    Kalktım Hâce hazretlerinin elini öptüm. İzin verdiler, Hâce Abdülhalık Gucduvânî hazretlerinin yüzünden perdeyi kaldırdılar. Selam verip mübarek ellerini öptüm. Huzurlarında ayakta durdum. Sülük başlangıcından ortalarına ve sonlarına dair halleri anlattılar. Söylediği sözlerden birisi şu idi: "Bahâeddin! O kabristanda kandilleri sana göstermeleri bir işarettir ki, senin bu tarikatta kabiliyetin vardır. Fakat kabiliyet fitilini biraz hareket ettirmek lâzımdır. Ta ki kabiliyetin meydana çıkıp Hakk'ın sırları kandilinde zahir ola! Yani kabiliyetinin gereğiyle amel etmen lâzımdır ki maksad hasıl ola. Her halinde ayağını şeriat caddesi üzerine koyasın. Azîmetlerle amel edesin. Sünnetlere tâbi olup bütün sünnetleri gücün yettiği derecede yaşamaya çalı-şasın. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadis-i şeriflerini daima önünde Masın. O'nün ve şerefli ashabının izlerini takib edesin."
    Bu nasihatlardan sonra şöyle buyurdular: "Şimdi Nesef tarafına gidip Seyyid Emir Külâl'ın hizmetine devam et. Yolda giderken bir ihtiyara rastlarsın. Sana sıcak bir ekmek verecektir. Onu al fakat bir şey söyleme. Sonra bir atlıya rastgelirsin. Onun tevbe etmesi senin elindedir."
    Bundan başka bazı işaretlerde daha bulundular. Bu sözlerinden sonra o cemaattan birisi bana dokunup gaybet halinden sahv haline getirdiler. O mezar başından kalkıp Zivertun'daki menzilime geldim. Evimdekilerden tâc-ı şerifi istedim. Onu görünce halim değişti. Çok ağladım. Yola çıktım. Sabah namazını Mevlânâ Şemsüddin mescidinde kıldım. Yola devam ettim. Bir ihtiyara rastladım. Bana bir sıcak ekmek verdi. Hızır aleyhisselam idi. Sonra bir kervana rastladım. "Ey yiğit, nereden geliyorsun ve ne vakit yola çıktın?" dediler. Güneş doğarken yola çıktığımı söyledim. Şaşırdılar ve, "O köy buraya dört fersahdır. Biz gecenin başında çıktığımız halde buraya ancak gelebildik" dediler.
    Oradan geçtikten sonra bir atlıya rastladım. Selam verdim. Bana, "Sen kimsin? Ben senden korkuyorum!" dedi. Ben de: "Önünde tevbe edeceğin kimseyim" dedim. O da gelip önümde tevbe etti. Atı şarap yüklü idi. Hepsini döktü.
    Oradan Nesef'e varıp Seyyid Emir Külâl hazretlerinin sohbetiyle müşerref oldum. O tacı huzuruna götürdüm. Bir müddet sükût ettiler. Sonra, "Bu tâc-ı şerif azizler hazarâtının tâc-ı şerifleridir" buyurdular. "Evet efendim" dedim. Bu tacı on çıkı içinde muhafaza etmemi emir buyurdular. Sonra nefy ü isbatı habs-i nefesle hafî olarak yapmamı bana telkin ettiler.
    Hâce Abdülhalık Gucduvânî hazretlerinden işittiklerimin cümlesiyle amel ettim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ehâdîs-i nebeviyyelerini önümden eksik etmedim. Ashab-ı kiram hazarâtının izlerini takib ettim. Onlara tâbi oldum. Âlimlerden ayrılmadım. Cenab-ı Hakk'ın yardımıyla O'nun nice eserlerini müşahede ettim.. Hâce Alâeddin Attar, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinden nakleder: "İlk zamanlarımda idi. Bir gece Zivertun mescidinde kıbleye dönmüş ve bir direğe dayanmış olarak oturuyordum. Fena gaybetinin eseri başladı. Ağır ağır beni istila etti. Ben tamamen mahvoldum. Bu tam mahv u fena halinden sonra bana: "Uyan! Sen matlub ve maksuda vasıl oldun!" dediler. Bundan bir müddet sonra beni vücuduma geri verdiler."
    Hâce Alâeddin Attar, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin şöyle anlattığını nakleder: "İlk zamanlarımda idi. Zivertun'da bir bahçede idim. Aile efradım da benimle beraber o bahçede bulunuyorlardı. İlâhî cezbe, rabbani inayet eserleri zahir olmaya başladı. Bana bir ıztırab ve kararsızlık hali geldi. Hiçbir işim olmadığı halde malum işimle de meşgul olmadım. Kalktım, kıbleye dönüp oturdum. Bu teveccüh esnasında bana gaybet hali geldi ve fenayı hakikiye dönüştü. Fenâ-fillah'ın hakikatına ulaştım. Bu esnada kendimi bir denizde ve sonu olmayan bir yıldız olarak gördüm ve mahvoldum. Vücudumda hayat eseri kalmadı. Ben bu halde iken başımdakiler beşerî halimin bana iadesi için ağlıyorlarmış.
    Hâce Bahâeddin Nakşbend kuddise sirruh'a başlangıç zamanlarında Üveys el-Karanî radıyallahu anh'ın rûhâniyeti teveccüh etmiş, zahirî ve bâtınî alâkalardan ayrı olarak onunla mülakat etmiştir. Aynı şekilde Muhammed bin Ali el-Hakîm et-Tirmizî hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh edip onunla da bütün alâkalardan sıyrılmış olarak mülakat eylemiştir.
    Hâce Hazretleri ilk zamanlarında Üveys el-Karanî hazretlerinin rûhâniyetine teveccüh edip kendi vasıflarından sıyrılarak uzun müddet onun siretiyle yaşadı. Sonra tekrar kendi siretine girdi. Hâce Nakşbend hazretleri buyurmuşlardır ki: "Bu tarikatte kendi vücudunu nefy edip nefsini görmemek büyük bir başarı olup Allah'a vasıl olmanın ve kabul edilmenin sermayesidir. Bu şekilde ben kendi nefsimi bütün tabakalardaki mevcudatın nefislerine nisbet eyledim, bütün mahlukat ile kıyas ettim, hakikat gözüyle hepsini de kendi nefsimden güzel buldum. Bütün fazlalıklara baktım, her birinde bir fayda gördüm, kendi nefsimde görmedim. Sonra köpeğin artığına baktım, "bunda da ne fayda olacak?" dedim. Sonra kendime geldim gördüm ki onda da bir fayda vardır. Gerçek olarak bildim ki asla nefsimde bir menfaat yoktur."
    Hâce Alaeddin Attar anlatıyor: "Hâce Nakşbend hazretleri, bu tarikatta olanlara şefkatinden dolayı himmet yüceliğinin ne olduğunu öğretir ve derdi ki: "Maksuda ermek için ayağınızı başıma basıp geçmedikçe size hakkımı helal etmem."
    Hâce Nakşbend hazretlerinin sözlerini toplayan Hâce Salâh der ki: "Şu hadise, müridin bütün menzillerinde şeyhinin onun rehberi olduğunu gösterir. Bütün hal ve sıfatlardan terakki etmek, şeyhin zahir ve bâtın lûtf u himmetine bağlıdır. Çünkü müridi himmet burakına bindirip beşeri kayıdlardan mele-kiyyet burçlarına yükseltecek olan şey, mürşidin himmetidir. Hazret-i Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem, Hazret-i Ali radıyallahu anh'e emretti ki, "ayaklarınla omuzlarıma bas, Kabe duvarındaki putları kır." Hazret-i Nakşbend, bu sözüyle bu hâdiseye işaret etmiştir.
    İlim ehli birisi şöyle anlatır:
    "Hâce hazretlerine muhabbetim olduğu halde gidemezdim. Buhârâ'da ilimle meşgul olduğum günlerden birinde akşam vakti Hâce hazretlerine gitmekte niye acele etmiyorsun?" dedi. Ben de: "Onun nurani meclisini bu kesif vücudumla ne hakla kirletebilirim? Onun huzuruna gitmem için temizlenmem lâzım" diyerek özür beyan ettim. O talebesinin teşvikiyle Hâce hazretlerinin menziline ertesi sabah vardım. Mübarek simasıyla şereflendim. İhvanından birine dönüp dedi ki: "Ehl-i ilimden olup bize muhabbeti olan biri vardır. Bazı vakitlerinde bizimle sohbet etse.." Sonra bana dönüp: "Sizinle niye az görüşüyoruz?" dedi. Ben de "Sizin meclisinizi bu kesif vücudumla bulandırmaya ne hakkım olur?" dedim. Bana dedi ki: "Hâl bildiğin gibi değil. Gel gidelim, sana bir arkadaşımı gösdereyim" dedi. Beni bir yere götürüp bir köpek gösterdi. Yolda beni hem tecrübe eder, hem sohbet ederdi. Bana dedi ki: "İşte arkadaşım bu hayvandır. Sizin hikayeniz de ne ola kil?" Sonra bir şiir söyledi: "Şu köpeğin hali, ruhu için bir mahal, kalbi için bir kıymet takdir edenin halinden daha güzeldir."
    Bunu Hâce hazretlerinden nakleden zât der ki:
    "Bak ey kardeşim! Bu emsalsiz tevazu, bu müstesna zattan sâdır olmuştur. O, terakki ettiği makamlara bununla terakki etmiş, nail olduğu şeylere bununla nail olmuştur. Onun tarikatının temeli budur. Şeyh Ebu Medyen bu mânâya işaret ederek: "Nefsi için hal ve makam isteyen kimse, muamele tariklerinden çok uzakta kalmıştır."
    Atâullah el-İskenderî "Hikem" inde der ki:
    "Bütün ma'sıyet, gaflet ve şehvetlerin aslı nefisden razı olmak, bütün taatlarm ve manevi uyanıklık halinin devamı, iffetli olmanın aslı da nefsin emrine uymamaktır. Nefsinin emrine uymayan bir cahile tâbi olmak, nefsinin emrine uyan bir âlime uymaktan daha iyidir. Bu tecrübe edilmiş bir ilaçtır. Öldürücü zehiri bununla giderip şifa bulabilirsin."
    Hâce Alaeddin Attar hazretleri, bu yolun hakikat erlerinden nakleder ki, şöyle buyurmuşlardır:
    "Bu tarikata giren, kendi nefsini Firavundan yüz kat aşağı bilmedikçe bu tarikattan istifade edemez."

  3. #3
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart

    Kıpçak sahrası tarafından Buhâra'ya büyük bir ordu gelip kaleye girdiler. Asker hayli fazlaca olduğu için izdiham sebebiyle bir kısmı dışarıda kaldı ve orada otururdu. Orayı mescid yapmışlar, cemaatle namaz kılarlardı. Bizzat kendisi de o temizlik işlerine iştirak ettiğini sonra bize nakletti.
    Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinden naklolunmuştur, şöyle anlattılar: "İlk cezbe hallerindeydim. Kendisiyle Allah için muhabbetleştiğimiz birisiyle karşılaştım. Bana dedi ki: "Öyle zannediyorum, Allah katında sevgililerdensin. "Ben de dedim ki: "Sevgililerin nazarı bereketiyle onlardan olmayı ümid ediyorum." Bana sordu:
    - Günlerini nasıl geçiriyorsun?
    - Bulunca şükrediyorum, bulamazsam sabrediyorum, dedim. Tebessüm etti ve dedi ki:
    - Bu iş gayet kolay. Asıl mesele, bir haftada bir lokma yiyecek, bir yudum içecek bulamadığın zaman nefsini razı edip boyun eğdirmektir. Öyle ki sen ona bir şey vermeyeceksin, o da sana baş kaldırıp istemeyecek!
    Kendisine ısrar ederek bu hususta bana yol göstermesini rica ettim. Dedi ki: "Sahraya çıkacaksın. Nefsin bütün mahlûkattan ümidini kesinceye kadar yürüyeceksin. Belki biri çıkar da faydası olur, diye ümid edemez hale geleceksin. Bu şekilde üç gün yola devam et. Dördüncü gün karşına bir dağın eteklerinde çıplak bir ata binmiş bir süvari çıkacak. Ona selam verip geç. Sen üç adım gidince, arkandan: "Ey delikanlı! Yanımda bir ekmek var, almaz mısın?" diyecek. Sen ona dönüp bakma. Bu şekilde yoluna devam et" dedi.
    Ben onun söylediği şekilde sahraya girdim. Üç gün müddetle yola devam ettim. Döndüncü gün dağın kenarında bir atlı karşıma geldi. Selam verip geçtim. Bana ekmek vermek istedi, ben dönüp bakmadım.
    O aziz, bana bundan sonra gönül yapmamı, kimsesiz fakirlere, gönlü kırıklara, halktan hiç kimsenin dönüp bakmadığı düşkünlere hizmetle meşgul olmamı, düşkünlüğün ve kalbi kırıklığın ne olduğunu gözümle görmemi emretmişti. Dediği şekilde ve söylediği müddet kadar bununla meşgul oldum.
    O aziz bana bir müddet de hayvanların hizmetinde bulunmamı, bunu da meskenet ve ihlas ile yapmamı, onların da aynı sekide Allah'ın mahlukatı olduklarını, onlara da Cenab-ı Hakk'ın, rububiyyet nazarıyla baktığını, herhangi birinin sırtında veya bir yerinde yara varsa sarmamı emretmişti. Emrettiği şekilde ve söylediği müddet kada, r hayvanların hizmetiyle meşgul oldum. Yolda bana bir hayvan rastladığı zaman o geçinceye kadar durup o geçmeden geçmezdim. Uzun bir müddet buna riayet ettim.
    Sonra bana, kedi ve köpekleriyle meşgul olup onlara hizmet etmemi emretmişti. İhlas ve mahviyetle onlardan meded umarak hizmette bulundum.
    O aziz sonra bana, "Sen o köpeklerden birine rastlayacaksın. Onun sebebiyle büyük bir seadete nail olacaksın" demişti. Bunu ganimet bilerek işareti üzere bu hizmetle meşgul oldum. Bir gece bir köpeğe rastladım. Bana başka bir hal geldi. Bu köpeğin yanında onunla beraber tazarruda bulundum. Bana öylesine bir ağlamak geldi ki anlatamam. Ben bu hal içindeyken bu köpek sırtını yere koymuş, yüzünü semalara çevirmiş, dört elini semaya açmış, büyük bir hüzün içinde ah ederek tazarru ile dua ediyordu. Ben de tazarru ve mahviyetle ellerimi kaldırıp onun dediklerine "âmin" dedim. İşte bu hayvan uzunca dua ve tazarru ettikten sonra sükûnet bulup eski haline geldi.
    Bu vakitlerde sıcak bastığı zaman evimden yine dışarıya çıktım. Yolda, güneşin cemalini seyre dalmış bir güneş keleri gördüm. Onun bu halinden o kadar zevk aldım ki, gönlüme, ondan şefaat rica etmek geldi. Huzurunda hürmet ve mahviyetle durdum. Ellerimi kaldırdım. Bu hayvan istiğrak halinden geçti, sırtını yere koydu, yüzünü semaya çevirdi, bir müddet dua etti. Ben de "âmin" dedim.
    O aziz sonra bana yollarda hizmet etmemi söylemişti. Onun emrine göre yolda insanlara tiksinti verecek bir şeyi görsem onu hemen temizleyip oradan uzaklaştıracaktım. Her tarafın toz toprak içinde kalmadığı vakit olmazdı. O azizin bana emrettiği her işi sadâkatle yerine getirdim. Her birinin faydasını gördüm. Terakki etmemde bunların büyük faydası oldu."
    İşte bak ey kardeşim, bu sülûkü iyi düşün, anlamaya çalış. Bu yolda ilerlemek ne riya ile, ne çok namaz kılmakla, ne çok oruç tutmakladır. Tam fenaya erip Cenâb-ı Hakk'ın rızası olan hiçbir hizmeti küçük görmeden çalışmaktadır.
    Abdüılkadir Geylânî hazretleri buyururlar ki: "Ey kardeşlerim! Ben Allah'a sadece gece namaz kılmakla, gündüz oruç tutmakla, ilim okutmakla değil, cömertlik, tevazu ve sadr selâmeti ile vâsıl oldum."
    Hâce Nakşbend hazretleri ihtiyarlık zamanlarında şunu anlatmıştı:
    "Sülûkümün ilk zamanlarında idi. Bir menzilde ihvanımızla beraber kalıyorduk. O gece gusletme ihtiyacı hasıl oldu. Dışarıya çıktım, nereye var-dımsa buz tutmuş. Altından su almak için buzu k'ıracak bir şey de bulamadım. Kendi ihtiyacım için ihvanımı rahatsız edecek bir ses çıkarmayı da istemedim. İçlerinden kimseyi de tanımıyordum. Çünkü hepsiyle de yeni görüşüyordum. Yanımda eski bir kürk vardı. Bu soğukta Zivertun'dan Kasr-ı Ârifan'a yürüdüm. Evimize vardım. Onları da halimden haberdar edip rahatsız etmek istemedim. Evin etrafından gusletmek için müsaid bir imkân aradım. Mescidin havuzunun kenarında deriden bir kova buldum. İyice bir meşakkat çektikten sonra buzu kırabildim. Bu sebeble elim de yaralandı. Kovaya suyu doldurup guslettim. Eski kürkü giydim. Aynı geldiğim gibi gece Kasr-ı Ârifan'dan Ziver-tun'a gittim.
    Düşün ey kardeş! Bak, tarikatımızın imamı zahirini düzeltmek için çalışıp şeriatın incelikleriyle nasıl amel ediyor! Bir gecesini bile o haliyle geçirmiyor. Teyyemmüme ruhsat varken azimetle emrolunduğu için bütün meşakkatlere katlanıyor, ihvanından hiçbirini rahatsız etmeden, halini onlardan gizleyerek, kendi evine bile duyurmadan ihlasla amel ediyor. Bu hadisede, sana birçok dersler vardır. Şeriatın incelikleriyle amel etmen için, Allah yolunda nefislerine olan muamelelerini, mâsivâdan nasıl sıyrıldıklarını, Allah yolunda hizmetten başka endişeleri olmadığını düşün, anla!
    Hâce Bahâeddin Nakşbend anlatır:
    "Yine aynı cezbe halinde idi. Uzun zaman yürüdüğüm için ayağım dikenden yaralanmıştı. Omuzumda eski bir kürk vardı. Kış mevsimiydi. Hava çok soğuktu. O gece muhakkak seyyid Emir Külâl hazretlerinin sohbetinde bulunmak istiyordum. Menzile vardığımda Emir Külâl hazretleri ve dervişleri oturmuşlar, o da sohbet ediyordu. Beni görünce "O kimdir?" diye sordu. Beni tanıyınca, "Derhal onu bu menzilden çıkarın!" dedi. O anda nefsim baş kaldırıp isyan edecek oldu. Beni teslim almak istedi. Allah'ın yardımı imdadıma yetişti ve, "Bu züll ü inkisara Hak rızası için tahammül edeceğim. Kapı bu kapıdır, bundan başka gidecek kapı var mı?" dedim. Başımı, tevazu ve mahviyetle sahibimin eşiğine koydum. "Ne olursa olsun, başımı bu eşikten kaldırmayacağım" dedim. Kar, ağır ağır yüzüme vuruyordu. Hava daha da soğumuştu. Sabah yaklaşınca Seyyid Emir Külâl hazretleri menzilden çıkarken ayağını eşikteki başım üzerine bastı. Sonra beni alıp içeriye girdi. Bana: "Oğulcuğum, artık seadet libası üzerindedir", dedi. Mübarek eliyle ayağımdaki dikenleri çıkardı. Yaraları temizledi. Bana birçok lûtuflarda bulundu.
    Ey sâdık mürid! Tarikatımızın imamının çektiği meşakkatlere bak. Kapıdan kovulmasına rağmen başını eşiğe koyup sadakat göstermesine bak.
    Bahâeddin kapıya geldiği vakit, Emir Külâl hazretlerinin onu tanımadığını zannetme. Emir Külâl, o altının ne kadar halis olduğunu, haddinden fazla mücahede ve meşakkate ihtiyacı bulunmadığını biliyordu. Fakat halis altın, taşlara sikke olarak nakşedilmesi ve geçerliliğini uzun zaman devam ettirebilmesi için daha birtakım muamele görmesi lâzımdır. Biraz daha temizlenmeğe ihtiyacı vardır. Bunun için sülük erbabının hizmet ve mücahede ateşiyle terbiye edilmesi onlar için zaruridir. Bu sebeble sen de müritlik altınını temizle.
    Bu gibi Allah adamlarıyla karşılaştığın zaman sadâkat ve edebini muhafaza et. Emirlerine ve yasaklarına dikkat et. Senin mayana karışan bazı kötü hasletler böyle temizlenir. Onları sevenleri sev. Sevmediklerini sevme. Tükenmeyen hazineye böyle nail olursun.
    Bundan sonra Hâce Alaeddin Attar, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretlerinin kendi riyazat ve mücahedelerini anlattığını, bir de müridlerin daha işin başında iken gevşeklik gösterdiklerini anlatıp şöyle buyurduğunu nakletti: "Her sabah, başını kapının eşiğine koymuş birine rastgelir miyim? diye bakıyorum, bir tane göremiyorum. Gördüğüm şu ki, hepsi şeyh olmuşlar, içlerinde mürid yok."
    Hâce Nakşbend hazretleri müridliğin şartından bahsederek: "Mürid, şeyhin elinde, gassal elindeki meyyit gibi olacak. Ona karşı irade ve ihtiyarı bulunmayacak. Şeyhine tamamen teslim olacak ki onu zahirî ve bâtınî pisliklerden temizlesin," buyurdu.
    Bir müridin bunu anlaması, bütün d*******ara sahib olması demektir. Bu anlaşılmadığı için netice alınmıyor. Bu Allah'ın bir lûtfudur, dilediğine verir. Fakat, maalesef müridlerin pek çoğu birtakım hayallere tutulmuşlar, yanlış şeylere bağlanmışlar. Şeyhleri onların hayallerine uymayan bir hakikat söylediği zaman hemen baş kaldırıyorlar. Anlaşılıyor ki onlar yanlış itikadlarının müridi olmuşlar. Şeyhlerine talebe, Mevlâ'ya mürid olan yok. Bunun için hepsi şeyh olmuş, mürid yok, buyurulması bundandır.
    Hâce Nakşbend hazretleri anlatıyor:
    Bir vakit ben Buhârâ'da, Seyyid Emir Külâl de Nesef'de idiler. Beni onun mübarek sohbetinde bulunma arzusu sardı. Nesef taraflarına yöneldim. Hizmetine ulaştığım zaman bana: "Oğlum mübarek bir vakitte geldin. Yemeği hazırladık fakat pişirmek için odun lâzım" dedi. Hizmete kabul edildiğimden o kadar mesrur oldum ki, Cenab-ı Hakk'a şükrederek odun toplamağa gittim. Dikenli odunları sırtıma yüklenerek menzile geldim dilimden, "Maksud Kabe'sinin cemali bizi öylesine cezbetti ki, o neş'e ile dolaşırken sırtımızda çektiğimiz dikenli odunlar bize ipek gibi yumuşak ve tatlı gelirdi" mısraları döküldü.
    Hâce Hazretleri, bağlandığı kapının dikenlerini ipekten yumuşak ve tatlı bulduğu için vuslat semasına yükselmiş, bu sayede terakkî etmiştir.
    Sen böyle yapamasan bile onların huzurunda ve gıyabında tazarru ve mahviyet göster. Onlara karşı gelme necasetinden, istiğfar ve teslimiyet suyuyla temizlen. Özür beyan ederek zînetlen ve şunu bil ki, hepsi elde edilemeyen şeyin hepsi terkedilmez.
    Naklolunur ki, Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretleri Kasr-ı Ârifan'da bir mescidin inşasında başı üstünde taş taşırdı ve: "Senin işini can u gönülden yaparım. Nasıl olur da yapmam ki! Senin yükünü başım üstünde taşırım. Nasıl olur da taşımam ki!" beytini terennüm ediyordu.
    Hâce Hazretleri burada Rasûl-i Ekrem Efendimizin Hendek savaşındaki hareketlerine ve ashab-ı kiramının izlerine tâbi olmuşlardır. Bilindiği gibi onun yolu Rasûlullah'ın ve ashabının yoludur. Onun yolunda hizmet en büyük seadettir.
    Reşehât'da naklolunur ki: "Zamanın büyüklererinden olan Şeyh Nureddin Buhârâ'da vefat edince Hâce Nakşbend hazretleri şeyhin yakınlarına taziyede bulunmaya gitti. Onlar yüksek sesle ağlıyorlardı. Oraya gelenler bundan rahatsız olmuşlardı. Onları yüksek sesle feryad etmekten nemetmelerine rağmen herbirisi bir şey söyledi, Hâce Hazretlerinin sözünü tutmadılar. Hâce Hazretleri de: "Benim ecelim geldiği zaman size ölümün yolunu öğretirim" dedi.
    Mevlânâ Muhammed der ki: "Bunu iyice merak ettim. Hâce Hazretleri son hastalığında iken evinden çıkıp ribata gitti. Halvette oturdu. Yakın ihvanı da yanında idiler. Hâce hazretleri etrafındakilerin yüzlerine fazla bakmadan onlara şefkatli olmalarını tavsiye ediyordu. Son nefesinde ellerini uzun bir müddet kaldırdı, dua etti. Duasını tamamlayıp ellerini yüzüne sürdü. Sonra âhiret yurduna intikal ettiler."
    Hâce Ubeydullah Ahrar, Hâce Alâeddin Attar'dan nakleder; Hâce Alâeddin diyor ki: "Hâce Bahâeddin Nakşbend hazretleri son nefeslerinde iken yanında bulunuyordum. Bakışları bana ilişti. "Ya Alâeddin! Yemek sofrasını koy, yemek ye!" buyurdular. Emirlerini tutmuş olmak için ya bir lokma yedim, ya iki lokma. Gözlerini kapattı. Sonra açıp dört defa: "Yemek ye!" buyurdular. Oradakiler, "Acaba Hâce hazretleri müridleri terbiye için yerine kimi bırakacak?" diye gönüllerinden geçiriyorlardı. Hâce hazretleri firaset buyurup:
    - Şu vaktimde gönlümü karıştırmayınız! Bu iş benim elimde değildir. Allah Teâlâ kimi tayin ederse sizin terbiyenizle o meşgul olur!" buyurdular.
    Hâce Ali der ki: "Hâce Nakşbend hazretleri bana kabrini kazmamı emir buyurdular, işimi bitirip huzurlarına geldim. Acaba Hâce hazretleri yerine kimi bırakacak? diye meşgul oluyordum. Firasetle: "Hicaza yolculuk yaparken dediğimi derim: Bana kavuşmak isteyen Hâce Muhammed Pârisa'ya kavuşsun! dedi ve âhirete intikal eyledi. Rahatsızlığının ikinci günüydü.
    Hâce Alâeddin Attar anlatır: "Hâce Hazretleri son nefeslerinde iken Yasin suresini okumaya başladım. Surenin yarısına gelince öyle nurlar zuhur etti ki tahammül edemeyip okumayı bıraktım. Kelime-i tevhidle meşgul olmaya başladım. Biraz sonra son nefeslerini verdiler.
    Yediyüz doksan bir senesi Rebiulevvel ayının onüçüncü günü ve pazartesi gecesi idi. Allah Teâlâ hazretleri bütün din kardeşlerimizi feyzinden ve şefaatlerinden mahrum etmesin, amin

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş