PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Musiki'nin Tanımı



ŦєŁєรмє
08.10.09, 18:34
Musiki insanlığın doğuşuyla beraber başlamıştır. İnsanoğlunun geçirdiği evrelere paralel olarak musiki de kendi gelişimini sürdürmüş ve bu günkü muazzam şeklini almıştır. Türk Musiki sistemi bu gün, Batı Musiki sistemi ile birlikte dünyaya en çok yayılmış musiki sistemidir. Türk Musikisinin cihanşumul izleri Türk medeniyet ve kültürünün en güzel özelliklerini taşıyan bir bölümüdür. Bu bakımdan yüksek bir milletin ve medeniyetin, musikisi olan Türk Musikisi yüzyıllar içinde üstadlarını yetiştirmiş, klasiklerini, şaheserlerini ve bilimsel eserlerini vermiştir.
Tarihte musikiye hizmet etmiş bir çok şahsiyet yetişmiştir. Bunların arsında hiç şüphesiz yüce kelamı ezberlemiş, O’nun nuruyla aydınlanmış hafızlarımız, din adamlarımız, tasavvuf erbabı insanlarımız vardır. Öyle ki, Türk musikisinin babası sayılan Merağalı Abdülkadir dahi bu şahsiyetlerin başında gelir. Babası O’nun Kur'an-ı Kerim’i çok güzel okusun diye musiki eğitimi almasını istemiştir. O da bunun en doruk noktalarına erişmiştir. Merağalı Abdülkadir’den sonra bu güne kadar binlerce musikişinas hafız, imam ve müezzinler yetişmiştir. Bundan sonra da yetişecektir. Biz tezimizde, yakın tarihimizde yetişmiş, bu işe gönül vermiş “Cumhuriyet dönemi musikişinas hafız, imam, müezzinleri inceleme fırsatını bulduk. Cumhuriyetimizin ilanını duyup, kurulmasını gören musikişinasları da tezimize dahil ettik.
Toplumumuzda hafız, imam ve müezzin ile müzisyen kavramının yan yana bulunması ve aynı şahısta toplanması hoş karşılanmamaktadır. Bunun sebebi de kanaatimizce toplumun yanlış ve eksik bilgilendirilmesidir. Bu çalışmamızın, bir nebze de olsa bu yanlış ve eksik bilgilenmenin düzeltilmesi ve giderilmesinde etkili olacağını ümit ediyoruz. Umarım başarılı oluruz.
Türk Din Musikisi formları içerisinde cami ve tasavvuf musikisinin önemi büyüktür. Camiden, tekkeden yetişen musikişinasların ekseriyetini İmamlar, Müezzinler ve Kur'an hafızları oluşturmaktadır. Dolayısıyla cami ve tasavvuf musikisi formları içinde geçen başta Kur’an ve ezan olmak üzere bu formların güzel icra edilebilmesi için mutlaka musiki bilgisi, ses ve kulak terbiyesi gerekmektedir.
Musikinin her alanda kullanılması, musikinin evrenselliğini gösterir. Dolayısıyla dini olsun din dışı olsun, insanların duygu ve düşüncelerine hitap ettiğinden dolayı insanların her kesimi için ortak bir paydadır. Bu ortak paydanın iyi ve etkili kullanılması inanların birlik ve beraberliğinin korunmasında büyük ve önemli bir faktör olacaktır. İşte bu faktörü en iyi şekilde kullananların başında imamlar, müezzinler ve hafız musikişinaslar gelmektedir. Musikişinaslarımızın, bir yanda imam, müezzin müftü yada şeyh olmaları; bir yandan da gâzel, şarkı okumaları, yada bestekar olmaları da, dini vecibelerini yerine getirmelerine bir engel teşkil etmemiştir. Onlar bunu çok iyi bir şekilde kullanmışlardır.
Biz de musiki unsurunun doğru ve yerinde kullanılmasının ve topluma olumlu yönleriyle aktarılmasının savunucusuyuz. Çünkü bu şahsiyetlerin okuduğu ezanlar, Kur’an’lar toplumumuzu çok etkilemiştir. Onların ezan okuduğu minarelerin altında o güzel sesin ruha işlediği büyük kalabalıkların toplanması, gönüllerin huşu ile camilere dolarak akın etmesi de bunun en güzel göstergesidir. Sevgili Peygamberimizin Hz. Bilâl’e “ Ya Bilâl bizi rahatlat” demesi de o güzel sesin insan ruhuna nasıl tesir ettiğinin en güzel örneğidir. Zamanımızda böyle güzelliklerin çok nâdir olması da olayın üzücü yönünü teşkil etmektedir.
Kısaca memleketimizin çeşitli bölgelerinde yetişmekte olan imamlarımıza ve müezzinlerimize Kur’an ezberinden sonra musiki bilgisi verilmesi ses ve kulak eğitiminden geçirildikten sonra geleceğin din görevlisi olarak ilgili eğitim kurumlarına verilmesi, onlara tarihte isimleri altın harflerle yazılan hafız musiki üstatlarının tanıtılması gerekir. Geçmişte yaşamış olan bu şahıslar ses unsurunu çok iyi kullanmak suretiyle gönülleri fethetmişler ve camileri cemaatle doldurmuşlardır. Böylece örnek simaların tanıtılması için yaptığımız bu çalışma da hedefine ulaşırsa bizim için büyük haz ve mutluluk sebebi olacaktır.

ŦєŁєรмє
08.10.09, 18:34
MUSİKİNİN ÖNEMİ

Bugün insanoğlunun hayatında önemli bir yere sahip olan mûsikî, varlığını çok eski çağlardan beri devam ettirmektedir. Hatta, mûsikînin var*lığını, insanoğlunun varlığıyla beraber düşünmek daha doğru olur. Çünkü, ilkel insan daha konuşmayı öğrenmeden önce bazı seslerle ve ritmik hare*ketlerle, anlaşmaya çalışmıştır. Daha sonra mûsikî, dînî bir anlayış olarak ilkel insanın hayatında yer almış,vazgeçilmez bir vasıta olarak varlığını, günümüze kadar devam ettirmiştir.
Bilim ve medeniyetin tekamülüne mûsikîde ayak uydurarak milletle*rin inanç ve kültür değerlerinin önemli bir parçasını oluşturmuştur. Günü*müze gelinceye kadar da mûsikîden çok farklı alanlarda faydalanılmıştır. Dînî duyguları ifade eden bir vasıta olmaktan tutun, askerî, sağlık, eğitim, eğlence vb gibi pek çok saha mûsikînin faaliyet ortamını düştürür.
Öncelikle mûsikî, insanoğlunun dînî hayatına girerek, ibadetlerin ve bazı dînî törenlerin vazgeçilmeyen bir unsuru haline gelmiştir. Meselâ Hıristiyanlıkta, kiliselerde okunmak üzere bestelenmiş pek çok eser mevcut*tur. İslâm dininde de mûsikîden azami derecede istifade edilerek, ibadetten tasavvufa dînî yaşantının önemli bir bölümünü oluşturmuştur.Ezan, kamet, sala, tevşih, mevlid. vb. gibi ibadet ve cami ilgilendiren alanlardan, tekkelere de Allah'ı zikrin en güzel ifadesi mûsikîyle olmuştur. Özelliklede mevlevîhaneler, bizim mûsikîmizin en önemli faaliyet alanlarıdır.Türk Mû*sikîsi içinde dînî duygu ve mesajları konu alan "Türk Din Mûsikîsi" adıyla bir mûsikî formu oluşarak bu türden büyük ve muhteşem eserler bestelenmiştir.
Mûsikînin askerî boyutu da önemli fonksiyonları yerine getirmektedir. Askere, kahramanlık duygulan kazandırmak, moral ve motivasyon sağlamak gibi psikolojik mesajlar mûsikî vasıtasıyla verilmiştir. Meselâ, eski Türklerin Çin Şeddini geçerken davul v.b. gibi güçlü ses çıkaran aletlerle hücuma kalktığı ve büyük gürültülerle Çinliler üzerinde önemli üstünlükler sağladığı bilinmektedir. Bizim kültürümüzde, eski Türklerden beri yaşatılan askerî müzik anlayışı, Orta Asya'dan Anadolu’ya taşınmış ve Osmanlı İmparatorlu*ğunun son zamanlarına kadar " Mehter Takımı" adıyla faaliyet göstermiş, bugün ise yerini "bando"ya bırakmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun seferle*rinde Mehter Mûsikîsinin ne kadar coşkulu ve etkili olduğu hepimizce ma*lumdur.
Mûsikîden istifade edilen bir başka saha da, eğitimdir. Okuma-yazmaya başlayan çocuklara mûsikînin de yardımıyla öğrenme daha da esprili hale getirilmekte, ayrıca iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış gibi değerler okul şarkıları içinde verilmeye çalışılmaktadır. İleri yaşlarda ise, ruhî olgun*luk sağlama, güzel sanatlarla tanışma açısından, mûsikînin önemi büyüktür. Şiir ve edebiyatla daha yakın temaslar bu sayede kurulabilir. Manevi bir ol*gunluk ve gönül güzelliği, hoşgörü, gibi değerlen de mûsikî ile tanımak mümkündür.
Ayrıca, mûsikî ile tedavinin dört bin yıldan beri yapılan bir uygulama olduğu, son devirlerde de psikiyatri kliniğine girdiği bilinmektedir.İslâm medeniyetinde, akıl hastanelerinin bulunduğu, buralarda müzik ve diğer sa*nat dallan ile tedaviler yapıldığı kaydedilmektedir.Bu konuda Ebu Bekir Razi, melankolik hastaların tedavileri ile ilgili açıklamalarda bulunmuş, Farabî de Mûsikî el-Kebîr adlı eserinde makamların insan ruhu üzerindeki tesirinin sınıflandırmasını yapmıştır.
Türkülerimizde, şarkılarımızda çok güzel duygular dile getirilmiş, düğünde, cenazede kısacası neşede ve hüzünde duyguların açığa vurulması hep mûsikî sayesinde olmuştur. Milli duyguların ve bağımsızlığın sembolü olan milli marşlar mûsikî ile ifade edilir. Saz Semaîsi, peşrev, şarkı gibi formlarda ise apayrı güzellikler, hazlar hissedilir.
İnsanın dışında kalan canlılardan pek çoğunun müzikten etkilendiği herkesçe malumdur.
Müzik yapmak veya müzik dinlemek, tıpkı lezzetli yiyecekler yemek, güzel elbiseler giymek, kokuların güzelliğini hissetmek gibi Allah'ın kulla*rını bağışladığı zevklerdendir.Bütün bunlar insanda rahatsızlığı dindirme, zihni veya fizikî yorgunluğu giderme gibi etkiler bırakırlar.
Ancak unutmamak gerekir ki sağlıklı beslenme veya tedavide dikkat edilmesi gereken en önemli husus doz ise, bunu çok iyi ayarlamak gerekir.Aşın ve yanlış beslenme, tedavide yanlış doz nasıl büyük zararlara yol açarsa, bu ölçüyü mûsikî içinde iyi ayarlamak gerekir.Ahlâkî değerleri koru*yan, insana gönül güzelliği kazandıran ve sanat ağırlığı olan mûsikî ilgi alanımız olmalıdır.Türk insanının mûsikî anlayışı da bu güzellikler çerçeve*sinde oluşarak duygularımıza tercüman olmuştur.[1]


[1] ATEŞ Erdoğan, a.g.e., s. 3-5
aysegul isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline) Alıntı ile Cevapla
aysegul
Açık Profil bilgileri
aysegul - Özel Mesaj gönder
aysegul´nin Web Sitesini ziyaret edin
aysegul - Daha fazla Mesajını bul
Alt 14.12.07, 13:47:09 #8
Yetkilendirme
Normal Üye
Kullanıcı Adı
aysegul
AdmiN
İletisim

Standart
20. YÜZYILA KADAR TÜRK MUSİKİSİ

Milletlerin dünya camiası içerisindeki var oluşlarını, kuruluş bünyelerinin ana esaslarını simgeleyen tek şey kendi tarihleri, edebiyat ve musikileridir. Bu gün,dünya üzerinde yaşam iddiasında bulunan en küçük insan toplulukları bile, bu iddianın ispatı gayreti içerisindedirler.
25 asırdır Türkler, Asya kıtasının en büyük kısmında, Afrika kıtasının Kuzey ve Doğu kısmında, Avrupa’nın mühim bir kısmında hakimiyet kurmuşlardır. Buralarda bıraktıkları medeniyet, kültür ve san’at unsurları arasında musikinin mühim bir yeri vardır.
Günümüze kadar ulaşan bilgilere göre, Türk insanı; musiki ile anlayış, inanç ve yöntem kuralları (itaat, saygı, sevgi, mücadele vb.) arasında birlik oluşturmuştur. Bu ahenk ve denge, bir saygı ortamı oluşturmuş ve de spirütüel anlamda ecdada ve Tanrı’ya yöneliş vesilesi olmuştur.[1]
İslâm öncesi Türklerin dini yaşantısının vazgeçilmez bir parçası musikisidir. Bu devirlerde, dini törenleri irade eden, söz, ahenk ve raksı bir arada yürüten din adamları vardı. Ozan, Bahşi, Kom vb. gibi isimlerle anılan bu din adamları dini törenlerde ahenkli ses ve raksı sürekli ön palana çıkarmışlardır.
Bu törenlerde okunan şiir ve manzum parçalar pipa ve kopuz gibi aletlerle musikili olarak terennüm edilmiştir.
Türklerin en eski çalgısının kopuz olduğunu, eski Çin kaynaklarından öğreniyoruz. Kopuz dini törenlerde ozonlar tarafından vazgeçilmez bir tutkuyla kullanılmıştır.[2]
Av törenlerinden, savaşlara; doğum, ölüm, isim vermeden aşk hikayelerine kadar her yerde musiki kullanılmıştır. Meselâ, “Şu Destanın da sanatla ilgili bir hayli unsur dikkat çeker. Yine Dede Korkut Hikayelerinin hemen hemen hepsinde Kopuz’dan söz edilir. Bu sazın sesinden güç alınır, zevk alınır, önemli sorunlar Kopuz çalınarak çözüme bağlanır.[3]
Ayrıca Çin Seddini aşan Türklerin beraberinde davula benzer musiki aletini taşıdıklarını Çin kaynakları ifade eder.
Göktürklerin ve Uygurların askeri mızıkaya sahip bulunduğu bilinmektedir.[4] Kırgız, Altay, Toleut, Sogay, Baraba, Koç, Özbek, Karayim Türk lehçelerindeki musiki aletleri ve musiki ile ilgili pek çok sözcük vardır.[5]
Dolayısıyla Türk musikisinin en eski şeklini askeri planda, pipa, kopuz gibi sazlarda,[6] dini alanda törenler yapan ve yaptıran, ayrıca toplumda şifacılık, büyücülük, ruhçuluk gibi özel meşguliyetleri olan ve Kırgızlarda Baksı; Oğuzlarda Ozun; Altaylılarda Kam; Yakutlarda Oyun; Tunguzlarda Şaman adı verilen din adamları, dini kuralların öğretilmesinde, öğütler verilmesi, ibadetlerin ve dini törenlerin yapılması sırasında konuşulan dilin ahenginden yararlanmak için şiir, bu şiirin tesirini arttırmak için de kullandıkları musikide aramak gerekir.[7]
Türklerin Orta Asya’dan başlattıkları güçle birlikte musiki anlayışları da batıya taşınmıştır. Pek çok bilim adamı, Türk musikisinin Anadolu’ya “Kopuz”un sapında sistemleşmiş olarak geldiği görüşündedir.[8]
Geleneksel Türk musikisinin X. Yüzyılda Horasan – Türkistan Türklerinin İslamiyeti kabullerinden sonra Batı Türkleri elinde oluşup geliştiği, geçtiği ve konduğu çevreler musikilerinden pek tabii olarak etki alış verişinde bulunduğu, İran, yukarı Hindistan ve bazı Arap şehirlerinde başlamış olan kültür alış verişlerinde önemli rol oynadığı, ancak bu musikinin çevre musikileri, özellikle İran ve Arap musikileri üzerinde aldığı etkilerden daha kapsamlı etkiler bıraktığı anlaşılmaktadır.[9]
Bu noktada bir parantez açarak şunu vurgulamak gerekir. Bazı batılı bilim adamları Türk Musikisinin Arap-İran kökenli olduğunu iddia etmişlerdir. Bu iddialara en güzel cevabı “H. Saaddin Meragi’yle günümüze kadar 600 yıldan fazla bir zaman dilimine yayılmış bestekârları ile intikal eden ve 24 sesli sistemde 500’ü aşkın makam üzerine kurulmuş bir hazinedir. Bu hazinenin arkasında 2500 yıllık bir geçmiş, engin mazi bulunmaktadır.[10]
Türklerin göçlerden sonra, İslamiyeti kabulüyle birlikte sosyal ve kültürel hayatta farklılaşmalar olmuş, dini temalı eserler ağırlık kazanmıştır.
Türk Musikisiyle ilgili ilk yazılı çalışmalar Fârâbî (890-950) ile başlar. Fârâbî’nin yazdığı Kitâbü’l Musiki el – Kebîr adlı eser, en önemli kaynak niteliktedir. Onu talebesi İbn-i Sina (980-1037) izler. “Kitab’uş Şifa” adlı dünyaca meşhur kitabında musiki nazariyatına, müzik ile tedavi ve müzik aletlerine geniş yer ayırmıştır. XIII. Yüzyılda Türk Musikisinin en önemli şahsiyeti Hoca lakabı ile anılan Safiyyuddin Urmevî (1216-1294)’dir. Diğer bir isimde Abdülkadir Merâgi (1353-1435) bu sahada yetişen en önemli şahsiyettir. “Câmi’ul Elhân” ve “Kitâbül Edvâr” adlı eserleri musiki tarihimizin önemli kaynak eseri olarak gösterilir.[11]
Fârâbî ile başlayıp Abdülkâdir Merâgi arasında kalan bu dönem X-XV. Yüzyıllar arasında musiki dini, askeri ve eğlence boyutu varlığını devam ettirmektedir. Ayrıca bu dönemde yetişen şairlerin şiirleri, musikinin söz kaynağını oluşturmuş, özellikle Yunus gibi şairlerin şiirleri ilâhi, nefes, türkü formlarında bestelenmeye başlanmış ve günümüze kadar gelmiştir.[12]
Yine bu dönemde Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273) ile Mevlevilik tekkelerinin kurulması, Hacı Bektaşi Veli ile (1209-1271) Bektaşi tekkelerinin kurulması neticesinde Türk kültür hayatı canlılık kazanmış, bu iki Türk mutasavıfı Anadolu’nun kültürel ve manevi kalkınmasında önemli hizmetlerde bulunmuşlardır.[13] Özellikle Mevlevilerin musikiye büyük önem vermesi, tarikat erkânı içinde sanatın ve müzisyenlerin sürekli ön plana çıkarılması musikinin gelişmesinde lokomotif vazifesi görmüş, o zamanın konservatuarı olarak anılmıştır. Musikinin serbest olması lâdinî musikînin de gelişmesine sebep olmuştur.[14] Ayrıca Sultan Veled’in bestekâr olması musikinin verimini arttırmıştır.[15]
Artık Türk Musikisi hızlı bir gelişme sürecine girmiş yeni yeni kaynaklar yazılmış, sanat değeri yüksek pek çok eser bestelenmiştir. XIX. yüzyıla kadar süren klasik dönem diye adlandırılır. Bu dönemde musiki Osmanlı İmparatorluğu ile yükselme seyrine girmiştir. İstanbul bir kültür ve sanat şehri olmuş, bu gelişme içinde musiki de kendini göstermiştir.[16] “Ta ki lale devrine kadar lâle devriyle birlikte Osmanlı’da hissedilen batı kültürü yeni gelişmelere yol açmış, nitekim 1826 yılında Yeniçeri ocağı ile birlikte Mehteranın da kapatılması ile Türk Musikisi itibar kaybetmiş, musikide kendini iyice hissettiren bu anlayış sarayda da kabul görerek batı müziği destek ve himaye ile ön plana çıkmıştır.[17]
Neticede Türk toplumunun bütün kısımları müesseseleri kültür ve sanat değerleri ile Batıya yönelmesi sonucunda mehteranın yerine Mızıka-ı Hümayun’un kurulmasıyla devlet teşkilatına girmiş, İstanbul’a pek çok batı müzik aleti getirilmiş, Batı musiki Bölümü ihtiva eden Darülbedaâyî açılması yine İstanbul’da Batı Musikisini kapsayan okulların açılması neticesinde Türk musikisinde seviye kaybı ve yozlaşma tehlikesini gündeme getirmiştir.[18] Neticede Türk musikisi eski önemini itibarını yitirmiş yerini Batı müziğine terk etmiştir.
Klasik dönemde yetişmiş Türk Musikisinin en büyük bestekârı Buhûrî zâde Mustafa Itrî Efendi (1640-1712) ve Hammâmî zâde İsmaîl Dede Efendi (1788-1846) bu dönemde yaşamışlardır. Dede Efendinin klasik dönemi ile son temsilcisi olarak gösterilmektedir.[19]

[1] HALICI Feyzi, Türk Musikisinin Dünü Bu Günü Yarını, Sevinç Matb., Ankara 1986, s.38

[2] ATEŞ Erdoğan, a.g.e., s. 9.

[3] ÖZALP Dr. M. Nazmi, Türk Musikisi Tarihi II, Milli Eğitim Bas., İst. 2000, s.288

[4] ÖZKAN İ. Hakkı, Türk Musikisi Nazariyatı ve Kudüm Velveleri, Ötüken Yay., İst. 1998, s. 17

[5] ÖZALP Dr. M. Nazmi, a.g.e , s.287

[6] ÖZKAN İ. Hakkı, a.g.e., s. 17

[7] İNANÇER Tuğrul, Musiki Mecmuası, Osmanlı ve Musiki Özel Sayısı, Sayı: 465, 1999, s.9

[8] ÖZKAN İ. Hakkı, a.g.e., s. 20

[9] HALICI Feyzi, a.g.e, s. 118

[10] ATEŞ Erdoğan, a.g.e., s. 10

[11] ATEŞ Erdoğan, SDÜ, İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 7, s. 54

[12] ATEŞ Erdoğan, a.g.m., s. 12

[13] HALICI Feyzi, a.g.e., s.118

[14] ATEŞ Erdoğan, a.g.m., s. 54

[15] HALICI Feyzi, a.g.e., s.119

[16] ATEŞ Erdoğan, a.g.e., s. 16

[17] ATEŞ Erdoğan, a.g.m., s. 55

[18] HALICI Feyzi, a.g.e., s. 128

[19] ÖZTUNA Yılmaz, Türk Musikisi Teknik ve Tarihi, Kent Matbaası, İstanbul, 1997, s. 87