1873 yılında Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Seyalkat kentinde doğdu. Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne babanın oğludur. Babası Muhammed Nur, çok muttaki birisi olarak hem din, hem de dünya işleriyle meşgul olurdu. İkbal çocukluğundaki ilk eğitimini evinde babasından aldı. Daha sonra Kur'an-ı Kerim'i okumak için medreseye gitti ve büyük bir kısmını ezberledi. Bu merhaleden sonra babasının arkadaşı Mir Hüseyin'in görev yaptığı bir okula gitti. Mir Hüseyin Arapça ve Farsça hocası olarak

Bu konu 1906 kez görüntülendi 4 yorum aldı ...
Muhammed İkbal 1906 Reviews

    Konuyu değerlendir: Muhammed İkbal

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1906 kez incelendi.

  1. #1
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart Muhammed İkbal

    1873 yılında Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Seyalkat kentinde doğdu. Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne babanın oğludur. Babası Muhammed Nur, çok muttaki birisi olarak hem din, hem de dünya işleriyle meşgul olurdu.

    İkbal çocukluğundaki ilk eğitimini evinde babasından aldı. Daha sonra Kur'an-ı Kerim'i okumak için medreseye gitti ve büyük bir kısmını ezberledi. Bu merhaleden sonra babasının arkadaşı Mir Hüseyin'in görev yaptığı bir okula gitti. Mir Hüseyin Arapça ve Farsça hocası olarak İkbal'e İslâmi edebiyatı sevdirdi. Burayı bitirdikten sonra Pencap eyaletinin başkenti Lahor'a giden Muhammed İkbal, orada hükümete ait bir okula girdi.

    Zaten Lahor bir çok lisenin bulunduğu bir şehirdi. Burada felsefe ve İngilizceden öğretmenlik diploması alan İkbal, Lahor'da doğu dilleri fakül-
    tesine hoca olarak tayin edildi. İşte Muhammed İkbal bu devrede şiir yazmaya başlayarak yavaş yavaş ismini duyurdu.

    1905 de Londra'daki Chambrich Üniversitesi’ne girmek için İngiltere'ye giti. İkbal, oradan felsefe ve iktisat bölümünü üstün bir derece ile bitirerek mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kaldı. İkbal, burada Arap dili ve edebiyâtı fakültesinde hocalık yapıyordu. Bu sırada bir taraftan da çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Bu konferansları onun Londra'da çok tanınmasına sebep olmuştu.

    Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi’nde felsefe dalında doktora yaptı. 1908’de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar, onu büyük bir coşkuyla karşılandı.

    İkbal, Hindistan'daki çalışma hayatına avukat olarak başladı. Daha sonra Lahor'da hükümete ait bir okulda, Arap dili ve edebiyatı bölümünde hocalığa başladı bilahare ayrıldı.

    Hocalık görevinden istifa edişinin sebebi kendisine sorulduğunda cevaben: "İngilizlere hizmet etmek zordur. Ben istediğimi insanlara anlatamıyordum. Şimdi ise hürüm, dilediğimi söyler ve dilediğimi yaparım" diyordu.

    Hükümetteki bu resmi görevinden istifa etmesine rağmen, hiç bir zaman eğitim ve öğretim işlerinden geri kalmamıştı. Devamlı olarak Lahor'daki İslâm akademisiyle irtibat halinde olan İkbal orada dersler verirken, çeşitli üniversitelerde de ilmi konferanslar veriyordu. Bu arada Afgan hükümetinin daveti üzerine Afgan eğitim komisyonuna da iştirak etmişti.

    Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında büyük tesiri olmuştu. 1926’da Pencap eyaletinden Hukuk Komisyonuna seçildi.
    1930’da Pakistan devletinin kuruluşu konusunda kendisine has görüşüyle insanların huzuruna çıkan İkbal, Hindistan'ın bölünmesinin din, ırk ve dil esasına göre taksimini öngörüyordu. O zaman bu görüşünü daha sonra Pakistan devlet başkanı olacak olan Muhammed Ali Cinnah'a anlatırken, şiir ve konuşmalarında bu düşüncesine oldukça fazla yer vermişti. Daha sonra 1932 de Londra'da anayasa hazırlamak için oluşturulan ve çok uzun münakaşalara sahne olan kongreye katılan İkbal, o sırada şiddetli ve uzun sürecek bir hastalığa yakalanır. Doktorların gayretlerine rağmen bir türlü iyileşmeyen İkbal ölümü tebessüm ve rıza ile karşılayarak 1938’de öldü.

    İşte bu sıralarda İkbal ölümle ilgili olan şu şiirini yazmıştı:

    “Ölümü ve acıyı mutluluk ile karşılamak
    Müminin alametlerindendir.”

    HAKKINDA YAZILANLAR

    1.Muhammed İkbal
    Hayatı / Sanatı / Mücadelesi
    Selahaddin Yaşar
    YeniAsya Yayınları / Biyografiler Dizisi


    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Muhammed İkbal

          Kategori: Tasavvuf

          Konuyu Baslatan: Vuslata Hasret

          Cevaplar: 4

          Görüntüleme: 1906


  2. #2
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart Muhammed İkbal Rüyası..

    Siz hiç Sevr’e karşı başka bir ülkede milyonlarca insanın bütün varlıklarını feda edip, evlerini, yurtlarını terk ederek, yalınayak yollara düşerek karşı çıktığını işitmiş miydiniz? Pakistan da onlardan biriydi. Milli Mücadele’mizde kendi çaresizliklerine rağmen yemeyip içmeyip gönderebildikleri ianelerle bizi hiç yalnız bırakmadıkları da hafızalarımızdadır. O günlerin halet-i ruhiyesini destansı bir şekilde bize aktaran bir başka kayıt sahibi de şair Muhammed İkbal’dir. Lahor’da binlerce kişinin katıldığı bir Osmanlı gündemli toplantıda dudaklarından şu sözler dökülür: “Bu dünyadan göçmüştüm. Melekler beni rahmet ayetinin sahibi Hz. Peygamber’in huzuruna çıkardılar. Hz. Peygamber buyurdu: ‘Ey Hicaz bahçesinin bülbülü, senin her goncan senin terennümünün ateşi ile ısındı, senin gönlün aşk şarabıyla coşkundur. Senin coşkunluğun Allah’a secde ve niyazda bulunmaktır. Dünyanın alçaklığından göklere doğru uçtuğun zaman melekler sana yüksekliğin sırrını öğrettiler. Cihan bahçesinden çıkıp bana bir koku gibi yaklaştın, söyle bana ne gibi bir hediye getirdin.’ dedi. ‘Ya Muhammed (sas) varlık aleminde binlerce gül, lale var; ama ne renk ne de koku hepsi vefasızdır. Yalnız bir şey getirdim; bir şişe kan ki eşi yoktur cennette bile. Bu senin ümmetinin namusu, vicdanıdır. Bu, şehid Mehmetçiğin kanıdır.’ dedim.”

    O İkbal’in, o ‘fakir kadın’ın halkı şimdi bizden bekliyor aynı duyguyu. Tıpkı Mevlana Muhammed Ali’nin yazdığı gibi, bu acıyı en iyi biz hissederiz. Bu rahmet ve mağfiret ayında dualarımızda, iftar sofralarımızda onlarla beraber olmak vaktidir. Şimdi bizim de tarihe onlar gibi bir kardeşlik ve vefa sahifesi daha kaydetme zamanıdır. Şimdi Ramazan gibi Ramazan zamanıdır.

    Prof.Dr. Azmi ÖZCAN
    Bilecik Üniversitesi Rektörü

    [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekmektedir. Üye Olmak İçin Tıklayın...]

  3. #3
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart Muhammed İkbalin şiirleri.

    Kurtuba Camii

    Gece ile gündüz zinciri, hadiselerin görünüş tablosudur,
    Gece ile gündüz zinciri, hayat ile ölümün aslıdır.

    Gece ile gündüz zinciri iki renkli ipek ipliğidir sanki,
    Bunlardan örer zat-ı ilahî kendi sıfatlarının elbisesini.

    Ezel sazının tellerinden çıkan feryattır gece ile gündüz zinciri,
    Bunlarla yapmakta Allah teala tiz ve pes perdelerini.

    Bu beni de seni de kontrol etmektedir,
    Gece ve gündüz zinciri, kâinatın sarrafıdır.


    Çev.Yusuf Salih Karaca

    Senin ayarın düşük, benim de ayarım bozuksa eğer;
    Ölüm senin fermanındır, benim de fermanımdır.

    Allah’ım, senin gece ile gündüzünün aslı astarı nedir?
    Gecesi ve gündüzü olan bir zaman akışı değil midir? ..

    Geçicidir sanatın da tekniğin de bütün harikaları,
    Yoktur, yoktur dünya işlerinin kalıcılıkları.

    Her şeyin önü de sonu da zahiri de batını da fânidir,
    Yapılan eski de olsa yeni de olsa son durağı yine fâniliktir.

    Buna rağmen Allah dostlarının eseri olan eşyada,
    Bir ölümsüzlük bir ebedîlik vardır adeta!

    Allah dostlarının her işinin olgunluğa gidişi aşktandır.
    Aşk hayatın ta kendisidir, ölüm ona haramdır.

    Gerçi zamanın akışı pek hızlıdır her şeyi silip götürmektedir;
    Ama aşkın kendisi diğer selleri durduran bir büyük seldir.

    Aşk takviminde geçip giden asırlardan,
    Başka zaman mefhumları da vardır adı olmayan!

    Aşk Cebrail’in nefesi, aşk Mustafa’nın kalbidir,
    Aşk Allah’ın kelâmı, aşk Allah’ın Peygamberidir! ..

    Topraktan olan insan aşkın cezbesinden canlıdır,
    Aşk katıksız bir şarap, aşk cömert bir şarap bardağıdır!

    Aşk Kâbe’nin fakihi, aşk orduların önderidir,
    Aşk binlerce uğrak yeri olan bir gezgindir.

    Hayat sazından gelen nağme aşk mızrabının vuruşundandır,
    Hayatın nuru saadeti aşktan, ateşi alemi yine aşktandır.

    Ey Kurtuba Camii senin varlığın aşktandır,
    Aşk büsbütün devamlılıktır, onda fânilik yoktur.

    Renk ya da taş tuğla, saz ya da kelime ve ses olsun hepsi bir,
    Sanatın harikalığı ciğer kanından meydana gelmesidir! .

    Ciğer kanıyla taş sütunları gönül olur,
    Ciğer kanından ses yanış, neşe ve nağme olur.

    Ey Kurtuba! fezan gönül açıcı, şiirim göğüs yakıcıdır,
    Senden gönüllere huzur, benden de heyecan ve yanış vardır.

    Arş-ı Alâ’dan daha kısa değildir, insanoğlunun göğsü imanla dolarsa;
    Her ne kadar bu topraktan yaratık gök kubbe ile bağlanmışsa da! ..

    Melekler daima secdede bulunuyorlarsa ne var sanki?
    Onların nasiblerinde secdelerin yanış ve yakılışları yok ki!

    Hintli bir kâfirim, aşkıma ve cezbeme bak benim,
    Salât ve selâma durmuştur kalbim ve dilim!

    Aşk dilimdedir benim, aşk üflediğim ney’imdedir benim,
    «Allah hu» nağmesi kanımda, damarımdadır benim.

    Ey Kurtuba! Güzelliğin ve azametin kahraman bir insanın âlametidir,
    Sen güzel ve azametlisin, seni yapan da güzel ve azametlidir.

    Senin mimarin ebedî, sütunların sayısızdır,
    Sanki Şam yaylasında hurma ormanı gibidir.

    Senin çatı ve kapına Sina çölünün ışığı vurmuştur sanki,
    Yüksek ve güzel minaren Cebrail’in tecelli yeridir sanki.

    İslâm milleti hiçbir zaman yok olmayacaktır,
    Çünkü ezanlarında Musa ile İbrahim’in sırrı tecelli etmektedir.

    Onun vatanı sınırsız, bütün dünya onun ufku gediksizdir,
    Denizin dalgaları Dicle, Nil ve Dinyeper nehirleridir.

    Ne hayret vericiydi o müslümanların devri;
    Medeniyetleri inanılması güç bir efsane gibiydi.

    Köhne devirlere göç emrini verdiler.
    Manevî zevk sahiplerine neşe cezbe vermiştiler.

    Ve aşkın savaş meydanlarında onlar müthiş süvarilerdi,
    Onların şarapları tertemiz, kılıçları çok keskindi.

    Zırhları da «la ilahe illallah» olan erlerdi.
    Kılıçların gölgesinde sığınakları yine tevhid idi.

    Ey Kurtuba! sırrı seninle aşikâr olmuştu mü’min’in,
    Gündüzlerinin vecd, geceleri yanış ve yakılış dolu olduğunu gösterdin!

    Yüksek olduğunu makamının, ulvî olduğunu hayalini,
    Aşkını, neşesini naz ve niyazını sen gösterdin.

    Allah dostlarının eli, Allah’ın elidir;
    İş becerir iş yapar işi halleder ve galip gelir.

    İlahî sıfatları kuşanan kul, insan görünüşlü melektir,
    İki dünyada da kimseye minnet etmez, tok gönüllüdür.

    Arzuları azdır onun, gayeleri çok yüksektir,
    Bakışları gönül okşayıcı, tavırları büyüleyicidir.

    Onun konuşması sıcak kanlı, hakkı arayışta heyecanlıdır,
    Sohbet meclisinde de savaş meydanında da mü’min iyi kalbli ve iffetlidir.

    Allah ehlinin gerçek imanı, Hakk’ın bu dünyaya aksedişidir,
    Yoksa bu dünya bir efsane, vehim ve sahte oluştan ibarettir.

    Mü’min kul, aklın uğrak yeri aşkın ta kendisidir,
    Kâinat dizisinde meclisin ateşi ve hareketidir.

    Ey Kurtuba Camii! Sanat âşıklarının Kâbe’si, İslâm’ın azâmetisin,
    Endülüs toprağı harem mertebesine çıkmıştır varlığınla senin! ..

    Eğer yeryüzünde varsa bir benzerin,
    Müslümanın kalbindedir o da bulunamaz başka yerde eşin.

    Ah! O hak yolcularına; Asil İslâm izindeydiler,
    Onun yüce ahlâkının, doğruluğunun ve imanının örneği idiler.

    Şu sade hakikati ortaya koymuştur onların hükümdarlığı;
    Krallık değil fakirliktir, gönül ehlinin saltanatı.

    Doğuyu ve batıyı onların görüşleri terbiye etmiştir,
    Avrupa’nın karanlık çağında onların aklı yol göstermiştir.

    Bugün bile İspanyalılar onların kanının geliştirdiğindendir,
    Hoş gönüllü tatlı hareketli açık ve temiz kimselerdir.

    Bugün bile o memlekette ahu gözlüler pek çoktur,
    Ve gözlerin okları bugün bile tam yüreğe dokunur! ..

    Endülüs’ün havasında hâlâ Yemen’in kokusu var,
    Onun şarkılarında hâlâ Hicaz ahengi var!

    Ey Kurtuba! Yıldızlara göre senin zeminin gök kubbe gibidir,
    Binlerce ah! ki asırlardır senin fezan ezansız beklemektedir.

    İslâm’ı tekrar buraya getirecek aşkın tufan gibi ordusu sert canlı,
    Hangi duraklarda, hangi konaktadır, nerede kaldı? ..

    Almanya dinde reform hareketini, inkılâbını gördü,
    İnkılâp ki köhne devrin bütün izlerini silip süpürdü...

    Hıristiyanların papasının günahsız olduğu iddiası çürütüldü;
    Bu çok nazik fikir gemisi aldı yürüdü.

    Fransa’nın da gözü o müthiş inkılâbı gördü,
    O inkılâp ki Avrupa dünyasını başka bir çehreye döndürdü.

    Gelişen İtalyanlar da köhne fikirlere tapmaktan vazgeçti,
    Yenilik lezzetinden o da tekrar gençleşti.

    Müslüman ruhunda bugün o devrimlerin dalgalanması vardır,
    Lisan izah edemez; bu Allah’ın bir sırrıdır.

    Denizde tufan kopmak üzere derinliklerden ne çıkacak bakalım,
    Gök rengini değiştirecek mi, bekleyip anlayalım!

    Dağ yamaçlarında bulut gurubun kurnazlığına boğulmuş,
    Güneş sanki Bedahşan yakutundan bir yığın alev koymuş.

    Köylü kızın şarkısı sade ve yıkıcıdır,
    Gençlik devri gönül gemisi için bir sel gibidir.

    Ey Kurtuba’nın önünden akıp giden Kebîr Irmağı, kenarında senin,
    (İkbal diye) Biri oturmuş rüyasını görmektedir bir başka devrin.

    İstikbal henüz mukadderat perdesi altında gizlidir,
    Gözlerimin önünde onun seheri perdesizdir.

    Eğer fikirlerimin üzerinden perdeyi kaldırırsam görülecektir,
    Avrupa benim kehanetlerime tahammül edemeyecektir.

    Kendisinde devrim olmayan hayat ölüm demektir,
    Milletlerin hayatı devrim çırpınışlarını gerektirir.

    Kendini kontrol edebilen her millet hayatta kalabilir,
    Kaza ve kader elinde keskin bir kılıç gibidir.

    Ciğer kanı olmadan her iş eksik ve bozuktur,
    Ciğer kanı olmadan şairlik de sevdaların en boşudur.

    Muhammed İkbal

  4. #4
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart

    DÖRTLÜK I
    Soruyorsun, göğsün içindeki gönül ne demek
    Soruna yanıtım şudur:
    Gönül aklın tutuşmasıdır ve acı çeken yürek
    Bunlarsız o sadece çamurdur


    Muhammed İKBAL
    Çeviri:
    Ataol BEHRAMOĞLU

    DÖRTLÜK II
    Nereli olduğumu soruyorsun bana
    Ben, ömrümce kendi içine kıvrılan adam;
    Başıboş bir dalgayım ki okyanusta
    Yokum, kendime kıvrılmasam


    Muhammed İKBAL
    Çeviri:
    Ataol BEHRAMOĞLU

    DÖRTLÜK'LER
    ***
    var olan soluktur senin göğsünde, gönül değildir
    nerde insanlığı devindirecek güç, o soluğunda değildir
    aş aklını aş ve ötesine geç, çünkü bu ışık
    yolu gösterir de varacağın yer değildir


    ***
    ben bu dünyada mıyım yoksa ayrı mıyım
    dünyayı gören biri miyim tepeden tırnağa dünya mıyım
    o tanrı kendi mekansızlığında sürekli durur
    yeter ki söyleyin artık bana: ben neredeyim


    ***
    benim toplumu fitilleyecek sevgilim nerede
    benim ışığım, her şeyi olduğum nerede
    derler ki, o yüreğin dipsiz kuyusundadır
    tanrı bilir, gövdemde, o yüreğin yeri nerede


    ***
    damarlarda akan o tükenmiştir artık
    o yürek o aşk da yitip gitmiştir artık
    namaz oruç hac kurban hepsi var da
    ama sen tanrısal aşk, bir sen yoksun artık


    ***
    zaman her zaman sürüp gitmektedir
    ama bil şunu gerçek tektir gerisi teranedir
    gören kimmiş bugünü gören kimmiş yarını
    senin zamanın yalnızca bugün süregidendir


    ***
    benlik gücü ile şu kalımlı dünyaya egemen ol
    rengin ve kokunun gizine erenlerden ol
    bir kıyın olsun, denizin kıyıya sarıldığı gibi
    ama kıyının kötülüklerinden eteğini sakınan ol


    Muhammed İKBAL
    Çeviri: Kenan HANOK




  5. #5
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    385
    Tecrübe Puanı
    522
    @Vuslata Hasret

    Standart Muhammed İkbal'in duası

    Muhammed İkbal'in duası
    Büyük İslam şairi ve mütefekkiri Muhammed İkbal'in (1873-1938) Bâl-i Cibril adlı eserindeki meşhur duası



    Allahım, lütfunla, kereminle bu milletin ağacı yeşildir,

    Senin kereminden bu millet bugün hâlâ yaşayabilmektedir!



    Allahım, İslam milletine kıpırdanış, silkiniş imkanı bağışla,

    Hz.Ali gönlü, Hz.Ebubekir sadakati ve ihlası bağışla!



    Bu ümmetin ciğerine Muhammed aşkının okunu sapla,

    Yeniden dünyaya hakim olma arzusu uyandır onlarda!



    Öyle ki, senin gök kubbende daima parlak kalsın yıldızlar,

    Senin dünyanda gecelerini ibadetle geçirenler selamette kalsınlar!



    İslam gencine ciğer ateşi İslam’a hizmet harareti lûtfet,

    Ona benim Peygamber aşkımı, derin görüşümü nasip et!



    Benim gemimi içinde bulunduğu girdaptan kurtar,

    Ona hızlı gitme gücü bağışla, yavaş gitmesinden kurtar!



    Allahım, ölme yaşama sırlarını öğret bana,

    Çünkü bütün bu kâinat senin ilmin içindedir daima.



    Uykusuz gözlerim senin için yaşlıdır.

    Senin için kalbimde dayanılmaz dertler saklıdır.



    Sabahlara kadar feryat ve niyazlarım senin için,

    Yalnızlığımda ve meclislerde yanıp yakılışlarım senin için.



    Heyecanlarım, arzularım, burkuluşlarım senin için.

    Umutlarım, aranmalarım hepsi, hepsi senin için.



    [Bâl-i Cibril’den

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş