PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Başbuğ yanılıyor: Türkiye Cumhuriyetini halklar değil, Türkler kurmuştur !



Yaver ARANCI
30.04.09, 20:24
Prof. Dr. Çetin Yetkin


Sayın Genelkurmay Başkanımız Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir”* sözünü son konuşmasında anmış ve ona şu yorum ve açıklamayı yapmış bulunuyor:* “... ‘Türk milleti’ tanımlanmasındaki ‘Türk’ sözcüğü bir sıfat olarak değil, değişik unsurların hepsine verilen ortak isim olarak kullanılmıştır... Görüldüğü gibi buradaki halk ifadesi, sınırları çizilen bir coğrafyada -ki burası Türkiye’dir- yaşayan halkın bütününü, yani hiçbir dinî ve etnik ayırım yapılmaksızın, Türkiye halkını işaret etmektedir...”
Ancak, Atatürk’ün sözleri bu kadar değildir;* “...millet sözünden ne anlaşılmak lâzım gelir?” dedikten sonra* “Türk milleti” nden ne anladığını ayrıntılı bir biçimde açıklamaktadır.

Türk milleti için
Türk dili kutsaldır.

Önce, Türklüğün yüksek özelliklerine değindikten sonra, Türk milletinin ayrıcı bir özelliğinin de Türk dili olduğunun altını çizmektedir. Kaldı ki, demektedir ki:* “...Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü Türk milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlakının, ananalarının, hatıralarının, menfaatlarının, elhasıl bugün, kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.”
Demek ki, birine “Türk” diyebilmek için onun Türk dilini kutsal bir hazine olarak görmesi ve millet olarak yaşamasının buna bağlı olduğunu bilmesi gerekir.

Türk milleti yalnız, Türkiye ile sınırlı değildir.

“Türk milleti”* sözünden ne anlaşılması gerektiğini açıklayan Atatürk, bugün Türkiye denen coğrafyada yaşıyor olsak da Türk milletinin yurdunun yalnız bu topraklar olmadığını da şöyle diyerek belirtmiş bulunuyor:
“Türk yurdu daha çok büyüktür. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse Türk’e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur...”
Demek ki, Türk Milleti, yalnız Türkiye’de yaşayan “halk” değildir.
Biraz daha ilerde ise bu görüşünü şu sözlerle daha da perçinlemektedir:
“Türk kavmini yalnız bir noktada, iklimi aynı dar bir mıntıkada belirmiş zan etmek doğru değildir. Türk kavmi yukarıda söylediğimiz gibi, çok büyük bir sahada vücut bulmuş[tur].”
Bu vücut bulmanın nasıl olduğunu ise şu sözlerle anlatıyor:
“Ailelerin birleşerek Sop (klan) ve Sop’ların birleşerek Boy (kabile) ve Boyların birleşerek Öz (aşiret) ve Özlerin de birleşerek siyasi bir cemiyet olan El (Medine) ve en nihayet Ellerin bir merkezde birleşmeleriyle büyük bir camia vücuda getirmişlerdir.”
Bu süreçte, söz gelimi, Kürtler var mıdır? Böyle bir şey öne sürülebilir mi?
Unutulmamalı: Atatürk, bu açıklamasını* “Türk Milleti” nden ne anlaşılmalıdır, sorusunun yanıtı olarak belirtmektedir.
*Türkiye’de yaşayan Türk milleti atalarının mirasını sürdürmektedir
Atatürk’ün izleyen şu sözleri ise dikkatle okunmalıdır:
“Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü Türk, derin ve şanlı geçmişinin; büyük, kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden, o mirasları şimdiye kadar olduğundan çok fazla zenginleştirebileceğinden emindir.”
Demek ki, Atatürk* “Türk Milleti” derken hangi etnik gruptan olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayanları kast etmediğini açıkça söylemektedir. Aksi düşünülecek olursa, Türkiye’de yaşayan öteki* “halk” ların da atalarımızın mirasçısı, şanlı geçmişimizin onların da geçmişi olduğunu öne sürmek gerekir!...

***

Açıkça görülüyor ki, sayın Başbuğ, Atatürk’ten alıntı yaptığı sözünü doğru olarak yorumlayamamıştır.
Bu yanılgısının kaynağının da “millet” kavramının bir yandan sosyolojik ve bir yandan hukuksal algılanışı olarak iki ayrı yönü bulunduğunu bilmemesi olabilir. Atatürk, burada sosyolojik bir kavram olarak millet üzerinde durmuştur. Hukuksal olarak ise vatandaşlık bağı ile devlete bağlı olan herkes Türk kabul edilir. İsterse Türk dilini yaşamlarının vaz geçilmez öğesi görmesinler, Türklerle aynı etnik kökenden gelemesinler, bu böyledir. Hukuk planında* tüm vatandaşlar eşit hak ve yükümlülüklere tabidirler. Şimdilerde buna* “anayasal vatandaşlık” da deniyor. Fakat, sosyolojik gerçekler ile hukuksal tanımlar birbirlerine karıştırılacak olursa bundan siyasal alanda sakıncalar da doğar. Biri, 12 Eylül döneminde olduğu gibi, Türk vatandaşlığından çıkarılabilir, Türkiye sınırları dışına sürülebilir, ama o kişi yine Türk milletinin bir bireyi olarak kalır. Çünkü hukuk sosyolojik olguları değiştiremez. Eğer, sosyolojik millet kavramı ile hukuksal millet kavramını birbirinden ayırmazsanız, o zaman, Atatürk’ün* “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” sözünü açıklamak da olanaksızlaşır.