Ehl-i Beyt kimdir? Kuran'dan önceki eski dünya kutsal tanrı-devletlerin dünyasıydı. Böylesi bir dünyada o tek kişilik varlığı ile "insana" yer yoktu. Dünya, yer ve gök tanrıları, tanrıların oğulları, temsilcileri, panteonları, kutsal hanedanları ve aileleri tarafında paylaşılmıştı.

Bu konu 1319 kez görüntülendi 6 yorum aldı ...
Ehl-i Beyt kimdir? 1319 Reviews

    Konuyu değerlendir: Ehl-i Beyt kimdir?

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 1319 kez incelendi.

  1. #1
    Doktor Amca - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    4.283
    Beğendikleri
    1.689
    Beğenileri
    1.232
    @Doktor Amca
    Tecrübe Puanı
    100

    Standart Ehl-i Beyt kimdir?

    Ehl-i Beyt kimdir?



    Kuran'dan önceki eski dünya kutsal tanrı-devletlerin dünyasıydı.

    Böylesi bir dünyada o tek kişilik varlığı ile "insana" yer yoktu.

    Dünya, yer ve gök tanrıları, tanrıların oğulları, temsilcileri, panteonları, kutsal hanedanları ve aileleri tarafında paylaşılmıştı.

    Kuran geldi "Allah birdir (ehad). Bölünmez bir bütündür (samed). Doğmamış ve doğurulmamıştır. Hiç bir şey O'na denk olamaz." dedi ve yeni bir çağ başlattı.

    Yer ve gök tanrılarının, tanrıların oğullarının, temsilcilerinin, kutsal hanedanların, ailelerin, tapınakların, din adamlarının önünde böcekler gibi yerlerde sürünen o tek kişilik varlığı ile "insanoğlu"nu tutup ayağa kaldırdı.

    "Ancak sana ibadet ederiz. Ancak senden yardım dileriz" sözleri, bu anlamda, Kuran'ın eski dünya tanrılarına, tanrı taslaklarına, oğullarına, temsilcilerine, kutsal hanedanlarına, ailelerine, oligarşilerine isyanı ifade eder.

    İnsanlık tarihinde yepyeni bir çağdır bu.

    İnsanoğlunu kendi özgür kişiliği ile yalnızca "Allah ile yürüyüşe" (seyr ilallah) çağıran insanca bir dünyaya geçiştir bu. Allah dış dünyada görünür somut bir "nesne" olmadığı için, sonuçta "Allah ile yürüyüş", bütün görkemi ile "insanın" ortaya çıkışı, kendi heva ve hevesinden bile azatlaşarak özgürleşmesi anlamına gelir.

    ***
    Ondört asır önce Kuran, baba kültünü kutsayan, feodal (aynı kabileye/aşirete/toprağa bağlı herkesi tek bir kimsenin malı sayan) bir dil, tarih ve coğrafya evrenine hitap etmişti.

    Bu coğrafyada "baba" kültü olanca ağırlığı ile hüküm sürmekteydi. Babaya dayalı, soydan devirli, aile büyüğünü yücelten, onu kutsamayı esas alan bir anlayış vardı. Bir tür "Arap patriarchi"si (Arap babaya/ataya dayalı, Arap baba/ata sülbünü kutsayan) toplumsal dokunun iliklerine sinmişti. Bundan geçinen 7-8 büyük kabile ağası ve tefeci bezirgan (Kabe çetesi) Mekke'ye hükmetmekteydi. Kâhinler ve din adamları da insanların ruhlarına nüfuz ederek bu anlayışı tahkim ediyordu.

    Böyle bir topluma Kuran "Rabbiniz Allah'tır" dedi. Rab, sözlük anlamı itibarîyle "Baba" demektir. Aramicenin bir lehçesini konuşan Hz. İsa da "Babamız (Rabbimiz) Allah'tır" demişti. Ancak bu, "Ben de O'nun oğluyum" anlamında değil, "O baba diye yücelttiklerinizin, oğul diye kutsadıklarınız hepsi sahtedir. Kutsanacak ve yüceltilecek yegâne varlık Allah'tır" anlamına geliyordu.

    Yani biyolojik değil teolojik bir izah yapıyordu.

    Yani Sami/Arami "patriarchi"sine isyan ediyordu. Allah'tan başka neyi yüceltiyorlarsa onu yıkıyor, yerine en yalın haliyle "Allah" inancını yerleştiriyordu.

    Baba kültünü yüceltiyorlarsa "Baba Allah'tır", göğe tapıyorlarsa "O gökteki Allah'tır" diyordu. İneğe tapıyorlarsa ineği yaratan Allah'tır, güneşe, yıldıza, aya tapıyorlarsa onları yaratan da Allah'tır, "Bunların hiç biri tanrı değil, tanrı bir ve bölünmez bir bütün halinde Allah'tır" demek istiyordu.

    Fakat İsa'nın bu söylemi pagan Roma iklimine girince biyolojik anlamda babaya dönüştü. Tanrı'nın gerçekten baba, İsa'nın da O'nun oğlu olduğunu sanmaya başladılar. Bu anlayış Roma'ya eski Mısır'dan geçmişti, Mısır'a da Mezopotamya'dan…

    Allah'ın nefesi, ruhu, canlılığı anlamına gelen "Ruhullah" tabirini, gerçekten Allah'ın bir parçası anlamında uknuma dönüştürdüler. Allah'ın yeryüzündeki sesi, söylemi, hitabı anlamına gelen "Kelimullah" tabirini, üçün üçü olarak teslise yordular. İlahi hitabın tabiatını pagan kafaları ile anlayamadılar. Tevhidi parça parça ettiler, "sözün" namusunu koruyamadılar, ne denmek istediğini kavrayamadılar.

    Böylece İsa'nın çığlığı bir kelebek gibi Roma'nın duvarlarına çarpıp yere düştü.

    ***
    Hz. Muhammed onu düştüğü yerden aldı, tekrar diriltti.

    Kuran, öncekilerin başına geleni bildiği için olsa gerek, Hz. Muhammed'i insanlığa şöyle tanıttı; "Muhammed adamlarınızdan birinin "babası" değildir. Fakat Allah'ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah'tır her şeyi hakkıyla bilen." (Ahzap;33/40)

    Arka plâna inersek, bu ayetin indiği dönemde "Zeyd, Muhammed'in evlâdı mı, evlâtlığı mı? Eski bir köle, seçkin bir Arap kızı ile (Zeynep binti Cahş) nasıl evlenebilir? Diyelim ki evlendi, onu nasıl boşamaya kalkar? Diyelim ki boşadı, bir peygamber onun boşadığı ile nasıl evlenebilir? Muhammed onun ve de bizim neyimiz olmaktadır?" türünden "sınıf ve köken farkı gözeterek ayrımcılık kokan" tartışmalar olmaktaydı.

    İşte bu ayetler bunlara cevap olarak geldi.

    Dikkat edilirse evlâtlık kurumunu düzenleyen ayetlerde savunulan kişinin Zeynep veya Hz. Peygamber'den ziyade, adının bizzat anılmasından da anlaşılacağı gibi Zeyd olduğu görülür.

    Hz. Peygamber'in onu Zeynep ile evlenmeye teşviki ile başlattığı reformcu girişim, Allah'ın onun boşadığı kadınla bu kez Hz. Peygamberi evlenmeye teşviki ile hitama erdiriliyor. Bunun o günkü toplumda geçerli olan "sosyal statü" anlayışı açısından anlamı sanıldığından çok daha büyüktür.

    Şöyle ki: Zeyd eski bir köle ve evlâtlıktır, dahası kabilesizdir. O günkü geçerli sosyal statü anlayışına göre kendini koruyacak bir kabilesi bile yoktur. Yani kimsesiz ve gariban birisidir. Böyleleri toplumda yalnız kalmaya mahkûm olmakta, hor ve hakir görülmektedir. Anne ve babalarının adı ile bile çağırılmamakta, aristokrat Arap kabilesine mensup bir kızla evlenmesi çok görülmekte, evlenmiş olsa bile boşama hakkı başına kakılmakta, boşandığında da onun boşadığı ile evlenmeyi "kabile gururu" kendine yedirememektedir. Bir nevi devşirme muamelesine tabi tutularak geçmişleri ve aile bağları tümden silinmek, yok edilmek istenmektedir…

    İşte bu durumda olan birisini; garipleri, yoksulları, mazlumları, mağdurları, mahrumları, âmâyı, körü, sağırı, özürlüyü, evlâtlıkları, toprağa gömülen kızları, alınıp satılan kadınları, köleleri vb. toplumda ne kadar garip ve kimsesiz, hakkı yenen, ekmeği elinden alınan varsa onu koruma ve kollamayı misyon edinmiş "kimsesizlerin kimsesi" Allah'ın kitabı ona sahip çıkmakta ve bizzat Zeyd diye adını vererek kendi "Peygamberini" onun boşadığı kadınla evlendirmektedir!

    İşte esas mesele budur.

    Yoksa aklı başka bir şeye basmayan kimi müfessirin sandığı gibi, Allah, peygamberinin gönlü dışarıda olmasın diye, sırf onu hoş tutmak için, gönlü kime kayarsa onu onsuz bırakmamak için hiç bir ayetten çekinmeyip vahiy indirmiş filan değildir. Bu, Kuran'ın ruhundan habersiz biçare ve sefilce bir yorumdur.

    Oysa Kuran bu mesele üzerinden, evlâtlık kurumunu cahiliye Araplarının anladığı şekilden çıkarmakta, yeni bir düzenlemeye tabi tutmakta ve bu bağlamda "Hz. Muhammed'in içlerinden kimi adamlardan/erkeklerden birisinin babası olmadığını" söylemekle de, (zımnen) onun üzerinden bir hanedanlık türetilemeyeceği, bir patriarchy (babaya dayalı, soydan devirli saltanat) kurulamayacağını anlatmak istenmektedir.

    Böyle bir şeyin önüne geçmek için de etrafında hanedanlık oluşturma ihtimali bulunan ev halkının (ehl-beyt) konumu ile Hz. Muhammed'in (s.a.v) tarihi misyonunun ne olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini ele almakta ve bu cümleden olarak "Muhammed içinizdeki adamlardan/erkeklerden birisinin babası değildir, bilakis "Allah'ın elçisi" ve sonuçta (netice itibarîyle, hitamen/hatemen) peygamberlerin sonuncusudur, hepsi bu! Başka yönlere çekip ondan bir hanedanlık çıkarmaya, baba kültü türetmeye, kendisini ve ailesini kutsamaya kalkışmayın" mesajı vermektedir.



    Konu Bilgileri       Kaynak: www.azeribalasi.com

          Konu: Ehl-i Beyt kimdir?

          Kategori: Ehlibeyt

          Konuyu Baslatan: Doktor Amca

          Cevaplar: 6

          Görüntüleme: 1319


  2. #2
    GaRaGaN
    GaRaGaN - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    Eline Emeğine Sağlık...

  3. #3
    Gara Lele
    Gara Lele - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)

    Standart

    paylaşım için teşekkürler

  4. #4
    Dygsuz - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    10.863
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    475
    @Dygsuz
    Tecrübe Puanı
    790

    Standart

    Son yıllarda kitaplarla sınırl olan bu değerli bilgileri tv lerde de izler olduk,bu bilgilerin elbette genele yayılması en uygun yol ve sevindirici bir olay.Her yönü ile dini ve inançları tanımak tanıtmak gerek.Emeklerine sağlık Dr. Emmi.

  5. #5
    gonul gull - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    30.07.08
    Mesajlar
    447
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    13
    @gonul gull
    Tecrübe Puanı
    359

    Standart

    çok değerli bir paylaşım.bizki hala din dil ırk ayrımı yapip bizden olmayana salak kör topal kara beyaz diyoruz.teşekkür ederim doktor amca.keşke kul hakkının ehemmiyetini anlayacak kadar ince düşünebilsek.

  6. #6
    seyyid - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    26.09.08
    Yaş
    33
    Mesajlar
    5
    Beğendikleri
    0
    Beğenileri
    0
    @seyyid
    Tecrübe Puanı
    0

    Standart

    emeğine sağlık kardeş allah razı olsun

  7. #7
    Vuslata Hasret - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    12.10.09
    Mesajlar
    8.992
    Beğendikleri
    63
    Beğenileri
    383
    @Vuslata Hasret
    Tecrübe Puanı
    518

    Standart

    EHL-İ BEYT KİMDİR?

    Ehl-i Beyt, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin ailesi ve evlâtlarıdır. Mü’minlerin anneleri, Hz. Fatıma, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm), Ehl-i Beytin şerefli ferdleridir.( Râzî, Tefsir-i Kebir, XXV, 181)

    Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şerefli nesebi Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin vasıtasıyla devam ettiği için, onların kıyamete kadar gelecek olan evlâtları da Ehl-i Beyt’in birer parçasıdır Onları sevmek her mü’minin vazifesidir. Bu sevgi çok şerefli ve gereklidir. Kalbinde azıcık Ehl-i Beyt sevgisi bulunmayan kimse, Hz. Rasûlullah’ın sevgisinde yalancıdır.

    Aşağıda vereceğimiz ayet ve hadislerde görüleceği üzere, Hz. Rasûlullah’ın kendisine tâbi olan amcaları ve onların çocukları da Ehl-i Beyt’ten sayılmıştır.( Bkz:Ibn Atıyye, el-Muharraru’l-Veciz, IV, 384. (Beyrut, 1993))

    Allah Teâlâ, Hz. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in ehl-i beytini bizzat Kur’an’da zikretmiş ve onlara şu şekilde iltifatta bulunmuştur:

    “Ey Peygamber hanımları! Namazı kılın, zekâtı verin; Allah’a ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzab/33)

    Ümmü Seleme validemiz (r. anha) demiştir ki: “Bu âyet-i kerime benim evimde indi. Hz Rasûlullah (s.a.v) Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin’i çağırdı. Onları Hayber yapımı geniş bir elbisenin altına topladı, kendisi de içine girdi ve:
    “İşte bunlar benim ehl-i beytimdir” buyurdu. Sonra inen ayet-i kerimeyi okudu ve:

    “Allahım! Onlardan kötülükleri gider. Onları tertemiz et!” diye duâ etti. Ben: “Yâ Rasûlellah, ben Ehl-i Beytten değil miyim? dedim.” Hz. Rasûlullah (s.a.v),
    “Sen benim ehlimsin. Sen zaten hayır içindesin” buyurdu.( Taberî, Câmiü’l-Beyân, Cüz:XXII, Shf:7; Ibnu Kesir, Tefsir, VI, 412-413.)

    Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz, Ashâb-ı kirâmı ve ümmetim Ehl-i Beyt’in hukunu iyi koruma konusunda şiddetle uyarmıştır:

    Zeyd b. Erkam (r.a) anlatıyor: Allah Rasûlü (s.a.v), Mekke ile Medine arasında Hummen denilen suyun başında bir hutbe verdi. Allah’a hamd, sena ve zikirden sonra şöyle buyurdu:

    “Ey insanlar! Dikkat ediniz; ben bir beşerim. Rabbimin ölüm elçisinin gelmesi ve benim ona icabet edip aranızdan gitmem yakındır. Sizlere hukuku ağır iki kıymetli emanet bırakıyorum. Birincisi Allah’ın Kitabı’dır. Onda nur ve hidayet vardır. Allah’ın Kitabına sımsıkı sarılın. Onunla meşgul olun, onu öğrenin, öğretin; hükümlerini anlayın. İkinci emanet Ehl-i beytimdir. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. Ehl-i Beytim hakkında Allah’tan korkmanızı hatırlatırım. ” Zeyd b. Erkam’ı dinleyenler arasında bulunan Husayn b. Sebre,

    “Ey Zeyd, Rasûlullah’ın (s.a.v) zevceleri de Ehl-i Beytten midir?” diye sordu, Zeyd (r.a),

    “Tabi ki Efendimizin hanımları da Ehl-i Beyttendir. Fakat Rasûlullah’ın (s.a.v) haklarının korunmasını istediği Ehl-i Beyt, kendilerine sadakanın haram olduğu kimselerdir” dedi. Husayn,

    “Onlar kimdir?” diye sorunca Zeyd b. Erkam (r.a),

    “Ali’nin ailesi, Akîl’in ailesi, Cafer ve Abbas’ın âilesidir” dedi. Husayn,

    “Bunlara sadaka haram mıdır?” diye sorunca, Zeyd (r.a),

    “Evet” dedi. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 36; Nesâî, Sünen-i Kübrâ, Menâkıb, 9.)

    Âlimlerin ekseriyetine göre Ehl-i Beyt, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şerefli aileleri, kızı Hz. Fâtıma, damadı Hz. Ali, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (r.anhüm) ve kıyamete kadar oların sulbünden gelen zürriyetleridir. Yani Hz. Hüseyin’in torunları olan seyitler ve Hz. Hasan’ın torunları olan şerifler Ehl-i Beyt’in günümüzdeki şerefli mensuplarıdır. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in şerefli nesli, kıyamete kadar hiç kesilmeyecektir.

    Hz. Hüseyin’in (r.a) oğlu Ali Zeynelâbidîn (rah), babası Hz. Hüseyin’in şehid edilmesinden sonra, Şamlılar tarafından esir edilerek Dımeşk’a getirildi. Onu böyle gören zalim bir Şamlı: “Sizin kökünüzü kazıyan ve fitnenin başını kesen Allah’a hamdolsun!” diye, güya onların fitne başı olduğunu ima etmeye çalıştı. Zeynelâbidîn (rah), adama,

    “Sen Kur’an’ı okudun mu?” diye sordu, adam,

    “Evet, okudum” dedi. Zeynelâbidîn (rah),

    “Sen, Allah Teâlâ’nın, “Resûlüm, onlara de ki: ‘Ben bu davetime karşılık olarak sizden bir karşılık ve ücret beklemiyorum; sadece yakınlarıma sevgi göstermenizi istiyorum’ (Şûrâ/23)
    âyetini okumadın mı?” diye sordu. Adam,

    “Bu ayette sevilmesi emredilen yakınlar siz misiniz?” diye sorunca, İmam, “Evet, onlar biziz” dedi.( Taberî, Cüz:XXV, Shf:33 (Beyrut, 1995); Suyûtî, ed-Dürrü’1-Monsûr, VII, 348)



    Bir gün İmam Azâm (rah) hocası İmam Cafer es-Sadık hazretlerinden ilim ve hadis dinlemeye gelmişti. Hocası elinde bir asa ile çıkageldi. İmam Azam (rah), “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, siz henüz asaya ihtiyaç duyacak bir yaşta değilsiniz” dedi. Cafer es-Sâdık (rah),

    “Evet dediğin gibidir, fakat bu elimdeki asa Hz. Rasûlullah’ın asasıdır; onu bereket için yanımda taşıyorum” dedi. İmam Azam (rah), hemen ileri atılıp bastona sarıldı ve, “Ey Rasûlullah’ın evlâdı, müsaade buyurun, onu öpeyim” dedi. Cafer es-Sâdık (rah) hemen kolunu açtı ve İmam Azam’a göstererek:

    “Vallahi sen bilirsin ki bu ten Hz. Peygamber’in hücrelerini taşıyan bir tendir ve şu gördüğün kıllar da onun kılındandır. Onu öpmüyorsun da asayı öpmek istiyorsun!” dedi. Bununla, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in zürriyetinin Hz. Peygamber’in (s.a.v) bir parçası olduklarını hatırlattı (Bkz: Muhammed Besyûnî, es-Seyyidc Fâtımatu’z-Zehrâ, 37.
    Ezan Oldum Dinmedim.Bayrak Oldum İnmedim. Şehit Oldum Ölmedim.Adım Müslüman Soyadım Türk Benim

Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajinizi Degistirme Yetkiniz Yok
  •  

Giriş

Facebook Baglan Giriş