PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ulusal Dilde Eğitim



Aylin's
19.04.10, 21:24
Semih Bilgen
ODTÜ Öğretim Üyesi

Bu yazıda, önce düşünce ile dilin ilişkileri kısaca anımsatılacak, ulusal dilin önemi vurgulanacak, daha sonra da herhangi bir dilin, ve bu arada Türkçe’nin bilim dili olmasının anlamı üzerinde durulacaktır.

Düşünce ve Dil
18. yüzyılın büyük aydınlanma filozofu Immanuel Kant, şöyle diyor:
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır...
Sapere aude! (Düşünmeyi bil; düşünmekten korkma!)
Aklını kendin kullanmak cesaretini göster.”
(Aktaran: M.Sadık Aslankara, Adam Sanat, Mart 2001, s.89)

Aydınlanma, insanın tebaa olmaktan, kul olmaktan vatandaş olmaya, birey olmaya yöneldiği süreçtir.
Birey olmak ise bağımsız düşünebilmekle, Kant’ın dediği gibi insanın kendi aklını kullanma cesaretini gösterip sorumluluğunu üstlenmesiyle gerçekleşebilir.

Dil ile düşünce arasındaki ilişki çeşitli düşünürler ve bilim insanlarınca enine boyuna irdelenmiştir. Ben ancak benim dilimle düşünebilirim. Bu şu demektir: düşünürken ve iletişim kurarken kullandığım dil beni oluşturur. Başkasının diliyle düşünmeye çalışmak, doğrudan doğruya o başkasının düşünce çerçevesini, düşünce altyapısını benimsemek anlamına gelir. Bağımsız düşünce, bağımsız dil olmadan olmaz.

Bağımsız düşünce, bireyin kendi aklıyla doğruyu aramasıdır. Bireyin kendi kendini oluşturmasıdır. Elbette çevre koşullarınca, ekonomik koşullarca, fiziksel ve toplumsal koşullarca belirlenen çerçeve içinde yapacağı özgür seçimler, bireyin kendi kendini oluşturması anlamına gelir.

Dil, düşüncenin altyapısıdır. İnsan, bir dile sahip olmadan birey olamaz. Dili olmayan düşünemez, iletişim kuramaz. Dil, birey olmanın da koşuludur.

Ulusal Dilin Önemi
Dil, öte yandan, ulusal birliğinin en önemli altyapılarından biridir. Yine 18. yüzyılın aydınlanma hareketine koşuk olarak gelişen uluslaşma süreçlerinde dil birliğinin yeri geniş biçimde irdelenmiş bulunmaktadır. Günümüzde de küreselleşme bunalımları arasında ulusların varlık ve kimliklerinin değişmekte olduğu, ancak dil öğesinin toplumların ekonomik ve politik güçlerini ayakta tutan temellerin başında geldiği birçok yazar tarafından dile getirilmektedir (ör. bkz. A-M. Thiesse, Ulusal Kimliğin Keşfi, Le Monde Diplomatique, Haziran 1999). Toplumların önce politik ve sonra ekonomik yönden ufalanarak dev ekonomilerin çizmeleri altında ezilmelerinde, kültürel ufalanmanın ve onun da çekirdeğinde dilsel ufalanmanın yer aldığı birçok örnekte ortaya çıkmaktadır.

Bugün dünyadaki birçok ulus, çok sayıda yerel dilin konuşulduğu coğrafyalar üzerinde yer almaktadır. Çin, Rusya, ABD, Fransa, İspanya birden fazla yerel dilin konuşulduğu, eğitiminin yapıldığı, o dillere dayalı kültürlerin korunup geliştirildiği, ancak ulusal dilin temel niteliğinde asla ödün verilmeyen ülkeler arasındadır. Bu ülkelerde çeşitli halk kesimlerinin anadillerini incelemeye, geliştirmeye yönelik akademik kuruluşlar, enstitüler vardır; o dillerde eğitim veren, o dillere dayalı kültürleri canlı tutmayı, geliştirmeyi hedefleyen çalışmalar desteklenmektedir. Ancak, bunun yanısıra, bütün bu ülkelerde, ulusal dil, ulusal kimliğin olmazsa olmaz bir öğesi olarak günlük yaşamda, resmi işlemlerde ve ulusal kültürü oluşturuan her düzeydeki etkinlikte kullanılmakta, korunmakta ve geliştirilmektedir. Bir ülkenin vatandaşları, o ülkenin ulusal dilinde yetkinleşmezlerse bu, başta doğrudan doğruya o vatandaşların yaşam alanlarının kısıtlanmasına, ardından da o ülkenin dilsel, kültürel, politik ve ekonomik yönden ufalanarak yok olmasına yok açar. Ulusal dillerin korunması sorunsalı, doğrudan doğruya ulusal ekonomilerin ve insan refahının korunması sorunsalından ayrılamaz. Örneğin Fransa Akademisi, Fransız dilinin dünya çapında saygın konumunu korumak ve geliştirmek için her türlü çabayı gösterirken, ulusal ölçekte de dilin yabancı diller saldırılarına karşı korunması görevini üstlenmiş bulunmaktadır.

Bugün dünyadaki bütün diller, birkaç “dev” dilin saldırısı altındadır. Başta İngilizce olmak üzere, uluslararası ekonomik, bilimsel ve teknolojik etkinliklerde yaygın biçimde kullanılan diller, yalnızca yerel dilleri değil, ulusal dilleri de yokolma tehlikesiyle karşı karşıya getirmiş bulunmaktadır. 2001 yılı içinde bir Brezilya gazetesinin başyazarı, artık yazılarını o güne kadar kullandığı anadili Portekizce yerine İngilizce olarak yazacağını, bunun Brezilya ekonomisi için yaşamsal önem taşıyan IMF tarafından Brezilya toplumunun daha kolay izlenmesine yol açacağını umduğunu yazmıştır (bkz. J. Habel, Latin Amerika’nın Yeniden Sömürgeleştirilmesi, Le Monde Diplomatique, Ocak 2002).

Ülkemizde de bazı özel kuruluşların yanısıra kimi kamu kuruluşlarında bile uluslararası ilişkilerin önceliği gerekçesiyle, yalnızca yabancılarla yapılanlar değil, bütün yazışmalar İngilizce olarak yapılmaya başlamıştır. Yalnızca Türkiye’de değil, Almanya ve Hollanda gibi gelişmiş birtakım ülkelerde de bazı üniversiteler bazı eğitim programlarını İngilizce olarak yürütmeye başlamış bulunuyorlar.

Koşulsuz küreselleşme yandaşları bu gelişmeleri doğal karşılıyor, buna karşı çıkanları da gericilikle suçluyorlar; ancak canlılığını yitiren her dille birlikte birçok düşünce tarzının, kavramın, anlayışın, geniş anlamıyla rengin de dünyadan ve yaşamdan yitip gideceğini görmek zorundayız. Koşulsuz küreselleşmenin, insanlığı siyah beyaz tek tip bir yaşama, kültüre, düşünceye koşulladığını da yadsımak gittikçe zorlaşıyor. Yukarıda belirttiğimiz gibi, kendi dilinde değil de dünyanın “tek tip” diliyle
konuşmaya başlayan insanların zamanla tek tip düşünmekten de kaçınamayacağı açıktır; buna günümüzde artan boyutlarda tanık olmaktayız. CNN televizyonundan farklı düşünemeyen ve birtakım yerel lehçelerle bozulmuş İngilizceden başka dilleri kalmamış niceleriyle dünyanın her ülkesinde karşılaşıyoruz.

Bugün, onsekizinci yüzyıl aydınlanması benzeri bir aydınlanmaya yeniden gereksinimimiz vardır. Yalnızca Türkiye için değil; bütün dünya için yeniden “kendi suçumuzla düşmüş olduğumuz, aklımızı başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamama” zavallılığından kurtulmak zorundayız. Amerikanca düşünen Pazar tebası konumundan, doğruları araştıran bireyler konumuna yeni bir aydınlanma ile çıkmamız gerekiyor.

Yoksa ekonomimiz IMF güdümünden, günlük yaşamımız Televole basitliğinden, bilimsel etkinliklerimiz de üçüncü sınıf taklitçilikten kurtulamayacaktır.

Pekiyi öyle olsa ne olur? Amerikalı, Avrupalı ya da Japon bilim adamları bütün sorunlarımızı çözmezler mi?
Tarih aksini gösteriyor. İnsan zenginliği, yaratıcılığı, bilim ve sanat, öyle tek tip insan topluluklarınca değil, aydınlık, düşünen bireylerin oluşturduğu toplumlarca doruklara taşınmıştır.

Bu Sümer ve Hitit uygarlıklarında da, Yunan ve Roma uygarlıklarında da, 9. ve 10. yüzyıl İslam uygarlığında, Rönesans ve Aydınlanma Avrupa’sında da böyle olmuştur.

20. yüzyılın bilimsel ve teknolojik devrimi de tek tip düşüncelerle değil, bağımsız düşünmekten korkmayan aydınlık kafalarla gerçekleşmiştir.

Eğer dünya bugünkü tek pazar, tek dil, tek tip insan egemenliğini aşamazsa bizleri (torunlarımızı) bekleyen çevre felaketleri, açlık, savaş, kitlesel yokoluş, uzun bir karanlık çağ olacaktır.
Başka bir deyişle, insan yaratıcılığı için, yeniden aydınlanma için, bağımsız düşünebilmek için ulusal dilimizde eğitime gereksinimimiz vardır.

Bilim Dili Türkçe
Pekiyi Türkçe bilim dili olabilir mi? Üniversitelerimizde bilim eğitimi Türkçe yapılırsa eksik olmayacak mıdır?
Önce, bir dilin bilim dili olması ne demektir, onu düşünelim.

Ankara Üniversitesi DTCF Dilbilim Bölümü Başkanı Prof.Dr.İclal Ergenç, şöyle diyor: “Hiçbir dil dizgesi, doğasından bilim dili değildir. Bir dilin bilim dili olmasının önkoşulu o dilin konuşulduğu toplumda bilim üretiminin varolmasıdır.” (Bilim ve Ütopya, Şubat 2001, s.13)

Aynı yazıda daha sonra, bu kez bir dilin bilim dili olmasını yeterli koşulu şu satırlarla belirtilmektedir: “Bilimsel anlayışın, bilim eğitiminin, ona bağlı olarak bilim üretiminin ve bilim etiğinin var olduğu her toplumun dili, bilim dilidir.”
Bir başka bilim insanı da “Türkçe neden bilim dili olarak kullanılamasın? Yeter ki bunu yapabilecek bilim insanları olsun” diyerek aynı noktayı vurguluyor. (B.Akarsu, aynı dergi, s.24)

Burada, yaşamın çeşitli alanlarında sıkça karşılaştığımız tavuk/yumurta olgusunu görüyoruz:
Bilim ancak sorgulayan, araştıran, aydınlık kafalar tarafından üretilebilir. Bu da bağımsız düşünmenin sorumluluğunu benimsemiş bilim insanları demektir ki doğrudan doğruya yabancı dil boyunduruğunu kırmış olmayı gerektirir.
Öte yandan Türkçe’yi bilim dili yapmak için Türkiye’de bilim yapmak zorunludur.

Prof.Ruşen Keleş, (aynı dergide, s.26) ülkemizde profesörlük, doçentlik, araştırma görevliliği gibi akademik sanları kazanmak için çeşitli yabancı dil sınavlarından geçmek zorunluyken Türkçe kullanma yeterliliğinin hiçbir noktada denetlenmediğini vurgulayarak, günümüzde Türkçe’nin bilim dili niteliğinin yıpratılmasının etmenlerinden birini ortaya koymaktadır.
Bugün ülkemizin en başarılı üniversiteleri arasında yer alan Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin öğrencileri, bir yıl İngilizce hazırlık okuduktan sonra bütün derslerini İngilizce yaparlarken en az üç zorunlu ve kredili İngilizce dersi alıyorlar, buna karşılık yalnızca bir dönem, kredisiz bir Türkçe dersi yeterli görülüyor.

Yalnızca yabancı dil sınavları değil, yayın zorunlulukları da bilim insanlarımızı küresel bilim ortamında varolma adına kendi ortamlarına yabancılaşma yönünde itmektedir.

Akademik sanlar ve konumlar için hep yabancı dilde (uluslararası) yayınlar zorunlu tutulmakta, Türkçe yayınlar akademik açıdan anlamsızlık, yersizlik noktasına indirgenmektedir. Bu da elbette Türkçe’nin bilim dili olmadığı ya da olamayacağı savlarını pekiştirmeye yaramaktadır.

Oysa evrensel bilimde varlık göstermenin olmazsa olmaz koşulu, özgün, özgür, araştırmacı, sorgulamacı, bağımsız bilimsel çalışmaların gerçekleştirilmesidir. Düşünce aracı/ortamı kendisine yabancı olan bir bilim insanı nasıl özgün ve yaratıcı araştırma yapabilir? Bu temel çelişki, ne yazık ki bugün hem bazı köklü üniversitelerimizde, hem de ulusal düzeyde yüksek öğretimi düzenlemekten sorumlu YÖK’te aşılamamaktadır.

Bilim dili Türkçe’nin yetkinleşmesi için alınacak kurumsal önlemlerin başında, akademik sanlar için gerekli koşullar arasına bir yandan Türkçe yazma ve iletişim becerilerinin sınanmasını, bir yandan da Türkçe özgün bilimsel yayın yapmış olmayı getirmek vardır. Bu, ilk aşamada uluslararası, yabancı dilde yayın zorunluluğunun yanısıra getirilecek bir koşul olmalıdır. 4
Bilimde, teknolojide, ekonomik ve toplumsal yaşamda Cumhuriyet’in ilk yıllarından bu yana ülkece hedeflediğimiz, özlediğimiz ve gittikçe zorlaşan sıçramayı yapmamız, kendi benliğimize ve dilimize saygıdan bağımsız olarak gerçekleşmeyecektir. Başarıya kendi özkaynaklarımızla, ve onların en değerlilerinden olan dilimizle ulaşacağız.

Kurumsal önlemlerin ötesinde, her birimizin tek tek bilim insanı olma sorumluluğuna sahip çıkmamız, korkusuzca özgün ve bağımsız düşünmenin gereklerini yerine getirmemiz, fazlasıyla alın teri dökmemiz zorunludur. Bu yalnızca kendi bireysel varlığımıza ya da ülkemize karşı değil, doğrudan doğruya insanlığa karşı da görevimizdir.